bebek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bebek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2016 Perşembe

"O İnsanlar"




























Yandım desem anlar mı "o insanlar"
Yanmayı bilirler mi onlar?

Sene 2016, millet fezayı delmiş arşa çıkmış hücreden koyun yapmış
Bir yangın merdiveninin önünde korkudan çığlık çığlığa yanan evlatları bilir mi onlar?



Yoook.
Yarın yine mutlu olurum. İnsanım ben. Temellisi yoksa bile unutmak lütfu bağışlanmış bana.

Yarın yine mutlu olurum ama iflah olmam ben bu saatten sonra.


Tecavüz edilen  bebeler.

Ah , ruhu tazecik,savunmasızlar.  Kokusu cennet bebekler.

Canım çok yanıyor desem , anlar mı bi seferlik de olsa anlar mı "o insanlar"

Pişik olsa canları yanar diye  mis kokulu pudalarla bezedimiz çiy taneleri bebekler

















Biz kıydık di mi  size?
Kimi tecavüz ederek
Kimi susarak
Kimi korkarak
Kimi cık cık ne fena şeyler bu şeyler diyerek
Biz yaptık  di mi hepsini..


Ağır geliyooor insan olmak bana ağır geliyor
Cayır cayır yanıyorum kaçıncı seferdir
Yanmak, kabullenen "o insanlar"ı gördükçe daha da ağır geliyor.

Beddua mı edeyim?
Yetmez ama evet
Nefret mi edeyim
Değmezsiniz.
Anlatsam
Anlamazsınız


Duygusal olmanın zayıflık kabul edildiği bu  çağda, avaz avaz yanıyorum yangın merdiveninin önünde yanan o çocuklara.
Evlendirmeyip "okusun" diye çocuklarından ayrı kalmayı  kabul eden o analara babalara

Yapanlar-susanlar-vesile olanlar;
Sizden nefret etmeyeceğim
Ama asla affetmeyeceğim

28 Haziran 2015 Pazar

Ömer'ime... (Gerçek Yaşam Öyküleri'nden)

Ömer ile saçmasapan bir yol kavşağında tanıştık.Ayrılışımız ise tanışmamızı unutturacak ölçüde daha büyük bir saçmalıktı.

Yeni bir işe başlamıştım. Bilmediğim koridorlarda bilmediğim insanlarla bildiğim sözcükleri kesiştirmeye, kuralları  öğrenmeye ve dahil olmaya çalışmakla geçiyordu günlerim. Sonra bir gün bu düzenli karmaşanın içerisinde ağlamasını duydum. Evde 5 aylık bebeğini bırakan her anne, acıktığı için ağlayan bebeğin sesini binlerce ses arasında ayırıp tanır. Koşturdum.Bir karış , solgun yüzünde halen kırmızı yanakları olan bir mahçup kadıncağız. Kucağında çakır yeşil gözleri ile şehla şehla bakıp ağlayan bir bebek.

-Emzirmem lazım..dedi kadıncağız sıkıntıyla.
-Gel..dedim ve onu bankodan içeri sokup sigara içilen merdivenaltına götürdüm.
-Ben burada bekliyorum, kimse gelmez,sen rahatça emzir.

Bebeğin ağlama sesi hıçkırıklara, hıçkırıklar memnuniyet içeren şapırtılara,şapırtılar  hoşnut mırıltılara dönüştü.

Annesi ile sohbet ettik biraz. Kastamonuluymuş. Ömer'i tavan arasında kendi başına doğurmuş. Evde kayınpederi varmış sadece, utanmışona seslenmeye. Çığlıkları korkuları arasında olmuş Ömer ile kavuşması. Eşi sağmış ama çalışırken belini sakatlamış,yatalakmış ve altına kaçırıyormuş sürekli. Neriman'ın ömrü, idrar kokulu çamaşırlar ve yokluklar içinde geçip gidiyormuş.Bir komşusu akıl vermiş git yardım iste diye, o da yol iz bilmez hali ile bize gelmiş.

Hep derim ya, hayat bana hiç adil davranmadı hep torpil geçti.İşe girdiğimden sonraki ay baba bir zam geldi maaşlara. Neriman'ı aldım tanzime gittim ve bir aylık erzak sabun ..ne isterse almasını , her ay bana gelmesini söyledim.

"Abla temizliğe filan geleyim borçlu kalmayayım sana" dedi, ben ise sadece Ömer'i her seferinde getirmesini rica etmekle yetindim.Gönlüm şehla bakışlarının etkisinde çenesindeki o çukura akıp gitmişti çoktan.

Ömer yaşına bastığında,Selin yaşına bastığında Neriman ve ben birer yaş büyüdüğümüzde hayat şekillenerek değişmeye devam ettiğinde biz hala görüşmeye devam ediyorduk. 

Neriman ilk geldiği zamanlarki çekingen halini yitirmiş biraz pervasız bir hal almışsa da ben Ömer'in çelimsiz ve oldukça çarpık bacakları ile ilk adımlarını atmasını izlemekten memnun,onu görmezsem özleminden kavrulacak ruh halimin verdiği geniş hoşgörü ile bu pervasızlıklara aldırmıyordum.

Ömer'in 2 yaşını geçtiği zamanlardı. Öğle tatilinde öfisin boşalmasından fırsat bulup Ömer ile oyun oynuyorduk. Kahkalarımızı duyup gelen Y Bey isimli bir iş arkadaşım ilgiyle Ömer'e baktı ..sonra yüzü düşünceli bir hal aldı. Y Bey'in yardımı ile Ömer'lere soba ve halı almıştık o kış,o da biliyordu ailenin halini ve benimle bağını.Bakışlarındaki hoşnutsuzluğa bir anlam veremesem de Ömer ve annesi gidene kadar bekledim.Onlar gider gitmez de Y Bey'in yanında aldım soluğu.

-Size bir şey soracağım..Ömer'e bir tuhaftınız bugün.Bir sorun mu var?
Bana baktı söylesem mi dercesine
-Kadriye Hanım..Ömer'in yüzünde ölümün gölgesi vardı.

Şoka girmiştim.Onun delirip delirmediğini düşünürken buz gibi bir yel kalbimin içinde gezindi ve ürpertisini bırakıp gitti.İkimiz de tek laf daha etmedik.Ben allak bullak bir vaziyette masama döndüm.

Aradan geçen bir seneye yakın zamanda ne zaman Ömer gelse, yüzünde görebileceğim herhangi bir iz arar uzun uzun bakardım ama o çenesindeki o muhteşem çukur ve şehla gözleri ile bana güler ve neşeli kahkahaları ile neye baktığımı anlamadan yaşam saçardı. Böyle zamanlarda döner endişe ile Y Bey'e bir daha bakar,önceki söylemini yalanlamasını bekler ama onun üzgün bakışlarını masasına indirişi ile burulurdum.

O yaz,Neriman bana gelip aklındaki işi söyledi ve benim de yardımımla yol kenarında toka satmaya başladı.Ömer hala küçük olduğu için ancak bunu yapabileceğini söylüyor, evine 3-5 kuruş da olsa katkıda bulunmaya çalışıyordu. 

Günler olağan akışında devam ederken , ben en sevdiğim lacivertlerimi giymişken, telefon trafiğinden bunalmış söylenirken, gök hala mavi - güneş hala parlakken bir telefon geldi. Öğle tatiline çıkacaktım, bağlamayın dediysem de acilmiş denilince açtım telefonu.

Neriman'dı.

Ama çığlık çığlığa bir Neriman'dı!

-Kadriye Abla, Ömer öldü Ömer öldü. Dün bir polis bu toka tezgahını kaldır burdan dedi, tekmeledi beni,korkmuş Ömer gizli kalp varmış Ömer'de..gece yatırdık sabah cesedini bulduk yatakta.Kadriye Abla Ömer öldü......


Neriman konuşmaya devam ediyordu ama ben artık suyun altındaymışım gibi boğuk seslerden başka bir şey duymuyordum.

Ağlayamadım.
Hem de hiç ağlayamadım Ömer'ime.

O günü ne zaman hatırlasam aklımı toplayana, kendime gelene kadar zamanın durması,birinin pause düğmesine basması için manasız ve sessiz bir yakarış gelir aklıma.

Y Bey'in yanıma gelip sessizce , akmayan gözyaşlarımı görürcesine çaresiz bana bakışı...

Yaprak dökümü değil dalımın kırılmasıydı Ömer'in gidişi benim için.


Kabullenmekten başka doğrunun ve mantığın yer almadığı bu ölümde kalbim ne mantığa ne doğrulara geçit vermedi. 

Kendim dahil kimseyi affedemedim.


13 Ocak 2015 Salı

Milat


Anneliğe hazır olmak diye bir şey var mı acaba?

O da olsun bu da olsun şunu da tamamlayayım şeklinde bir dizi bahane vardı anne olmadan önce. Hazır değildim. Deliydim,doluydum ama adam değildim. Düşünmüyordum bile hazır olmayı.

Sonra tıbbi verilere göre kendimi bu hazır olmadığım altın çağdan %99 korurken %1'lik bir mucize gerçekleşti ve hamile olduğumu öğrendim. O kadar imkansızdı ki bu, doktor hamile olduğumu söylediğinde şaşkın ve çok şaşkın olarak eşimle birbirimize dönüp bakakaldık. Doktor paniğimizi değerlendirerek müdahale etti: "evli değil misiniz yoksa?"

Çapa'daki prof. teyze ,anne olamazsın dedi. Beyninde şu var bu var acil ameliyat olman lazım.

Tabutta rövaşatamı anlatmıştım..omuriliğimde platin, zor şer toparlamış kırık bel vardı..dediler ki anne olamazsın.

Bir de şeker çıkmasın mı o ara..e dedim başka yok mu? Dediler çok riskli çok çok riskli..

Dahası da var ama yazmayacağım. Prospektüsünde kocaman "hamilelikte kullanılmaz" yazan ilaçlar kullanmam gerekiyormuş.
Dediler: anne olamazsın...

Hayata gol atıp %1'lik ihtimali değerlendiren güzel kızım, Selin'im karar vermiş; doktorlar profesörlere söz düşer mi? Evladım geleceğim demiş, ölüm yüzde kaç ihtimal; yaşam varken sorulur mu?

He he..dedim onlara.Cevap vermeye bile değmezdi nezdimde. 

Onlar etrafımda dizlerini dövüp bilmem kaç tahlil yapadursun, ben insanlara gereğinde kulak tıkamayı öğreneli çok olmuştu.


Hiiiç bile karartmadım enseyi. Fıldır fıldır gezdim,eğlendim.Şekerden dolayı perhiz yapmak zorundaydım hem de çok ağır çünkü insülin iğnelerini istemiyordum...başka da bir sıkıntıyı takmadım kafama.Ama göbeğimle övüneceğim o tek dönem perhiz yapmak yok mu?O çok dokundu kanıma.

Zaten eşimin babalık sendromu iki kişilikti, bana sıra kalmadı.

Neyse, kontrole diye gittiğim bir gün (12 
Ocak) beni doğuma alası geldi doktorların. Asistan geldi ve "hoca cs istiyor " dedi. Şu merak saldığım kitaplardan birinde ,bunun sezaryenin kısaltması olduğunu okumuştum. "Allah" dedim içimden "gittik"! Doktorum sakince "elimde hiç yok" dedi. Asistan bana baktı. Edward'ın Bella'ya ilk baktığı gibi hani.Kanımı istermişcesine ayyy. Neyse "hoca ısrarlı" dedi. Doktorum içini çekti, bana döndü "bebek yerini doldurmuş, suyu kalmamış,acilen ameliyata alıyoruz sizi" dedi. Yalandı biliyorum ama gıkım çıkmadı.Oysa, dönüşte şeytana uyup bir pizza yemek niyetindeydim. Birazdan ameliyata gireceğime değil pizza ile olan hayalimin suya düşmesine bozuktum. Bir yandan da doğumdan ne kadar sonra çıkıp o pizzayı yiyebilirim diye hesaplamaya çalışıyordum.

Eşimi aradım, doğumhaneye alıyorlar beni dedim. Sesten daha hızlı geldi Ulus'tan Altunizade'ye. Vallahi hala takdir ederim bu uçuşunu :)

Doğumhaneye beni Karslı bir hastabakıcı götürdü. Doğumdan da korkmadım.Telaş filan yoktu yüreğimde. Yaşamam gereken bir şey vardı, onu yaşıyordum. Hem sıkılmıştım hamilelik sakınmalarından. İçtenlikle , hamileliği 2 yıl süren filleri düşünüp onlara acır olmuştum.Sonra artık ertelenemez meraklarım vardı bebek hakkında. En çok, O'nun sesini çok merak ediyordum. Şimdi düşünüyorum da ,sanki yüzünü gördüğüm o ilk ana kadar anne olacağımı idrak edememiştim sanki , sadece yaşam bir süreç getirmişti ve ben de onu yaşıyordum.

Spinal anestezi yapıldı.Hani şu omuriliğinizin ortasına iğne batırıyorlar filan :-p Umurumda bile değildi. İlk kez böyle bir deneyim yaşıyordum ve "millet ne yapıyor etrafımda, onu niye yapıyorlar, bunu niye yapıyorlar, ben ne yapmalıyım, şimdi ne olacak" gibi bitmek tükenmek bilemz bir merak ile seyre dalmıştım alemi.

 Doktor, asistanlarına "bunu boşverin,normalde çığlık filan atarlar" diyerek beni "sanırım" takdir etti.

Sonra Selin geldi....

Anestezi uzmanı ile TRT'deki yayınlar hakkında sohbet ediyorduk doğum esnasında.
Sonra, hazır mısın dediler
Durun , saate bakacam 
yükselenini hesaplayamam sonra dedim.
Güldüler.
Sonra, saate baktım
13:09:07
Sonra o geldi
Selin
Bebek değil...kızım
Bebek değil...Selin
"O" değil..Selin'im

Tanıdık birini görmeyi beklercesine şaşkın yüzüne bakakaldım.Nasıl kırmızı ve minik bir şey bu dedim. A?Burnu yok? A?Dudakları ablam?







Bir titrek çığlık koyverdi "Selin" , görevliler onu alıp hemen sarmaya götürüyorlardı ki artık kanka olduğumuz anestezi uzmanı "getirin bir görsün bebeğini yahu" dedi.
Ekibin kalanı "ortalığı toplayıp" ameliyatı tamamlarken ben dikkatimi tamamen "kızım"a vermiştim. Ağlıyordu. 

Yanıma getirdiler.
Uzandım..
Çekine çekine dudağının kenarından öpüverdim.
Sustu..

Ne Fatih'in İstanbul'u fethi, ne  rönesans 
Çağ böyle değişirmiş meğer.

Zaman "Selin'den önce ve Selin'den sonra" olmak üzere ikiye ayrıldı.
Miladımdı o benim.

İnsandım,kadındım ama artık, bir de annelik vardı hepsinden her şeyden baskın olan. 

Tüm "anne olunca anlarsın"lar uzun yıllar bekledikleri eşikten sabırsızlıkla atlayarak kapımdan içeri giriyorlardu bir bir .

Epey sonra ameliyathaneden çıkartıldığımda aynı anda iki kişi aynı cümleyi haykırdı:

-Kızım nerde, kızım nasıl?

Bir ses bana,
Bir ses anneme aitti.


1 Aralık 2014 Pazartesi

Mai'ydi ...

Asfalt dökülmüş yollarda ağır aksak yürüdüğüm yoktur hiç.

Çakıllı yokuşlarda zamana karşı koşmak nasibimde olan hep.

İş görüşmesinde ön elemeyi geçip mülakata çağrıldığım gün , henüz 5 aylık olan Selin'imi bırakabileceğim kimse yoktu . Doğum sonrası ayın dolunay haline geçmiş olmamdan kaynaklanan stres ve sıkıntı yetmezmiş gibi ek sıkıntılar gelmiyor muydu..deli olacaktım. 38 bedenden 46 bedene fırlamayı başarmak her kula nasip değil.Ne giyeceğimi bilmiyordum, gideceğim görüşme yeni bir iş alanı idi ne diyeceğimi bilmiyordum ve hala emzirdiğim bebeğimi kime bırakacaktım:bilmiyordum.

Moral vermek istercesine sarı sıcak bir gündü. Ne etsen yaşayacaksın bu günü, kaçış yok dedim. Annemin çiçekli ipek gömleği ile düğmesini ilikleyip fermuarını çekemediğim o melun eteğimi giyindim. Selin'i yıkadım, giydirdim, kucağıma aldım;bezleri , suyu, yedek kıyafetleri içeren çantasını da omzuma taktım ve iş görüşmesi için Üsküdar'dan Fatih'e doğru yola koyuldum. 

Oldukça sıcak bir Haziran günüydü.

Görüşme yapacağım binaya varınca, ortasında havuz bulunan kocaman giriş yolundaki banklardan birine oturdum. Kalbim küt küt çarpıyordu ve hala ne yapacağımı bilmiyordum. Selin ile konuşup oynuyor, fındık burnuna öpücükler konduruyor , görüşme saatinin gelmesini bekliyordum. 

Derken yanıma bir genç kız oturdu. Benim halime bakıp rakip olmayacağıma kani gelince de oraya geliş sebebini açıkladı. O da aynı iş için görüşmeye gelmiş. Ama içi hayli rahatmış çünkü filanca yerden torpili varmış, onun için telefon açmışlar ve benim gözünün içine baktığım o "evet"i çoktaaaan almışlar.

Selin'in kahve gözlerinin içine baktım çaresizlikle
-Dammm ..dedi bana
-Damm bebeğim, dedim.

Siz ne için gelmiştiniz dedi yanıma oturan genç kız.

-"Aramaya" dedim. "Ya mevlamı bulacam ya belamı"

Yüzündeki gülüş dondu, tersledi mi bu kadın beni bakışı yerleşti gözlerine.Sonra sustuk koyu lacivert. 

Saat gelince ikimiz de görüşme yapılacak büroya doğru yola koyulduk.O neşeyle içeri girdi, ben merakla.

Sıramı beklerken vatandaşların beklemek için oturdukları koltuklara oturdum.

Sonradan çalışma arkadaşım olan görevlileri incelemeye koyuldum.Gariptir, her gün yüzlerce kişinin gelip geçtiği o salonda hepsi beni hatırladı sonraki konuşmalarımızda dile geldiği üzre.

Biri "bakın ben ne kadar yardımseverim, ne kadar iyi niyetliyim" diye kendini paralarcasına hepsine yardıma koşuyordu. "Eline güç geçerse kimseyi tanımaz bu" dedim.

Biri, ince alınmış kaşlarının üzerine kırmızı türbanını çekmiş ağır makyajı ile telefondakini, önüne gelen vatandaşı tersliyordu. "kendini sevmiyor olmalı.. yoksa bu kadar aksi olmasının imkanı yok " dedim.

Biri, mavi-yeşil bir türban takmıştı güzel yeşil gözlerini vurgularcasına. Dudaklarındaki dalgın ve içten tebessümü görünce ben de gülümsedim ister istemez." Ne yazık..sen kimseye kötülük yapamazsın" dedim.

Biri koyu lacivert türbanının altına koyu lacivert blüz giymiş, soluk beyaz yüzünü kağıtlara eğmiş harıl harıl çalışıyordu. "Sınıfta hep kurallara uyan çocuklar gibisin sen" dedim "başkası kurallara uymadığında isyan eden , hep düzgün kalanlardan hani"

Selin "damm" dedi
"Damm bebeğim" dedim.

Beni çağırdılar.

Görüşme alanına bebekle girince orada belirgin bir sessizlik oldu. Yüzüm o kadar kızarmıştı ki, öylesine perişan hissediyordum ki "yaşayayım ve bitsin" den başka hiç bir duyguyu yoktu benliğimde.

Görüşme yaptığım yetkili yani koordinatör, gençten güler yüzlü bir beydi. Ikına sıkına özür diledim ve kızımı bırakacak yerim olmadığı için bu durumda kaldığımı açıkladım. Sorun değil dercesine başını salladı ve CV bilgilerime göz gezdirmeye başladı. İnsanların bana baktığını biliyor, gözümü görüşme yaptığım kişiden ayırmıyordum. 

Koordinatör, bir sigara yaktı...içimdeki anne, içimdeki iş isteyen sıkkın kadının tepesine bir tane vurup ayağa fırladı:

-Ne yapıyorsunuz?Görmüyor musunuz kucağımda bebek var?! Hiç bebeğin yanında sigara içilir mi? diye öfkeyle söylendim.

Sigarasını panikle söndüren koordinatör "kızmayın tamam, benim de bebeğim var Kadriye Hanım" dedi.

-E maşallah..özrü kabahatinden büyük ..dedim.

Bana uzun uzun baktı ve kocaman güldü.

-Kurul var yarın, son mülakat.Yarın oraya gelin ama kızınız olmasın olur mu?

İnanamayarak baktım yüzüne,minnetle "olur" dedim.

-Bir dakika..dedi.
Bir yerlere telefon açtı. "Bir araç çıkartın, küçük bebeği olan bir hanım var, uzaktan gelmiş.Bu sıcakta en azından iskeleye bırakın"

Boynum iyice bükük elini sıktım ve reddedemeyeceğim bu yardımı minnetle kabul ettim.

Ertesi gün görüşmeye gittiğimde Selin'i kısa süreliğine bırakacak bir yer bulmuştum ama her dakika değerliydi.Görüşme salonunun olduğu kata çıktığımda bekleyen 5-6 kişi daha olduğunu gördüm. Ne yapsam da izin istesem önce ben girsem derken hepsi kendi bahanesini sıraladı.

Biri öğrenciydi.Sınava yetişmesi lazımdı."Sen ilk gir" dedim. Sonra ben sonra diğeri..öncelik sıralaması yaptık ve birbirimize şans diledik. Güzel bir ortamdı.

Kurula girenin çıkması beklerken bir kızla bir delikanlı geldi.Çekinceleri yoktu.Delikanlı  "sen .....'in adı ile geliyorsun, zaten bu formalite.Sıra mıra da bekleme gir içeri" diyerek içerideki çıkar çıkmaz kızı salona iteledi ve kapıyı kapattı.

Öfke ve nefretten,çaresizlikten resmen morardım.Kimsenin sesi çıkmıyordu.Hepimizin morali bozulmuştu. Derken olan oldu ve içimdeki karadenizli isyan çıkarttı..

Görüşme salonunun kapısını açarak içeri girdim. Koordinatör de oradaydı, bir kaç adam daha vardı.hepsi şaşkınlıkla bana baktı.

-Görüşme yapıyoruz, sizi de alacağız çıkar mısınız? Dedi sonradan danışman amcalardan olduğunu öğrendiğim bıyıklı.

-Ben sıramı beklerim de hanımefendi beklemedi.Biz dışarıda sorumluluk önceliğine göre sıralama yaptık, ......'in tanıdığıyım diye önden girmek de nesi? Rica ederim kural varsa ya herkes uysun ya hiç birimiz uymayalım.

Ortam buz gibi oldu.
Kız başını eğdi ve dışarı çıktı.
"Buyrun..sizi alalım" dediler.
"Yok" dedim suratım yine pancar gibi olmuş halimle "bir öğrenci vardı..o sınava yetişecek,sonra ben"
Ağzımın içinde bir şeyler mırıldanarak dışarı çıktım. Zaptedemediğim öfkem için kendime köpürüyordum.

"Tebrik ederim bayan Jan Dark..bir akıllı sen çıktın yine herkes sustu sen atladın"

Sonra görüşmeye girdiğimde beni hayli rahatsız eden sorular olsa da görüşmeyi bitirdim ve Selin'i emzir diye bağrınan biyolojik saatim ile Selin'i özledim diye çığlık atan ruhumun rüzgarında savrula savrula eve gittim.


Şu, aklıma geldikçe dualarımda atlamadıklarımdandır o hep. Siyasi görüşlerin henüz ağır basmadığı ama yine de belirleyiciliği olduğu o yıllarda işe alınma sebebim oldu o Koordinatör Bey. Beni pek de istememiş oradakiler ama o çok ısrar etmiş. "Beyler amaç kalite ve iş ise o tam da aradığımız kişi" demiş.

Yüzünü hiç kara çıkarmadım . Herkes bir çalıştıysa ben beş çalıştım. İşim, aşkımdı. İşimi hep çok sevdim.Her terfi dişim-tırnağımla aldığımdı:benim hiç torpilim olmadı.

Asfalt dökülmüş yollarda ağır aksak yürüdüğüm yoktur hiç.
Çakıllı yokuşlarda zamana karşı koşmak nasibimde olan hep dedim ya..14 sene sonra bir günde iş akdim feshedilerek atıldığım işime sevgi ve özlemle uzaktan el salladığım ve anıların güzel sıcaklığı ile yaralandığım bir günde yazacak başka bir şey bulamadım.























Sanki, en güzel gülüşlerim o yıllarda kaldı...

Şimdi mi?

Deveye demişler yokuş aşağı inmeyi mi seversin yokuş yukarı çıkmayı mı?

Düzde dursam zorunuza mı gidiyor demiş...



8 Haziran 2014 Pazar

Devinim


Ufak tefek , kalın dudaklı boş bakışlı bir kızdı. Üniversitenin her şeyi boş verebilen özgürlükleriyle serinlenilen koridorlarında tanışmıştık ve kesinlikle herhangi biriydi benim için.

Ülkem insanlarının fala merakı her yaşta geçerli. Nitekim o gün de kahveye gittiğimizde sıkı bir okey partisinin ardından bir arkadaşımı kıramayarak baktığım kahve falını gören kahve ısmarlamıştı kendine. Sonra Allah yarattı demeden bana uzatılan ardıardına bakmam istenilen  fincanlar. 21 kişiye fal baktığımı ve sonra kustuğumu hatırlıyorum. Adına Gül diyelim asıl adı saklı kalsın, Gül de onlardan biriydi. Doğrudürüst tanımıyordum ve çok umurum da değildi. Fincanını alıp baktığımda sadece konuştum. Ne dediğimi bile pek hatırlamıyorum ama o gözleri kocamana açılmış halde bana bakakaldı. Ailevi sorunlarından, kimseye açamayacağı dertlerinden bahsetmiş ve babasını uzakta bırakması halinde hayatının düzene gireceğini söylemiştim aşağı yukarı. Az sonra ağlayarak ellerime kapandı .Sen bunu nasıl biliyorsun diye inliyor,çığlıklar atıyordu. Canım sıkılmıştı, ne olup bittiğini anlamadığım gibi midem bulanıyordu,acıkmış ve yorulmuştum ve Gül hala umurum değildi.

Arkadaşları koluna girerek onu dışarı çıkardılar ben de kendime bir karışık tost söyledim.Ancak bir meşe ağacı kadar duyarlıydım.

Biraz süre geçtiğinde Gül geri geldi ve benimle özel konuşmak istediğini söyledi. Suratımı asarak artık fal bakamayacağımı çok yorulduğumu söyledim.İri gözlerinde ve titreyen dudaklarında başka bir anlatım vardı, yalvardı.Konuşmayı kabul ettim, bir köşeye çekildik. Sesini alçaltarak "ben ensest bir aileden geliyorum ve bunu bilen yok " dedi. O an tepki vermemem ve onu sakin bir şekilde dinlemeye devam etmem, onun sandığı gibi derin anlayışı olan olgun bir genç kızın kontrollü  davranışı filan değildi. Ensest ne demek hiç bir fikrim yoktu, Gül'ü dinleyerek anlamayı umuyordum. 10 numara salaktım ben (şimdi değil miyim???bilmiyorum ki :-)) 

Ona son derece güven veren sessiz dinleyişim karşısında göz yaşlarına boğuldu. Annesi beyin kanaması geçirmiş ve doktor cinsel ilişkiye girmesini yasaklamış. Bir süre sonra da babasının tacizleri başlamış. Annesi üzülmesin diye sesini çıkartamıyormuş ama kilitlediği kapısının her gece zorlanması babasının açık yalvarmaları onu mahvetmiş. Üniversiteyi başka şehirde okumayı seçmesi babasını deliye döndürmüş ama o kaçmış.

Eh, ensest ne demek öğrenmiştim ama hiç mutlu değildim doğrusu. Benden ne istediğini , onun için ne yapabileceğimi sordum.Artık çok üzgündüm ve onun için iyi bir şeyler yapmayı çok istiyordum ama doğrusu önce tostumu bitirmeyi hepsinden çok istiyordum. 

Henüz 19 yaşındaysanız ve karnınız çok açsa hayat kesinlikle ertelenebilir bir şeydir.

Sonra kendimi onun hayatının içerisinde buluverdim. Her şey daha kötüye gitti. Önce , evci çıktığında bir akrabasının eşi tarafından tecavüze uğradı. Bu berbat bir şeydi. Yurtta gözyaşları içerisinde  hayata yumruklarımızı sıkmış öfke yağdırırken darbenin devamı geldi. Hamileydi. Korkudan ölüyorduk. Ne yapacağımızı bilmiyorduk. Alelacele birer iş bulduk. Mesela ben marketlerde tuvalet kağıdı reyonunda durdum tanıtım elemanı olarak birer hafta filan. Cam kavanozumuz vardı , herkes kazandığı parayı oraya atıyordu.Para yetti, doktora götürdük.Bu beladan kurtulduk derken ve bir ay öncesine göre hepimiz 10 yaş büyümüşken hayat "durun bakalım" dedi. Dersimi aldım demek hiç de öyle kolay değildi. Bebekleri ikizdi ve içinde parça kalmıştı..kanama durmuyordu. Yeniden doktor aynı berbat duygular silsilesini tekrar yaşamak.

19 yaş bizler için kolay değildi. Başımızı hala dik tutup kadere yumruk sallamak belki cahilliğimizden belki yüreği sağlamlığımızdandı. Bunu hala bilmiyorum.


Zaman geçti. Gül'ün başı dertten kurtulmuyordu. Birine aşık oldu ve başından geçen her şeyi anlattı. Adam onunla yine de evlenmek istediğinde artık 19 yaşın başlarında sahip olduğumuz iyi niyet ve boşvermişliği çoktan yitirmiş olan bizler şüpheyle birbirimize baktık. Gül bizi dinlememiş, adama nikah işlemleri için nüfus kağıdını çoktan vermişti. Adam kadın taciri çıktı, nüfus kağıdını geri almak ve Gül'ü rahat bırakmasını sağlamak için asla onaylamadığımız kişilerden yardım almak bize kaldı. 

Offf ne seneydi. Arada olan berbat şeyleri artık yazmak dahi istemiyor ellerim.


Sonra günler günleri aylar ayları kovaladı.Bir gün Ortaköy sahilinde otururken Gül'ü gördüm yanında tekin olmayan bir adam ile. Koştum yanına gittim. Bu kim..dedim.Nişanlısıymış. Uyuşturucu kullanıyormuş,asker kaçağıymış ama çok iyi biriymiş ve başından geçen her şeye rağmen Gül'ü seviyor, onunla evlenmek istiyormuş. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü elbet. Uğraşmaktan bıkmıştım ama "aman neyse bana ne" diyebilecek yaşta değildim. Şimdi gülümsüyorum, galiba o "aman neyse bana ne" yaşına hiç gelemedim ben.

Gül yaşadıklarından bıkmış, yaşamaktan adeta vazgeçmişti.Okula da gelmiyordu doğru dürüst. Sonra bir gün şakağında bir tokadın morluğuyla kantine girdi ürkek."Beni dövdü" dedi kısaca." O okul bitecek yoksa seni gebertirim" dedi.



Adamı takdir mi etsek yersek mi ne yapsak bilmez haldeydik. ite kaka, ama öpücükle ama tokatla Gül okulu bitirdi. Adam,onunla evlenme isteğini aileye iletti. Baba izin vermedi. Adam babayı da dövdü. Biz artık bu garip şahsiyeti ilgi  ve gittikçe artan sempati ile aramıza almıştık. Adam Gül ile evlendi. Diploma aldığı gün de ona Nişantaşı'nda bir Halkla İlişkiler şirketi kurdu.

Bir çocukları var ve çok mutlular.

Kıssadan hisse mi?

Her yaşımda her yaşamda ayrı hissesi var bu öykünün...ama en temel hisse yaşam başladığı gibi bitmez, kaderin hükmüne akıl sır ermez olmalı sanırım.

Başka portrelerde de görüşmek dileğiyle.. sevgiyle kalın.

24 Mayıs 2014 Cumartesi

Aşina




Capitol alışveriş merkezinden zonklayan ayaklarımızla dönerken Selin ile ben hala karar verip alamadığımız mezuniyet balosu ayakkabısından , Nehir ile babası da tablet kılıflarından konuşuyorduk. Apartmandan içeri girdiğimizde az sonra dinlenecek olmanın verdiği erken huzurun tadını çıkarttım. Girişteki faturalara göz attım. Bizimkiler konuşmaya devam ederek yukarı çıkıyorlardı..bir an durdum ve olağan gelen şeylerin ne zaman oluştuğunu  düşündüm.

Nikah tarihi alınmıştı, eşim evi tutmuştu. Sokağa ilk girdiğimde kaldırım taşlarından pencereden bakan yüzlere kadar her şeyi dikkatle incelemiştim. Beğenmeye gönüllü incelemelerdi bunlar, dahil olmayı arzulayan tanımlamalardı.


Sonraki gelişimizde sokağı şaşırdım.Sonraki gelişimizde yanlış otobüse binip farklı yere gittim. Sonraki gelişimde sokağa girdiğimde apartmanı şaşırmayayım diye dikkatle isimlerine baktım. Merdivenlerden çekinerek çıkarken meraklı bir komşunun kapıyı açarak istemediğim sohbette bunalacağım sorulara başlamamasını dilediğimi hatırlıyorum.


Çeyiz geldi , ev yerleştirildi..odaların duvarlarına bile bakınırken yabancı ve meraklıydım.

 Zaman sonra , bir bebeğim olacağını öğrendiğim günü andım. Şaşkınlık, biraz korku, biraz neşe. Selin'in günbegün gelişimini izlemek..şimdi üzüm çekirdeği kadar, şimdi çilek kadar,şimdi parmakları oluşuyor...bebeğim.Sesi nasıl olacak acaba, bana anne dediğini hayal etmek... Sonra yıllar yıllar..sonra Nehir'in müjdesi.İşe giderken serviste karnımdaki minik can ile içimden uzun sohbetlerimiz, onunla tamamlanmayı beklemek.Yine sesini merak etmek.Karlı bir günde onu eve getirişimiz.Selin'in kardeşini ilk gördüğü an...benim ağlayışım...


Şimdi bineceğimiz araca bakmadık bile doğru düzgün, sokağa girdiğimizi farkında değildik, adımlarımız otomatik olarak apartmana yöneldi, Selin'in babasının boyuna yaklaşmışlığı , Nehir'in ablasına heyecanla birşeyler anlatışı,saçlarına aklar düşmüş eşimin seneler içinde değişmeyen yumuşak sevecen bakışlarla bana bakışı...Ne zaman aşinalaştı da içlerindeki mucizeyi, heyecanı ve güzelliği herhangileştirdik bütün bunların? Ne zaman aldırmaz olduk,önemsemedik ab-ı hayatı yudumlamanın keyfini?


Kaybetmeden kıymet bilmek yüreğimin belki de en sevdiğim yanı. Merdivenlerden uzaklaşan seslerini dinledim apartmanın girişinde. Kimlerin ölümüne kimlerin doğumuna şahitlik ettim onca senede. Yaşam,nasılda beni de içine alarak şekillendi geçti bu sokaktan.

Bildik bir armoniye doğru gülümseyerek yöneldim.

Çıkışı aydınlatan ışığın düğmesine basmayı gerektirmeyecek kadar alışkındı ayaklarım basamaklarla.