Ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2017 Perşembe

Çağla


Çağla var bizim, siz tanımazsınız.
Sürpriz yumurta gibi bir kız.
Sevişi,sövüşü,dövüşü,öpüşü şahsına münhasır.
Karadeniz türküleri gibi...ağıt yakarken gülmekten öldürüyor....her mutluluğunda bir hüzün.

Herkes gelir o görünmez, kimse olmaz bakarsınız yanıbaşınızda.

Ne kadar güzel olduğunu, ne yazık ki bilmiyor.
Çocukluğu kucağında, kadın haliyle uğraşıyor.

Neyse, bugün bir yazı paylaştı;bayıldım.
Mutlaka siz de okumalısınız...sevgilerimle


Ne güzel soylenmis....

          Soğuk bir kış sabahı sahildeki küçük bir köyden bir balıkçı
filosu denize açıldı.

          Öğleden sonra büyük bir fırtına koptu.

          Gece olduğunda balıkçı teknelerinden hiçbirisi limana dönememişti.

          Bütün gece boyunca eşler, anneler, çocuklar ve sevgililer
ellerini açıp, kaybolan sevdiklerini kurtarması için Tanrı'ya
yakararak kıyıda dolaştılar.

          Bu berbat durumda, bir de kulübelerden birinde yangın
çıktı.. Hiçbir şeyi kurtarmak mümkün olmadı.

          Gün ışırken, herkes sevinçle balıkçı teknelerinin tümünün
sapasağlam limana döndüğünü gördü..
          Kıyıda ağlayan tek kişi vardı. Yangında evi kül olan kadın..
Kocası karaya çıkarken "Mahvolduk! Evimiz, içindeki her şeyle birlikte
yangında kül oldu" diye haykırdı.
          Adam karısına sarıldı.. "O yangına şükürler olsun! Gecenin
zifiri karanlığında, o müthiş fırtınada, dağ gibi dalgalar arasında,
yanan kulübemizin ışığı sayesinde bütün tekneler, yolumuzu bulduk ve
salimen dönebildik."

          HAYAT BU

          Üzülüyorsun, takma diyorlar,

          Kızıyorsun, değmez diyorlar,

          Boşveriyorsun gamsız diyorlar.

          Konuşuyorsun, muhatap olma diyorlar,

          Çekip gidiyorsun, mücadele et diyorlar,

          Alttan alıyorsun, tepene çıkardın diyorlar.

          Bağırıyorsun, sakin ol diyorlar,

          Aklı başında davranıyorsun, bu kadar uslu olunmaz diyorlar..

          Ölünce ne diyecekler?

          Muhtemelen ...ölüm sana yakışmadı.

          Normal tabii, dirimizi beğenmediler ki ölümüzü beğensinler !

          Neyzen Tevfik demiş ki:

          Hayat, çatlak bardaktaki suya benzer...
          İçsen de tükenir içmesen de;
          Bu yüzden hayattan tat almaya bak...
          Çünkü yaşasan da bitecek...,

          yaşamasan da...
Selamlar.

3 Kasım 2015 Salı

Günbatımına Doğru


Seçim akşamı o oldu bu oldu.
Sabahına şu oldu bu oldu.

Kızanla kızdım , sayanla saydım sövenle sövdüm;sonra toparladım öfkemi amacıma yakıt yaptım.Dedim yolum belli soyum belli, hadi devam.

Okuldan telefon geldi Nehir'in bir ödevine yardım ettim.

Her gün yaptığım gibi odamdaki beyaz çiçeğe baktım gülümsedim.

Eksik listeme kekik ve safran ekledim...filan.

Hayat avucunun içine almış beni harmanlanmış yaşarken eski iş yerimden bir hanımın ölümün eşiğinde olduğuna dair bir haber aldım.

Kalakaldım.

Hani, çok da umurum olan bir tip değildi asla. Bir şeyler paylaşmış olmayı koyun bir kenara , bir kere olsun konuştuk mu birbirimizle bilmem. Bana göre silik biri, kendi galaksisinde parlak bir yıldızdı; umurum değildi.Lakin bu gencecik yaşında pençeleştiği hastalık ve son beni derinden sarstı. İstemedim bunu yaşıyor olmasını. Vermeyi lütfetmediğim tüm selamlar boğazıma düğümlendi. Onu  kendimden aşağı gördüğüm anların utancı pençe pençe yanaklarımda.Ben, simidimi yemiş çayımı yudumlayıp yaşarken bir selamı esirgediğim can yaşama veda etmek üzereymiş.

Çok dindar biri değilim sanırım. Ama yaşı benden hayli küçük olsa da anlattığı kıssalarla beni çok etkileyen bir hafız çocuk var hayatımın güzel bir köşesinde. O anlatmıştı öyküyü:

Hz.Ömer'in halifeliği dönemidir Hz.Ömer bir adamı görevlendirir der ki;Ben her evimden çıktığımda bana gelip de ki "Ölüm var Ömer ölüm".Adam peki der.Günler geçer adam sürekli gidip gelir.Bir gün Hz.Ömer aynaya bakar ve görür ki saçında bir tel beyaz saç var.Ertesi gün adam gelip ;Ölüm var Ömer ölüm deyince Hz.Ömer"yeter" der"Yeter gelmene gerek yok artık saçlarımda ki beyaz saçlar bana ölümü hatırlatıyor görevin sona ermiştir"

Bomboş geldi bana bir sürü şey yine. Unutmak insanın sahip olduğu en güzel şeymiş derler ya. Bunu da unutacağım belki bir gün. Ancak gidip ona kan verebilmek isterdim, ancak gidip bir son kez görmek isterdim,ona veda edebilmeyi çok isterdim.

Seçimi o kazanmış bu kazanmış, kredi kartı borcum şu gelmiş bu gelmiş, çocuklar şu notu almış bu notu almış....hepsi manalı ama bu değil yaşamın amacı.Dert edilecek şeyler değil bunlar aslında.

Ölüm var ölüm.

Unutalım dert ettiğimiz her şeyi. 
Olan neyse,severek yaşamak lazım.





Yaşam denizler gibi hükmünü kendi veren cinsten bir şey..


Ölüm yaşam gibi beklenmedik anda kapıda bitiveriyor.



Sevmekten gayrı ne var bu dünyada?





14 Ağustos 2015 Cuma

Ne Yaparım?

Benim tatlı, komik,şirin,özgür Fok Bıyığı'm beni mimlemiş.
E bayılıyorum ki ben mimlenmeye. :D

O zaman hadiiiiiiii diyerek başladım:

  • Üzgünken ne yaparım?


Üzüntü sebebine bağlı. Yürürüm.Müzik dinlerim ama üzüntü kaynağına yönelik  pekiştiren değil çözümleyen şarkılar olur. Mümkünse avaz avazdır ses, öyle sakin mırıl mırıl olmaz. Gider mezarlıkta otururum,gider denizin mai'sinde demlenirim,gider göğün maisine sığınırım. İlla ki yazarım. Yazmak içimin derinliklerine ittiğim her şeyin kendimce ses buluşu.İçim dolmadan,içim donmadan,içime attıklarım içimdekileri bozmadan yazarım.Gülümser dudaklarım,gözlerime bakınca ise anlar sadece dostlarım.

Sonra affederim..kendim hariç herkesi.



  • Kızgınken ne yaparım ?


Hep alay ederim.Kızdığım hemen her şeyin mizahi yanını görmeden edemediğim bir yapıyla doğmuşum ben.İnsan bir kere ölünce, yaşama dönme şansını yakalarsa kızacak pek bir şey yok bu hayatta diyor kesinlikle. 

Kızmama neden olan şeyi bir sorun olarak algılar, çözüme odaklı düşünürüm.

  • Peki öfkeliyken? 


O anda bir şey yaparsam kötü olur. Tsunami ya da 8.9 şidetinde bir depem etkisinde felakete sebep olmak zor değil benim için. Can yakmak istediğimde ürkütücü doğal yeteneklerim var;bunu ben de biliyorum benim çevremdekiler de bilir.Dilim mi daha fena elim mi bilemem..ikisini de kullanmaktan çekinmem. Göz bebeklerim bile yeşilini yitirir kapkara olur.Rezil rüsva bişiye dönüşürüm.Sesim hep sakindir.Bu da daha tehlikeli bişi aslında. Kaçmakta fayda var o durumlarda karşımdaki için.

Lakin öfke sebebim biraz kaçmayı başarırsa, 40 yaş sonrası edinebildiğim veya artık daha baskın olan bir yanımla sakinleşirim. Karaktersizlik derecesine varan merhametim ağır basar. Ceza verir ya da yargıyı kalbime değil aklıma taşırım.

Yürürüm rüzgârın temasına izin vererek. 

(Çocuklarım mevzu bahis değilse)Sonra affederim..kendim hariç herkesi.

İsterdim ki bu mimi herkesler yapsın ben isim vermeyeyim ama yapan bana haber versin ki koşup hemen okuyayım.

Sizi bilmek güzel geliyor bana...anlatın ki bileyim.

28 Haziran 2015 Pazar

Ömer'ime... (Gerçek Yaşam Öyküleri'nden)

Ömer ile saçmasapan bir yol kavşağında tanıştık.Ayrılışımız ise tanışmamızı unutturacak ölçüde daha büyük bir saçmalıktı.

Yeni bir işe başlamıştım. Bilmediğim koridorlarda bilmediğim insanlarla bildiğim sözcükleri kesiştirmeye, kuralları  öğrenmeye ve dahil olmaya çalışmakla geçiyordu günlerim. Sonra bir gün bu düzenli karmaşanın içerisinde ağlamasını duydum. Evde 5 aylık bebeğini bırakan her anne, acıktığı için ağlayan bebeğin sesini binlerce ses arasında ayırıp tanır. Koşturdum.Bir karış , solgun yüzünde halen kırmızı yanakları olan bir mahçup kadıncağız. Kucağında çakır yeşil gözleri ile şehla şehla bakıp ağlayan bir bebek.

-Emzirmem lazım..dedi kadıncağız sıkıntıyla.
-Gel..dedim ve onu bankodan içeri sokup sigara içilen merdivenaltına götürdüm.
-Ben burada bekliyorum, kimse gelmez,sen rahatça emzir.

Bebeğin ağlama sesi hıçkırıklara, hıçkırıklar memnuniyet içeren şapırtılara,şapırtılar  hoşnut mırıltılara dönüştü.

Annesi ile sohbet ettik biraz. Kastamonuluymuş. Ömer'i tavan arasında kendi başına doğurmuş. Evde kayınpederi varmış sadece, utanmışona seslenmeye. Çığlıkları korkuları arasında olmuş Ömer ile kavuşması. Eşi sağmış ama çalışırken belini sakatlamış,yatalakmış ve altına kaçırıyormuş sürekli. Neriman'ın ömrü, idrar kokulu çamaşırlar ve yokluklar içinde geçip gidiyormuş.Bir komşusu akıl vermiş git yardım iste diye, o da yol iz bilmez hali ile bize gelmiş.

Hep derim ya, hayat bana hiç adil davranmadı hep torpil geçti.İşe girdiğimden sonraki ay baba bir zam geldi maaşlara. Neriman'ı aldım tanzime gittim ve bir aylık erzak sabun ..ne isterse almasını , her ay bana gelmesini söyledim.

"Abla temizliğe filan geleyim borçlu kalmayayım sana" dedi, ben ise sadece Ömer'i her seferinde getirmesini rica etmekle yetindim.Gönlüm şehla bakışlarının etkisinde çenesindeki o çukura akıp gitmişti çoktan.

Ömer yaşına bastığında,Selin yaşına bastığında Neriman ve ben birer yaş büyüdüğümüzde hayat şekillenerek değişmeye devam ettiğinde biz hala görüşmeye devam ediyorduk. 

Neriman ilk geldiği zamanlarki çekingen halini yitirmiş biraz pervasız bir hal almışsa da ben Ömer'in çelimsiz ve oldukça çarpık bacakları ile ilk adımlarını atmasını izlemekten memnun,onu görmezsem özleminden kavrulacak ruh halimin verdiği geniş hoşgörü ile bu pervasızlıklara aldırmıyordum.

Ömer'in 2 yaşını geçtiği zamanlardı. Öğle tatilinde öfisin boşalmasından fırsat bulup Ömer ile oyun oynuyorduk. Kahkalarımızı duyup gelen Y Bey isimli bir iş arkadaşım ilgiyle Ömer'e baktı ..sonra yüzü düşünceli bir hal aldı. Y Bey'in yardımı ile Ömer'lere soba ve halı almıştık o kış,o da biliyordu ailenin halini ve benimle bağını.Bakışlarındaki hoşnutsuzluğa bir anlam veremesem de Ömer ve annesi gidene kadar bekledim.Onlar gider gitmez de Y Bey'in yanında aldım soluğu.

-Size bir şey soracağım..Ömer'e bir tuhaftınız bugün.Bir sorun mu var?
Bana baktı söylesem mi dercesine
-Kadriye Hanım..Ömer'in yüzünde ölümün gölgesi vardı.

Şoka girmiştim.Onun delirip delirmediğini düşünürken buz gibi bir yel kalbimin içinde gezindi ve ürpertisini bırakıp gitti.İkimiz de tek laf daha etmedik.Ben allak bullak bir vaziyette masama döndüm.

Aradan geçen bir seneye yakın zamanda ne zaman Ömer gelse, yüzünde görebileceğim herhangi bir iz arar uzun uzun bakardım ama o çenesindeki o muhteşem çukur ve şehla gözleri ile bana güler ve neşeli kahkahaları ile neye baktığımı anlamadan yaşam saçardı. Böyle zamanlarda döner endişe ile Y Bey'e bir daha bakar,önceki söylemini yalanlamasını bekler ama onun üzgün bakışlarını masasına indirişi ile burulurdum.

O yaz,Neriman bana gelip aklındaki işi söyledi ve benim de yardımımla yol kenarında toka satmaya başladı.Ömer hala küçük olduğu için ancak bunu yapabileceğini söylüyor, evine 3-5 kuruş da olsa katkıda bulunmaya çalışıyordu. 

Günler olağan akışında devam ederken , ben en sevdiğim lacivertlerimi giymişken, telefon trafiğinden bunalmış söylenirken, gök hala mavi - güneş hala parlakken bir telefon geldi. Öğle tatiline çıkacaktım, bağlamayın dediysem de acilmiş denilince açtım telefonu.

Neriman'dı.

Ama çığlık çığlığa bir Neriman'dı!

-Kadriye Abla, Ömer öldü Ömer öldü. Dün bir polis bu toka tezgahını kaldır burdan dedi, tekmeledi beni,korkmuş Ömer gizli kalp varmış Ömer'de..gece yatırdık sabah cesedini bulduk yatakta.Kadriye Abla Ömer öldü......


Neriman konuşmaya devam ediyordu ama ben artık suyun altındaymışım gibi boğuk seslerden başka bir şey duymuyordum.

Ağlayamadım.
Hem de hiç ağlayamadım Ömer'ime.

O günü ne zaman hatırlasam aklımı toplayana, kendime gelene kadar zamanın durması,birinin pause düğmesine basması için manasız ve sessiz bir yakarış gelir aklıma.

Y Bey'in yanıma gelip sessizce , akmayan gözyaşlarımı görürcesine çaresiz bana bakışı...

Yaprak dökümü değil dalımın kırılmasıydı Ömer'in gidişi benim için.


Kabullenmekten başka doğrunun ve mantığın yer almadığı bu ölümde kalbim ne mantığa ne doğrulara geçit vermedi. 

Kendim dahil kimseyi affedemedim.


10 Eylül 2014 Çarşamba

Siz Hiç Öldünüz Mü?





Hiç unutmam fena halde öldüydüm bi keresinde.

O zamanda kaldı insana kinim öfkem...hatta zamanla zaman anlamını yitirdi.En vazgeçilmezlerin denizlerin dalgasında bir köpük kadar değer taşıdığını öğrendim.Susmak, kelimelerin taşıyamadığı anlamlarla zengindi..bildim.

Çok net hatırladıklarım ve savunma güdüsü ile hafızamın sildiklerinden oluşan hikayemi anlatacağım size bugün ihmal ettiğim günlerin affı için.Ayrıntıları hoşgörün..göreceksiniz ki her birinin verdiği mesaj ve belirleyicilik yadsınmaz.

Evlendikten 1.5 sene sonra eşim askere gitti. Herkes, o gitmeden hamile kalmamı o döndüğünde bir bebeğin olduğu yuvamızın olacağını empoze edip duruyordu. Dumur olmuştum.Allah'ım ya Rab'bim.Göbeğimi saklamayıp övüneceğim ve nazlanacağım yegane dönemi bi başına yaşamak? Böreği fırına koy işten geldiğinde hazır olsun mantığıyla bebek sahibi olmak?Elbette söyledikleri sağ kulağımdan girip sol kulağımdan çıkmadı zira sağ kulağımdan girmelerine bile izin vermedim.Saçmalıktı.İlerleyen zamanda yaşadıklarım, hayatınız hakkında kendi kararınızı vermenizin önemini anlatacak sizlere.

Bir de sırt çantama takmışlardı. Yeni evli bir kadına yakışmayan bir stildi benimkisi.Kot pantolon,ardımda bir sırt çantası..hani şöyle topuklu ayakkabı şıkıdım kıyafet kolumda şık bir çanta ile alkış toplardım doğrusu...ama ben kaplumbağa gibi evimi sırtımda taşımayı severdim. İyi ki sinlemedim onları..bugün yürüyebilmemi dik başlılığıma borçluyum.

Özer askere gidince, hazır bi başına ve özgürüm;denemek istediklerimi deneyeyim diye TRT'den ayrılıp Yeşilçam'a gittim.Çalışma saatleri yoğundu ve düzenli ,klasik bir evlilik hayatı için çok ideal değildi.Hazır Özer yokken bu piyasaya adım atıp yer edinmek ve o geldiğinde tecrübe edinebilmiş biri olarak iş seçiminde biraz daha belirleyici bir rol edinebilmekti düşüncem. Fırtınalar dizisinde yönetmen yardımcısı olarak iş buldum.

O gün, Üsküdar'ın Çiçekçi pazarından alışveriş yapıp eve dönüyordum.Ellerim poşetlerle dolu evime dönerken yolda dinlenmeye koyulmuş iki kadından biri beni gösterdi diğerine:

-Beli sağlam da taşıyo bak..ey gidi ey..gençken ben de taşırdım ama şimdi belim sağlam değil.

Kısa yol olarak kullanılan mezarlık arasından çıktığımda içimdeki ürperti ile ilk gördüğüm dilenciye sadaka verdim. Aklımda askerdeki eşim,Trabzon'daki ailem vardı.Az sadaka çok bela savarmış..zaten az olan paramdan verdim.İyi de etmişim.

Haftasonu eşime gidecektim.Temiz çamaşırlardan çanta hazırladım.Onunla aynı yerde yatan herkes için Pakmayanın tarif kitabından edindiğim tarifle mayalı hamurdan zeytinli dolama hazırladım. Sabaha kadar belki 5 belki 6 tepsi pasta demekti bu.Oradaki canların her birini kendi kardeşim bildim, zevkle şevkle pişirdim fırının sıcağından emeğin yorgunluğundan söz etmeden.

Rahmetli babaannemin beni çok sevmediğine inanmışımdır her zaman.Evlenirken kalınca bir altın zincir hediye etmişti bana.Özer'in alyansı o zincire takılıydı.Boynumdan hiç çıkartmıyordum.

O sabah Kadıköy'deki Murat Pastanesine gittim.Tatlı birşeyler daha almak istiyordum.Aldım, meblağ düşündüğümden fazla çıktı.O esnada, sıkça geldiğim ve  evvelden de muhabbet ettiğim için asker ziyaretine gittiğimi bilen satıcı ücretin bir miktarını döndükten sonra vermem konusunda ısrarcı oldu. Durum gerçekten zordu ..herkese pasta götürme fikrinin hevesi normalde evet demeyeceğim bu öneriyi kabul etmeye itti beni. Pazartesi gelirim dedim, gülümsedi.

Trene bindim, Tuzla'ya gittim. Herkes torpil bulmamız için teşvik ediyordu ama ben Allah'a emanet konusunda tereddütsüzdüm. PKK'nın yoğun olduğu o yıllarda korku vardı elbette ama kimsenin hakkını yiyemezdik.Eşimde zaten böyle birşeyin lafını ettirmezdi.Şans bu ya, acemiliği Tuzla'ya çıkmıştı.Sırtını Allah'a daya, gerisi boş işte. Haftasonları yanına gidip çamaşır götürebiliyordum ve onu görebiliyordum böylece. Trene bindim yola koyulduk.Bir kaç durak sonra kondüktör trene biletsiz binen 15 yaşlarında tinercileri yakaladı ve dövmeye koyuldu.Çok üzülmüştüm. Cebime ancak Kadıköy'e dönecek kadar para ayırdım, Kadıköy'den eve yürümeyi planladım ve o çocuklara cezalı bilet aldım. Dayak yemeleri içimi acıtmıştı. Tuzla'ya vardığımda eşimle minik bir piknik yaptık, pastalara arkadaşları için ayrı bir sevindi. Mutluydum, ne yorgunluk ne hüzün yoktu içimde.Olan biten, dün bugün yarın, mevsimler özlemler..her şey vardı sohbetimizde.Sonra zaman geldi ve ayrıldık. Ben tren istasyonuna gittim

Peronda beklerken bir hanım ile sohbet ettik. O da asker ziyaretine gelmiş.O bir şeyler anlatırken akşam ezanının okunduğunu duydum.İçimi cız ettiren bir şeyler vardı o ezanın okunuşunda. İçimi tarifsiz bir hüzün sardı. Hanımı dinler görünürken etrafa baktım doymak istercesine."Dünya ne güzel yer..yaşamak ne güzel şey" dedim.İçimdeki sızı gittikçe derinleşiyor, o ezan okundukça nedensiz bir şekilde gözlerime yaşlar doluyordu.Aradan seneler geçti kulaklarımdan hiç gitmedi sesi..neydi bilmem.

Trene bindik.
O hanım da yanımda
Tren hareket etti..İçmeler durağında durduk.Tekrar hareket ederken, bir önceki seferde dayak yemesinler diye cezalı bilet parasını verdiğim tinercilerden biri ileri atıldı ve boynumdaki altın kolyeyi çekerek kopardı perona atladı..."Özer'in alyansı!" diye düşündüm.Bir başkasına ait olduğunu sandığım boğuk bir çığlık duydum ama sanırım o bana aitti.Dengemi kaybederek gittikçe hızlanan trenden yuvarlandım ama peronun sonuna denk gelmiştim..hızlanan tren beni savurdu..raylara doğru savrulurken limon sarısı bluzu ile koşarak uzaklaşan tinerci geri dönüp baktı ve bir saliseliğine gözgöze geldik.

Bir elektrik direğinden az daha yüksek mesafeden kendimi seyrediyorum şimdi. Tren durdu.Biri acil durum el frenini çekmiş olmalı. Herkes başıma toplanmış.Yaklaşmıyorlar.Kimse sorumluluk almak istemiyor biliyorum.Yerdeki  kendimi seyrederken bir bulut gibi havada asılı duruyorum. Elbisem açıldı mı , bir yerim görünüyor mu diye bakınıyorum endişeyle ilkin. Hay Allah..en sevdiğim yeşil elbisem paramparça ama bir yerim açılmamış iyi.Parçalanmış dizlerime ve yüzüme bakıyorum üzüntü ile."Canım çok yanıyor olmalı" diyorum.Çok üzülüyorum bedenimin o haline.Bana el uzatmayan kimseye kızmıyorum.Kızılacak yerde değilim.Ölmek inanılmaz bir hafiflik, güzel hissediyorum kendimi.Düşünmekten bile daha hızlı hareket ediyorsun,hafifliği huzuru inanılmaz.Oradan uzaklaşıyorum,gitmem lazım ama neden bilmiyorum. Sonra filmlerde anlatılan o şey oluveriyor.Tüm hayatım gözlerimin önünden akıp geçiyor unuttuğum tüm ince detayları ile.Ne ufacık bir an ne bir insan eksik değil.Belki bir saniyeden daha kısa sürede hatırlıyorum herşeyi ama herşeyi.Önemli olan şu ki, lafı gediğine koymaktaki becerimle yerle bir ettiğim herkes, küstüklerim,kırdıklarım,haklı olsam da ezdiklerim,öfkelendiğim anlar,öfkeyi kalbimde taşıdığım anlar kirli bir pas rengi halinde..bağışladığım,sevdiğim,güldüğüm ve hele affettiğim anlar ise parlak yeşil ile bezenmiş.İçimi sonsuz bir pişmanlık sarıyor. Ağlayabilsem ağlayacağım.Pişmanlık yakıcı.Ne boşmuş hepsi..haklı çıktım da ne oldu, niye kırdım ben insanları?Geri dönebilsem,af istesem,hani öleceksem yine öleyim ama bu pişmanlığın yükü çok ağır..affedin beni desem..diyebilsem ahh.Tekrar süzüldüm boşlukta. İki kapı var.Birinden yayılan huzur,serinlik ve güzellik bildiğim kelimelerle tarif edilir gibi değil.Sonsuza kadar orada olmak istiyor içim. Öteki kapıyı bildiğim kelimelerden sadece dehşet,hakikatli bir dehşet tanımlayabilir.Çok ama çok korkuyorum.İki kapının ortasında babam var.Üzerinde camgöbeği gömleği.Sıkıntılı anlarında yaptığı gibi iki eli arka cebinde,boynu bükük,başı yerde.Ona duyduğum sevgi yine de titretiyor içimi.Babam gelmiş beni yolcu etmeye.Düşünüyorum.Ablam...ondan ayrılmak dayanılır gibi değil.Özer'i düşünüyorum sonra..beni bile 6 ayda zor tavladı,hayatı boyu yalnız kalır o diyorum içimden gülerek.hayatı boyu..hayat?Elinin altında silah var, askerde..ya dayanamazsa ölümüme.Annemi düşünüyorum , ağlar o çok ağlar.Babam başı eğik ,sözcükler olmaksızın yere bakıp hükmü bekliyor.Belli yüreği ezik ama sözü yok.Ablam..nasıl ayrılırım ondan?Abim..haylazlıklarımız.Ağlayamaz bile o..üzemem onları."Baba" diyorum "döneceğim ben" Babam inanamayarak başını kaldırıyor ilkin.Ardından sonsuz bir sevinçle sarsılıyor vücudu , "evet " anlamında sallıyor başını .Derin bir nefes salıyor hemen ardından..tutmuş, nefes almamış o ana değin.Sonra tüm bunlardan hızla uzaklaşıyorum.O ferah aydınlık hızla yok oluyor.Oysa bir yerde güzeldi ölüm.

Uyandım.Uyuyakalmışım.Kızgın uyandım.Biri "anasını ...tiğim yol verseneeeeee" diye basbas bağırıyordu. Yanımda küfredilmesi hiç hazzetmediğim şeydir. Kim bu densiz diye baktım gözlerimi açıp.Tanımıyordum.Başım birinin omuzuna dayalı..doğrulayım dedim , tarifsiz bir acı ile haykırdım..yine karardı ortalık.

Uyandım. Sessizce etrafa bakındım.Hala aynı arabada arka koltukta iki kişinin arasında oturuyordum, başım birinin omuzuna yaslı idi. Neden orada olduğumu düşündüm.Hatırlamıyordum.Bütün hayatım, adım, kim olduğum dilimin ucuna gelip bir türlü hatırlayamadığım bir kelime gibiydi. Kimdim?Adım neydi?Kaç yaşındaydım?Neden buradaydım? Söyledim söyleyeceğim ama bir türlü hatırlayamıyordum.Gözlerim ellerime ilişti..alyansım.Evliydim.Çekinerek belime sarılmış ve omuzlarına yattığım adama baktım.Saç sakal birbirine karışmış kapkara bir adam..sinkaflı bir küfür daha savurdu yol vermeyen araca.."aman Allah'ım ben ne yapmışım" dedim ve yeniden bayıldım.

Uyandım.Beyaz bir sedyede yatıyorum.O arabadaki adamlar bağırıp çağırıyor. Biri çıkardı nüfus kağıdını verdi görevliye.(Sonradan beni tedavi ettirecek parası olmadığından nüfus kağıdını rehin verdiğini öğrendiğim o insan ve diğerleri için sonsuz dualar ettim ömrümce.) Sedye beyaz..yanımdan minik kırmızı bir dere misali alıyor kan.Benim kanım biliyorum.Korkmuyorum.Elimi kaldırıp alyansıma bakıyorum.Bir doktor getiriyor o arabadaki adamlardan bir tanesi sürüye sürüye.Doktor "uykun var mı " diyor.Susuyorum. "Kustu mu" diyor.Adamlar evet diyorlar.hepsi bir ağızdan bir şey anlatıyor.Kimim ben?En çok adımı merak ediyorum."Deniz olsa adım keşke" diyorum.Denizi çok sevdiğimi biliyorum.Beyaz muşamba sedyeden ince bir iplik gibi akıyor kanım.Beni bir alete sokuyorlar tabut gibi.Tomografi gerekli diyor doktor.Bir tanesi daha nüfus kağıdını veriyor rehin alın diyor.Onu tanımıyorum.Kimseyi tanımıyorum.Kimim ben? Tomografi cihazı tabut gibi.İçine sokuyorlar beni,yorgunum,uyuyorum.

Uyandım.Tuvaletim var.İnliyorum.Adamlardan biri geliyor ,tuvalete götürüyor beni.Oradaki hanımlara rica ediyor "dik duramaz, beli kırık diyor" Kucaklayıp tuvalete götürüyorlar.Kapıyı kapatmaları için yalvarıyorum, halim yok ben kapatamıyorum canım çok yanıyor.Huy canın altında derler..can çıkmadıkça huy çıkmaz derler.Adımı bilmiyorum ama küfre kızmam ve utangaçlığım sabit.Sedyeye geri taşıyorlar.Bayılıyorum.Uyanamayacağım bir rüya görür gibiyim.

Uyandım.Başımda polis.Kimsin diyorlar bilmiyorum.Çantamda Fırtınalar dizisinin textleri.Bir de TRT'ye ait 3-5 antetli kağıt.Kimlik yok.Susmak istiyorum.Karanlık beni alıp götürüyor röntgen odasına giderken.

Uyandım.Kaç saattir bu haldeyim bilmiyorum.Bölük pörçük birşeyler hatırladım.Teyzemin oğlu var İstanbul'da, dayımın oğlu var.Eşim askerde.Adım mı..onu hatırlayamadım henüz.Polis geliyor tekrar.Üzerimdeki değerli olabilecek şeyleri alıyor, alyansımı vermiyorum.Gülüyor."Çok mu aşıksın kocana" diyor.Gülümsüyorum.

Uyandım.Polise eşimin askerde ama acemi birliğinde olduğunu, Tuzla'da olduğunu söyledim."Durumum iyi değil, belki öleceğim..onu son bir görsem olmaz mı?Getirseniz onu bana" diyorum. Polisin yüzü allak bullak. Diğer polise anlatıyor "alyansı avucunda, kocası gelip takacakmış kendi alyansını kendi takarsa olmazmış" diyor. Gidiyorlar.


 Komutanlar tartışıyormuş gecenin bir vakti yemin etmemiş er çıkartılır mı? Biri demiş ki "o da insan.Karısı ölmek üzere..son bir görme şansını almayalım elinden" Koğuşa emir gelmiş." Özer kalk giyin"
Öteki komutan devreye girmiş. "Ya hanımı vefat eder bu firar ederse..yemin etmemiş eri gece vakti çıkartmak risk"
"Er Özer, soyun yat"
"Biz de gideriz onunla..siz sevmediniz mi hiç, evli adam,belki bir daha göremeyecek"
"Er Özer..giyin"
"bu riski alanın askerliği yanabilir arkadaşlar duygusal karar vermeyin"
"Er Özer..soyun yat"
Polis gitmiyor onu almadan çok rica ettiler..ben de giderim , sorumluluğu alıyorum
"Özer..giyin koğuş dışında bekle"

Bir komutanı (Allah her iki cihanda esirgesin onu her kimse) risk alıp onunla beraber geldi hastaneye.Özer'i görünce bahar esintileri içime dolmuş gibi hissettim.Ela gözleri ne tatlı bakıyor gözlerimin içine.Polis anlatıyor ona "alyansı avucunda, sen takmazsan olmazmış.Bişi diyeyim mi arkadaş.ben böylesine aşık kimseyi görmedim.Uğraşmazdım yoksa, bak ta Tuzla'ya geldik" Alyansı uzatıyorum ona sımsıkı tuttuğum avucumu açarak.Yüzük parmağıma takıyor sessiz ve dikkatlice.Mutluyum.

GATA'ya götürüldüm.Beynimin birazı dışarı çıkmak üzereymiş öyle dediler. Filmlerdeki gibi tepemde spot ışıkları ameliyathaneye alındım.Doktora bir karadeniz yemeği olan dible tarifi verdiğimi hatırlıyorum.Kafam fena, pek fena yarılmış. Belim ve omurlarımda kırık-çatlak varmış.Oralara platin koydular ama yürüyemiyorum.GATA'da uzun zaman yatacağa benzer halim.

Orada ne kadar yattım hiç bir fikrim yok.Eve çıktığımda yürüyemiyordum.Çeyizimle gelen dantelli çarşaf takımları , gök mavisi yorganımı sermek bugünlere nasipmiş.Olsun.Ölmedim ya.Umut hala var demektir.

Şimdi biraz geriye gitmek gerekiyor.TRT'de çalışıyorum.Bir sabah işe gelirken otobüste karşıma bir kız oturdu.Kapkara alacalı suratı, sivri burnu ve ürkütücü gözlerine ayrı hava katan hepsi havada kıvırcık saçları vardı.Otobüsten inerken onu bir daha görmemeyi dileğimi çok net hatırlıyorum. Odama gittim,çay-tost ve sabahın rutin işlemleri sonrasında EĞKD bölümü bürosuna geçtim.Staj için gelen gençlerle doluydu ve hemen hepsi ya hocalarının tavsiyesi ile ya gelen yetkileri ikna ederek bir program bulmuşlardı.O kızı gördüm birden.Bir program bulamamıştı, kimsenin ona sıcak bakıp almadığı gururuna incinmişliğine aldırmıyor tablosu çizmeye çalışıyordu. Çok genç..dedim.Kıyamadım. "Merhaba, bizim bir stajyere ihtiyacımız var eğer bir programınız yoksa bizimle olur musunuz?" başını kaldırdı, doğru duyduğundan emin olmaya çalışıyor gibiydi.Elimi uzattım..benimle geldi.O yaz birlikte çalıştık.

Tekrar kaza zamanı.
Annem yine neşeli olmaya çalışan gülümseyişi ile "bak kim geldi" dedi
"Kim?" dedim
Bilmiyorum ki işareti yaptı çaktırmadan. İçeri stajyerim giriverdi.Şaşkınlıkla gülümsedim.Yine soğuk, sanki aslında orada değilmiş gibi bir ifadesi vardı.Bir süre sessizce oturduk.Sonra üzüntüsünü dile getirdi.Sonra benden bana bakmak için izin istedi.Ne demek istediğini anlamış değildim ama içimden onu kırmak gelmiyordu. Yorganı açtı.Elini bana hiç dokundurmadan avucunu açarak üzerimde gezdirmeye başladı. Garip bir sıcaklık hissettim önce.Sonra garip bir sızı.Sıkıntıyla yüzünü buruşturdu." Göbeğiniz düşmüş sizin" dedi. Karnımda sürekli bir ağrı olduğu doğruydu. Devinimli hareketleri ile bana hiç dokunmayarak karnımın üstünde elini dolaştırmaya devam etti.Bir süre sonra karnımın ağrısı geçmişti.Belim ve sırtımla ilgili bir kaç gün daha gelmesi gerektiğini söyledi.Sizi bizi bırakmıştım bir kenara, hayretten bayılmak üzereydim. "Naaapıyon lan?" dedim şaşkın hayran ürkmüş. Gülümsedi solgun. Çağırdılar geldim dedi. Sonra ayağa kalktı. Gitmem lazım, yine gelirim dedi ve gitti.

Ne yapacağımızı bilmez haldeydik. Stajı biteli çok olmuştu evimi ve yaşadığım sıkıntıyı nereden öğrendiği bir yana yaptığı şeyin ne kadar doğru olduğunu bilemiyorduk.Emin olduğum o sancılı ağrının karnımdan gittiği idi.Ona izin vermeye karar verdim.

Mevsim yazdı sanırım.Kuşların cıvıltısını duyuyor sokağa çıkıp yürüyemediğim için deli oluyordum. Tabanlarımda kaldırımı hissetmek için neler vermezdim.  Yürürken terlemek, rüzgarın saçlarımın arasında dolaşması özlemi beni deli ediyordu.

Stajyerim gelmeye gerçekten de devam etti.Düz asfaltta sarsılmadan araçla 3 km kadar gezebilirden başka izni olmayan ben ayağa kalktım ve hayata kaldığım yerden devam ettim.

Sonra stajyerim bana "sana borcumu ödedim,daha beni arama " dedi ve çıkıp gitti. Onu bir daha hiç görmedim.

Kimse bana elini sürmezken, sokakta görseniz kaldırım değiştireceğiniz hırpani dört adam beni kucaklayıp hastaneye götürmüş. İşittiğim küfürler beni yaşama kavuşturma telaşları imiş.Kartal Araştırma Hastanesine götürülmüşüm.Nüfus kağıtlarını rehin bırakıp beni tedavi ettirmişler.Ailem onlara her türlü teşekkürü denemiş ama onlar gülümseyerek evlatları olduğunu, onlara edeceğimiz hayır dualarını yeteceğini söylemişler.

Hafızam yerine gelince ve yürüyebildiğim ilk gün Murat Muhallebicisine koşup borcumu ödedim.Birine "inşallah..ama olmazsa hakkını helal et" demem o zamandan öğrenmişliğimdir.

Sizi sevmeyen birinin zoraki verdiği hediye bir şekilde gidiyor sizden..belki canınızı yaka yaka.

Bir daha kimseye küsmedim.Kırdıklarım unutkanlığımdan oldu, hatırladığımda af diledim.O filmi bir daha gördüğümde pas rengi bir yeri olsun istemiyorum.

Hamile olaydım yaşayacağım acı ikiye katlanacaktı.İnsanları dinlemeyip kendi bildiğimi okuduğum için kendimi daha çok sevdim.


Sırt çantam tam raylara gelmiş.O olmasaydı darbe çok daha sert olacaktı ve ben belki hiç iyileşemeyecektim. İnsan kendisi için en iyi olanı biliyor çoğu zaman.Hala sırt çantamla gezerim.

Bir adım önce düşsem trenle peron arasında kalacakmışım ve bacaklarım kopacakmış.Az sadaka çok bela savar, o gün verdiğim sadakanın hayrını hiç unutmadım.

Bir daha pazardan elimde torbalarla dönemedim, hiç dönemeyeceğim. Nazar adam öldürür Anadolu hurafesi değilmiş, yaşadım bildim.

Yarın kalkacağız ya inşallah...güneşi göreceğiz mainin içinde sıcacık. Sıkıntımızın yanında umudumuz da olacak ya fırından taze çıkmış ekmek gibi sevinci bizi sara sara.Sevdiklerimizin yanına koyacağız unuttuklarımızı belki, affetmenin büyüklüğünü yaşamak için en azından bir günümüz daha var diyeceğiz.Yarın kalkacağız ya, bitmemişliği başlatacağız işte yeniden.


Yaşamak şakaya gelmez, 
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
                       bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, 
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 
Yaşamayı ciddiye alacaksın, 
yani o derecede, öylesine ki, 
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, 
yahut kocaman gözlüklerin, 
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda 
                                    insanlar için ölebileceksin, 
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, 
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, 
                        hem de en güzel en gerçek şeyin 
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde. 
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, 
                                      yaşamak yanı ağır bastığından. 
                                                                                     1947 



17 Haziran 2014 Salı

Ölüm Post-İt Misali Hayatlarımızda


Veli seminerinde sıkıntıyla sağa sola bakınırken fark ettim..el ele tutuşmuş birbirlerine gülümsüyorlardı. Etrafa mı öyle görünüyorlar acaba diye düşünüp bi daha baktım...yok, kenetliydi parmaklar, gözlerinin içi gülüyor ve sık sık birbirlerine bakıyorlardı. İçimi çektim, flört günlerini hatırladım ve sonra gözlerim ve aklım tekrar sahnede anlatılanlarla o gün yapacaklarım/yetiştirmem gerekenler arasında bölündü.


Ama genel tabloda o kadar aklıma yer etmiş ki o birkaç saniyede bulduğum huzur ve neşe, utanmazca saklı bahçelerinde gezindi gözlerim ne zaman aynı ortamda olsak. Elleri hep kenetli, gözleri hep kalabalıktan muaf birbirlerine ait. Bir muhabbetimiz olmadığı için yanlarına gittiğim yoktu, diğer tüm velileri izlediğim gibi uzaktan izlediğim ama görmekten hoşnut olduğum bir aileydi.

Kızımın mezuniyet gününde okuldan telefon gelip bir öğrencinin babasını kaybetmesi nedeni ile mezuniyet gününü iptal ettiklerini söylediklerinde babasını kaybeden öğrencinin adını 3 kere tekrar ettirdim..inanmak güç, hayat bu diye geçiştirmek imkansızdı.

Hastaymış meğer...aldırmamış, "hadi yaşayalım" modunda gülümsemiş her gelen güne ve hüzünle bakmış her giden günün ardından. Sevgi seli olmuş ardından tüm kelimeler, onu yolculayan ardından ailesine koşan herkes şaşkın ve üzgün..Bugün baş sağlığına gideceğim. Evlerine ilk kez gideceğim. Telefon görüşmesi benim için zaten zordu. Onca sene merhaba'dan başka bir şey söylemediğim bir hanımı arayıp baş sağlığı dilemem gerektiğinde ne diyeceğimi bilmiyordum. Aklımda sağlam 1-2 cümle tuttum her ihtimale karşı söz tıkanırsa söyleyeceğim. Oysa o, o kadar doğal o kadar içten yaşıyordu ki acısını, kalıp cümleler ya da bunca sene bir merhabayı zor aldık düşüncelerinden uzak göz yaşlarına boğuldu telefonda. "O kadar çok sevmiştik ki birbirimizi Kadriye Hanım" diyen sesinden sonrasını duymadım. Acı, hak etmediğim kadar dostça beni de kabullenmişti. Yanına gidip elini bir kez tutmak ve gözlerinin içine bakmaktan başka bir dileğim yoktu.

Tüm asosyalliğimi arka cebime koydum ve bir veli seminerimde sevginin saygısının kazanan o çiftin evine gitmek ve boşvermekle esirgediğim her selamın azabını çekmek için yola koyuldum. 

Biliyorum,o rutin işleyişin içerisinde olması gerekenleri yerine getirirken gönlüm fısıldayacak "ben görmüştüm sevginizi, ölüm ayırmaz ki sizi "

16 Mayıs 2014 Cuma

Zaman Hükmedilmez Olandır


Ben istemez miydim baharı kucakladığımız serin bir sabahın kuş cıvıltılarıyla süslenmiş neşesini yazmak bugün buraya....

Gözümüze gönlümüze düştü yas..bağrımız kömür karası. Adalet gitmiş, sanat bitmiş, insanlık dibine vurmuş...yarınların endişesinden bugüne hal kalmamış. Küfrü, dayağı kabullenen bir millete ait olmanın utancı ile bakıyorsunuz gökyüzüne."Kızım Olmadan Asla" filminde kurtuluş kapısı olarak görünen ülkemin bayrakları yarıda..yalan, çıkmaz sokaklara kadar sirayet etmiş, olağanlaşmış.

Ben istemez miydim evlatlarımın okul başarılarından , planlarından , eğilimlerinden dem vurup dünyadaki gelişmelere göre yönlendirmekten bahsetmek?

Eğitim bitmiş, tanımdan bile çıkartılmış , andımız kaldırılmış,öğretim boş, pratik hoş...seneye yine sistem değişiyormuş. Göz göre göre katledilen körpe beyinlerin arkasında neşeyle el çırpan beyinsiz veliler güruhu ile aynı çizgide durmak zorunda olan düşünen ve acı çeken veliler güruhu...Hayat gittikçe anlamını yitiriyor.

Ben istemez miydim yeni yaşıma doğru adım adım giderken geçmiş yılların güzelliklerini, getirilerini gelecek yılların hayalleri ile harmanlamak, mai'ye uzanan adımlarımı sıralamak?

Siyasi baskı ile tırpanlanan haklar, kalleşliğin adını değiştirip iş edinenler, erk uğruna insanlığını satanlar ve ardına sığındıkları bahanelerin bulantısı ile 14 yaşımdan beri kurduğum emeklilik hayallerim dişimle tırnağımla kazandığım her şeyimle birlikte yitti gitti.

Hoşgörü, kalite,nitelik özlem duyulan ama vicdanların dahi sustuğu ülkemde bulunmayan şeyler bugün.


Soma'da yas ilan edildi çünkü öldük biz ....


Başbakan birilerini tokatladı, korumaları dövdü,danışmanı dövdü, yüzlerce ceset dahi rant uğruna gizlendi.Ne diriye ne ölüye saygı var bu ülkede artık. ..öldük biz!








Öfkem suskunluğuma ekli, çaresiz hissediyorum kendimi. Zaman hükmedilemez olandır : umut zamanın ellerinde artık.

14 Kasım 2013 Perşembe

Hacıannem'e ...

Yaş 19-20..Artık elimde valizim geziyorum. Trabzon'a dönsem  anılar zamanın  fırçası ile şekil değiştirmeye başlamış, alışkanlıklar İstanbul'un özgürlüğü ile şekillenmiş..İstanbul'a dönsem özüm Anadolu gurbet hep içimde yara, zaman geçtikçe kaybettiklerim beni korkutmuş,her geçen yıl toprağımın denizimin kokusu daha çok başıma vurur olmuş. Hiç bir yere ait değilim. Bir de yurtta kalma hakkım bitti okul uzadı..oh! Hırçınlaştırmış hayatla mücadele beni; dağlarım daha yalçın, dalgalarım daha köpüklü olmuş.

Tam o zamanlara başlar sevginin isyana ve öfkeye zaferinin öyküsü, tam da o zamanlardır bulutların arasından güneşin yüzünü gösterişi..tam da o zamanlardır Hacıannem'in hayatıma girişi.

Kalacak yerim olmayınca lisedeki tarih hocamın ablası ve annesi evlerini açtılar bana. Yeşilköy sahilinde muazzam bir ev. Pek fazla tanımadığım bu insanların davetini kabul etmek zorunda kaldım her ne kadar birilerinden iyilk kabul etmek işime gelmiyorsa da. Onlar yazın yazlıktaydılar,ev boştu, onlar dönene kadar yurt çıkmalıydı. Ülker Abla'nın iş yerine gittim evin anahtarını almaya. Mercan'da  toptan plastik-cam eşya satan bir yer.Ufak tefek, soğuk ve mesafeli bakan bir çift gri göz, sade - kibar-ama çelik gibi iradeyi ortaya koyan bir tarz. Beni kalacağım eve götürdü, buzdolabına ufak tefek koymuş, evle ilgili bilgi verdi, kuralları açıkladı, tüpü doldurmuş, mecbur kalırsam telefonu kullanabilirmişim filan falan. Ufff....kurallar!

O gittiğinde bana tamamen yabancı olan bu evde biraz merakla biraz ürkerek dolaştım. Keyfime diyecek yoktu. Sahanı buldum, bir yumurta kırdım, bulaşığı yıkadım ve sonra yurttaki odam kadar büyüklükte bir yatağa kendimi atarak bunca zaman birikmiş olan "ne olacak şimdi"lerimin yorgunluğuyla uyuyakaldım.

Kolay değildir ailesine bağlı biri için gurbette okumak yurtta kalmak. Haftasonları birilerine evci çıkarsınız çamaşırı yıkatabilmek , bir banyo yapabilmek umuduyla. Her gittiğiniz evde onların kurallarına uyulması beklenir. Açsanız açım diyemezsiniz, beklersiniz herkes acıksın o sofra kurulsun..bi banyo yapsam diyemezsiniz ev sahibinin daveti gereklidir.Yük olmamak, laf işitmemek adına bir gittiğiniz yere  bir daha gidebilmek için uzun zaman geçmesi gereklidir, hesaplarsınız...

O ilk gece uyandım karanlığın ortasına. Nerede olduğumu bir türlü hatırlayamıyordum. Trabzon'da evimde miydim, Erzurum'da ablama mı gitmiştim,Avcılar'da amcamda mıydım,Fatih'te teyzeme mi uğramıştım, İzmit'te Ayla'lara mı gelmiştik topluca..neredeydim neredeydim neredeydim? Oda yabancı ışık yoktu, uzakta bir yerde durmaksızın bir telefon çalıyordu, kapıyı bir türlü bulamıyordum,kalbim deli gibi atmaya başlamıştı,telefon hiç ama hiç susmuyordu, ellerimle duvarları yokluyor kapıyı arıyordum ama yoktu yoktu yoktu....ağlamaktan ve yorgunluktan bitap düşüp yatağa serildim ve bir kez daha karanlığa teslim ettim kendimi.

O isyankâr küstah dik duruşun arkasındaki kırgınlığı, korkuyu, bıkkınlığı anlamaları mümkün değildi. Anlamadılar da zaten. Onlar anlamadıkça rüzgârlarım sertleşti, yamaçlarım dikleşti. Kimseye minnet ettiğim yoktu!

Sonra zaman hızla geçti ve Ülker Abla ile Hacıanne yazlıktan döndüler. Her akşam sahana bi yumurta çak keyfim elden gitmiş, bana tanınan süre bitmişti. Utana sıkıla biraz daha süre istedim. Ülker Abla yine soğuk bir nezaketle sorun olmadığını söyledi ama ancak bastona dayanıp yürüyebilen, vücudu iki büklüm olan Hacıannem gülerek eve ses olacağımı, bunun iyi   bir şey olduğunu söyledi. Gülüşü içime işlemişti, farkında olmadan ona gülümsediğimi hatırlıyorum.

Bu noktada şunu söylemeliyim ki insanların beni anlamadığından, bencilliklerinden dem vururken ben de aynını yapıyormuşum oysa. Ülker Abla'nın buz maskesinin altında sevecen, kırılgan bir hanım yattığını ve deneyimlerle edinilen buz maskesinin bu dünyanın en hassas kalplerinden birini korumaya yönelik olduğunu anlamam çok uzun zamanımı aldı.

Onlarla yaşamaya başladığımda kuyruğu dik tuttum. Ülker Abla 5 gibi ve oldukça aç geliyordu işten ve yemek de o saatte hazır oluyordu. Oysa ben, kaynaşmak ve evden biri olmak niyetinde hiç ama hiç değildim. Uyku zamanına yakın geleyim sabah erkenden gideyim hem böylece yük olmayayım istiyordum. İlk seferde akşam 20:00 gibi eve geldim. Ülker Abla kızgındı. Evin kuralları olduğunu, saat 17 'de eve gelmem gerektiğini, gelemeyeceksem telefonla haber vermek zorunda olduğumu anlattı sakin ama vurgulu bir ses tonuyla. Cevap vermeksizin, özür dilemeksizin dinledim onu. Sokakta kitap satıyordum ve gecikmem çok da anormal değildi ama bunu ona anlatmaya niyetim yoktu. Sözü bitince sessizliğimin tepkisini anladı. "Anlaşıldı mı" diye sordu yine sakin ama çok da yumuşak olmayan bir sesle. "Bakarız" dedim yaşımın ve yaşantımın verdiği tüm küstahlıkla. Sonra kalktım,aç olmadığımı söyleyip yattım. Hacıanne ile Ülker Abla'nın sessiz konuşmalarının yattığım odadan anlaşılmayan kelimelerinin gölgesinde uyudum. O hafta o evden yollanacağımı biliyordum.

Ertesi gün saat 19 gibi ve telefonla haber vermeksizin döndüm okuldan. Fırça-kavga-kovulma ama her neyse olacak olan acaip hazırlıklıydım: umurumda bile değildi.Hayat, o kadar çok şeye uyum sağlamaya zorluyordu ki beni ve o kadar çok şeyle mücadele etmek zorundaydım ki bir eksik bir fazla hiç fark etmezdi doğrusu. Ellerim ceplerimde indim otobüsten eve doğru yollandım. Evin olduğu sokağa girmek için köşeyi döndüğümde Hacıannemin bastonuna dayanmış iki büklüm halde camda beni beklediğini gördüm. Dik  tuttuğum başımı eğdim, eve çıktım.

Sofra kuruluydu ama kimse yemek yememişti. Ülker Abla gazetesini okuyordu. Hacıanne bastonu ile gelebildiği kadar hızlı geldi yanıma "merak ettim" diyerek sarıldı.

Tüm kalelerim yıkılmış, tüm kibrim-isyanım-küstahlığım-huysuzluğum paramparça olmuştu. Kavgaya hazırdım, defedilmeye, terslenmeye hazırdım..ama buna hiç!

Ülker Abla benim ne yapacağımı bilmez halime bıyık altından gülerek "hadi hadi sonra kucaklaşırsınız öldüm açlıktan" dedi. Artık kızarmam, kaşarın tekiyim sanıyordum. Yüzüme kan hücum etmesinin o mahcup huzurunu unutmuşum. Ağzımın içinde özür ve elimi yıkamakla ilgili bir şeyler geveleyip banyoya koşturdum, ellerimi yıkayıp sofraya geçtim. Ne sitem ettiler, ne laf sokuşturdular. Bir aile idik ve yemeğimizi birlikte yedik.

O günden sonra bendeki değişimin hızı akıl alır gibi değildi. Hacıannemin sabahları beni görünce pırıl pırıl gülen yüzü, Ülker Abla'nın gittikçe yüreğimi ısıtan gülüşü, akşam kahvesini benim yapmam gibi ritüellerle hayatın içinde yer alışım...Kirli kot pantolonu ile sokaklarda gezen öfkeli kız hatırlayamayacağım kadar uzaklaşmıştı benden. Bana ayrılmış turuncu ders çalışma koltuğumda ders çalışıyor, Hacıannemin şifalı elleri ile coşan menekşelerinin renginde gönlümü demliyor, Ülker Abla'nın kuralcılığının benim şen kahkahalarım ve  şımarıklıklarım arasında yerle bir oluşunun keyfini yaşıyor onları çok ama çok ama çok seviyordum. Yunanistan göçmeni olan ailenin geliş öyküsü, Atatürk sevgileri,Cumhuriyete sahip çıkışlarının yaşanmışlarla oluşan anıları beni derinden etkiliyordu. Yaşam, kendisiyle birlikte ona bakışımı da değiştirmişti.

Ailelerini ailem belledim. Akraba ziyaretleri, misafir gelişi, bulaşık yıkamak, hafta sonu kahvaltılarında ayva reçelinin ayvası için kavga etmek...ölesiye mutluydum. Hacıannemin eşsiz yemeklerinin sırrını öğrenmeye çalışıyor, sabahları kalktığımda ona illa rüyamı anlatıyor, eskilere ait hiç duymadığım deyim ve ata sözlerini not almaya çalışıyordum. Heyyy, örgü bile öğrenmiştim ben! Yaşamak huzur dolu ve güzel bir uzun gün gibiydi.

ÜLKER ABLA VE ÇOCUKLARIM
Zaman aldıklarını geri verse keşke...Şimdi yüzyıllar kadar uzak geliyor bana o evden ayrıldığım yaz. Daha sonraki yıllarda evlenişim ama onlardan hiç kopmayışım, Hacıannem hasta olduğunda gece kimselere izin vermeyip yanında benim kalışım, tüm kirlenmişliğimle gittiğim evinden sevginin arındırıcılığı ile hafifleyip çıkışım, çocuklarımı sevişi, eşimden şikayet edince bastonu sallayıp beni tersleyişi, gülüşü, bana ayırdığı aşureleri..beni gönülden sevişi.

Hacıannemin öldüğünü söylediklerinde aslında artık bunu bekliyorduk. Yeşilköy'deki eve gittiğimde üzgündüm. Otobüsten indikten sonra apartmanın olduğu sokağa girmek için köşeyi döndüğümde camda beni bekleyen sillueti aradı gözlerim. Sonra eve çıktım. Naşide Hala'yı hatırlıyorum hayal meyal..içeri girdim. Eve baktım...sonra kimsenin ölümünde ağlamayan ben ömrümde hiç ama hiç ağlamadığım kadar ağladım. Ciğerlerim acıyana, gözlerim yanana, söylenen hiç bir sözü anlamayana kadar ağladım.

Mezarına asla gidemedim.Bu, aradan geçen onca yıla rağmen benim dayanabileceğimin çok ötesinde.

Onu son görüşümde "beni unutma" demişti
Seni unutmak mı?..sanki bu mümkünmüş gibi... seni öyle özlüyorum ki Hacıanne

Nurlar içinde yat Hacıanne'm..mekanın cennet olsun
Okuduğum tüm dualar "evladından" diyerek gelip seni bulsun...nurlar içinde yat..nurlar içinde


Bazen bir tek kişinin eksikliği tüm dünyayı ıssızlaştırıverir... BUSCAGLIA