fırtına etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fırtına etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2017 Perşembe

Çağla


Çağla var bizim, siz tanımazsınız.
Sürpriz yumurta gibi bir kız.
Sevişi,sövüşü,dövüşü,öpüşü şahsına münhasır.
Karadeniz türküleri gibi...ağıt yakarken gülmekten öldürüyor....her mutluluğunda bir hüzün.

Herkes gelir o görünmez, kimse olmaz bakarsınız yanıbaşınızda.

Ne kadar güzel olduğunu, ne yazık ki bilmiyor.
Çocukluğu kucağında, kadın haliyle uğraşıyor.

Neyse, bugün bir yazı paylaştı;bayıldım.
Mutlaka siz de okumalısınız...sevgilerimle


Ne güzel soylenmis....

          Soğuk bir kış sabahı sahildeki küçük bir köyden bir balıkçı
filosu denize açıldı.

          Öğleden sonra büyük bir fırtına koptu.

          Gece olduğunda balıkçı teknelerinden hiçbirisi limana dönememişti.

          Bütün gece boyunca eşler, anneler, çocuklar ve sevgililer
ellerini açıp, kaybolan sevdiklerini kurtarması için Tanrı'ya
yakararak kıyıda dolaştılar.

          Bu berbat durumda, bir de kulübelerden birinde yangın
çıktı.. Hiçbir şeyi kurtarmak mümkün olmadı.

          Gün ışırken, herkes sevinçle balıkçı teknelerinin tümünün
sapasağlam limana döndüğünü gördü..
          Kıyıda ağlayan tek kişi vardı. Yangında evi kül olan kadın..
Kocası karaya çıkarken "Mahvolduk! Evimiz, içindeki her şeyle birlikte
yangında kül oldu" diye haykırdı.
          Adam karısına sarıldı.. "O yangına şükürler olsun! Gecenin
zifiri karanlığında, o müthiş fırtınada, dağ gibi dalgalar arasında,
yanan kulübemizin ışığı sayesinde bütün tekneler, yolumuzu bulduk ve
salimen dönebildik."

          HAYAT BU

          Üzülüyorsun, takma diyorlar,

          Kızıyorsun, değmez diyorlar,

          Boşveriyorsun gamsız diyorlar.

          Konuşuyorsun, muhatap olma diyorlar,

          Çekip gidiyorsun, mücadele et diyorlar,

          Alttan alıyorsun, tepene çıkardın diyorlar.

          Bağırıyorsun, sakin ol diyorlar,

          Aklı başında davranıyorsun, bu kadar uslu olunmaz diyorlar..

          Ölünce ne diyecekler?

          Muhtemelen ...ölüm sana yakışmadı.

          Normal tabii, dirimizi beğenmediler ki ölümüzü beğensinler !

          Neyzen Tevfik demiş ki:

          Hayat, çatlak bardaktaki suya benzer...
          İçsen de tükenir içmesen de;
          Bu yüzden hayattan tat almaya bak...
          Çünkü yaşasan da bitecek...,

          yaşamasan da...
Selamlar.

21 Şubat 2017 Salı

BÜYÜ



Gerçek tüm öykülerdeki gibi isimleri değiştiriyorum:

Ağlamaktan gözleri küçülmüş, yüzü sırılsıklamdı.

Harem'e bakan bir tepede çay içiyor ve mainin tonlarının birbirine karıştığı o nefis manzarayı görmüyorduk bile. Dostumu çok seviyor olsam da  saatlerdir bitmeyen yinelemelerinden ve mantığa sığdıramadığım ilişkilendirmelerinden bayılmak üzereydim.Yine de yılların hatırı vardı, sessizce çayımı yudumlayıp dinlemeye devam ettim.

-Sana bişi diyeceğim..dedi en sonunda.

Dalgın dalgın ufka bakmayı sürdürerek "yes?" dedim.

-Ertan'a büyü yapıldı. Bunun başka açıklaması yok bak sabah beri anlatıyorum sana adama bi hal oldu.

Bitse de gitsek modundaydım.

-Büyü..tabii..dedim.

-Ben bir hoca buldum,  methede methede bitiremiyorlar. Herkesin derdine deva olmuş, bir giden kapısından ayrılamıyormuş.

Kınamaktan çok uzak baktım gözlerine. Çaresiz ve mutsuzdu biliyordum.

-Eeee?

Biraz sıkılarak başını eğdi:

-Ona gideceğim ama korkuyorum tek gitmeye. Bizim çevrede yok böyle şeyler biliyorsun. Senden başkasına da açamam durumu.

Başıma geleceği anlamış efkarlı efkarlı çaya bakıyordum.

-Sen de benimle gelirsen gidebilirim.

Suskunluk pırıl pırıl yaz havasında neşeyle ötüşen kuşların, sarı sıcak güneşin verdikleri ile uyumsuz-tatsızdı.

Hala ıslak yanaklarına ve bir zamanlar ışık saçan gözlerindeki umutsuzluğa baktım.

Arkadaşım da olsa giderdim. Kaldı ki  dostumdu.

-Peki..dedim.

Meğer çoktan randevular alınmış, öyle tereddütsüzmüş benim rıza göstereceğimden. İçten içe memnun oldum bana bu kadar güvenmesine. O da beni kırmaz hiç bir şey için bilirim. Hayatta yalnız bırakmayacak dostlar edinmişim diye düşündüm. İçim sıkkındı, kendime moral vermeye de çalışıyordum bir yandan.

Üsküdar'da, dar merdivenleri olan, cephesi mezarlığa bakan aralardan birinde bir eve çıktık. Kuntakinte duruşumu almış, ödümün patladığını  belli etmemeye çalışıyordum. Evden içeri girerken bir çok beklentim ve bunlara  paralel savunma stratejilerim vardı. Ama asla gördüklerime hazır değildim.

Ev, az eşyası olan kutu gibi  bir yerdi. Az evvel çamaşır asılmış, kokusu  hafiften ortama dağılmıştı. Sağda solda ilkokul öğrencisinin ödevini yaparken ortada unuttuğu kitaplar, çerçeveli aile fotoğrafları vardı. Hani alt komşuya çaya inmiş gibiydik. Kesinlikle herhangi bir aile eviydi.



Müzeyyen Hoca sakız gibi bir başörtü ile çıktı içerki odadan. Son derece güler yüzlü idi. Benim kuntakinte halimi görmezden geldi, nezaketle elimi sıktı. Direkt konuya girildi ve dostum Ertan'nın nasıl da büyülü olduğunu, evliliğinin bitmek üzere olduğunu, mutsuzluktan ölmek üzere olduğunu,kavgaların ardının arkasının kesilmediğini bütün sabah dinlediğim ne varsa hepsini ama hepsini yine ağlama krizleri eşliğinde Müzeyyen Hoca'ya anlattı. O da dostumu  sağlam bir psikolog edası ile sözünü kesmeden, arada hım hım'layarak ve zaman zaman omuzlarını sıvayıp teselli ederek -anladığını  belli ederek dinledi.

Anlatım bitince içeriden Kur'an-ı Kerim aldı geldi. İçinden dualar okudu. Kimisinin türkçesini bize açıkladı. Arada çocukları geldi "anne biz çıkıyoruz okula" dediler, onları öptü yolcu etti . Bize hiç bir şey ikram etmemesini de mahcup bir gülümseme ile "sonra içinde bir şey var sanıyorlar, buraya gelenler biraz farklı" diyerek özetledi.İlk defa sempati ile baktım yüzüne. Kadıncağız neler yaşamış olmalı diye düşündüm.

Birbuçuk saat orada kalmışız. Dostum "bana vereceğiniz bir şey yok mu" dedi sadece dua ile yollanmanın hayal kırıklığı içinde. Müzeyyen Hoca "ben Allah'a inanırım, sen de inan. Dua ettik, niyaz ettik derdini açtık. Sen de söylesen duyan o, ben de söylesem duyan o.Ötesinde kimden ne bekleyebilirsin ki" dedi. 

Dost sıkıntıyla başını eğdi. Mantıken hal verse de mantıkla yatışamayacak kadar ayaktaydı duyguları,umutsuzluğu.

"Bak" dedi Müzeyyen Hoca "seni bir hafta sonra yine bekliyorum. Sevgi ve sabır bildiğin tüm büyülerden üstündür. Kocan sana her bağırdığında -seni seviyorum- de. Kocan sana her kızdığında sabret sus. Her akşam  yatarken ve her sabah kalktığında ona sevgini hatırlat. Yeni evlisiniz ve aklınız karışmış; birbirinizi sevdiğinizi ben görüyorum siz görmüyorsunuz. Bu dediklerimi yap, bu da senin büyün olsun." Dost umutla baktı yüzüne, halâ bir şeyler bekler gibiydi. "Ben uzaktan okuyacağım, kontrol edeceğim ama dediklerimi eksiksiz yapmalısın" diye sırtını sıvazladı,eline de bir muska tutuşturdu  Müzeyyen Hoca.

Çıktığımızda her cümlenin her kelimenin üzerinden heyecanla geçtik. Ben beklediğimden çok farklı bir sabahın şaşkınlığı, o ise yeni büyünün heyecanı ile dopdoluyduk. Bir hafta sonra orada buluşmak sözüyle ayrıldık.

Müzeyyen Hoca yine sakız gibi bembeyaz bir baş örtüsü ile açtı kapıyı.  Camları siliyormuş, bitmek üzereymiş;  iki dakika beklememizi rica etti.

Dostun yüzü gülüyordu. Hafta ortası Müzeyyen Hoca onu arayıp "diklenme demedim mi ben sana" diye uyardığında kavga etmek üzereymiş. "Az kaldı her şeyi bozuyordum" diyordu neşeyle. Gözlerini Müzeyyen Hoca'dan alamıyor, ağzının içine bakıyordu. Ben ise kunta'yı indirdiysem bile kinte'yi muhafaza ediyordum. Öylesine tepkiliydim ki bu tür şeylere aslında, gardımı indirmem mümkün değildi.

Bu kez çay ikram edildi.

Her şey  yoluna girivermişti bir haftada. Ertan sakinleşmiş, fırtınalar, tayfunlar yerini sert rüzgarlara bırakmıştı. Bu yolda devam edilirse tatlı meltemlerin okşadığı  akşamlar yakındı, bunu hepimiz görebiliyorduk.

Müzeyyen Hoca bir kez daha "unutma,  sevginin sabrın büyüsü her şeyden üstün. Dileyeceğini Allah'tan dile, kişileri sokma bir daha araya" dedi. Sonra muskayı geri aldı, içini açtı. Sadece "bismillahirrahmanirrahim" yazıyordu. Bakakaldık yüzüne. Gülümsedi. "Daha büyük bir cümle bilmiyorum, evrenin yaradılış sırrıdır bu..size mi derman olmayacaktı" dedi.

Saygıyla başımı eğdim.

Bir kaç ay sonra oradan geçerken baktım camları boş. Dosta sordum, taşınmış gitmiş ama kimse bilmiyormuş nereye gittiğini.

Çay ikram ederken tereddüt etmeyeceği insanların arasına gitmiştir belki de...

Bunca kara,kötü,sapkın,iğrenç,aşağılık,menfaatçi insanın arasında sakız kadar beyaz kalabilmişler de var..unutmamak lazım.

5 Aralık 2014 Cuma

Işık



Şemsiyesiyle dürttü bulutları. 

Boşuna mıydı tüm o hazırlanmalar, beklentiler, el açmalar. 

Ne kadar fidan varsa büktü boynunu bulutların umursamazlığından... kurudu hepsi.

"Gidersem darılma" dedi..son bulut da gitti. 

Herkes kendi öyküsünü yazmaktayken, her pencerede yanan ışığın sıcaklığına öykünerek giden karanlık yolların seyyahları gibi buruk bir yalnızlık var şimdi. Elinde kırmızı şemsiye..belki yağar, belki damla damla çoğaltır güzellikleri diye dürtmekte gelip geçen bulutları.

Bir fırtına ..belki felaketi olacak ama temizleyecek havada asılı kalmış tüm tozlu zerreleri. 

Bir yangın,bir sel,bir çığ...bir ışık;çağırdığı, her şeyi yeniden başlatacak o ışık...



23 Kasım 2014 Pazar

Goncagül


Goncagül ailemize katılan ilk torun. Abimin kızı . 

Abim, eşinin bebek beklediğini öğrendiğinde dağlara taşlara Goncagül yazmış ve bir kızı olması için bildiği tüm duaları etmişti.Allah da duaları kabul etti.
Soldaki Goncagül,kucağımda Atakan,sağdaki Mert..ilk 3 yeğen
Onun doğumunu öğrendiğimde Bursa'daki yazlığımızdaydım. 

Bebek doğdu haberini alınca sevinebilmek için  gayret gösterdimse de pek çok sevdiğim yengemin durumu hakkında endişe ağır basmıştı. Onun da iyi olduğunu öğrenince çalsın sazlar oynasın halalar modunda çığlık çığlığa döktürdüm neşemi,sevincimi.






Abim ve yengem kumral.Goncagül bakır saçlı beyaz tenli ,masallarda prensesleri çizerler ya bebekken;  gül goncası dudakları ile aynen öyle inanılmaz tatlı bir bebekti. Hem baba hem anne tarafından ailelerin ilk torunu olunca ve aileler Karadenizli olunca garibim ilgi,sevgi denizinde boğuldu. Yaratılış özelliği olarak şefkat ve iyimserlik bahşedilmişti ona. Bir damlacıkken bile can taşıyan her varlığa şefkatle yaklaştı hep.



Sonra büyüdü..peeeeh.

Kız halaya oğlan dayıya derler.E bizim kız şanslı mı şanslı.İki hala var, ikisi de birbirinden şahane (kahrolsun tevazu) Azcık benden azcık benim mukkkteşem ablamdan aldı. 

Lise bitiş döneminde , onun varlığı ile müjdelenen Bursa'daki yazlıktaydık. Kumsalda güneşlenirken o sene yapması gereken üniversite tercihleri hakkında yoğunlaşıyordu sohbet.


Ablam-abim ile benim farklılıklarımı uzun uzun irdeledik.

Ailenin yanında olmanın avantajları -dezavantajları. Hayat her zaman sevecen olmuyordu, kimi dallar budanıyor yerine daha gür sağlıklı çıkıyor ama bazen öyle fırtınalar görüyordun ki dallar bir daha çıkmamacasına kırılıp rüzgarlarla savrularak gidiyordu. Var olmanın en önemli şartıydı köklerinle sımsıkı  yapışmak. Trabzon'a geldiğimde birlikte hareket edilen konularda (mesela hadi pikniğe gidelim heyyo) nasıl uyum sıkıntısı çektiğimi, tek başına hareket etmeye alışmanın keyfini ve zorluğunu anlattım. Canım yandığında birilerine dayanmadan tek başına halletmenin özgürlüğünü ve acıtmasını anlattım. Hayattaki seçim ve seçeneklerin, bedelini ödeyebilirse ne kadar zengin olduğunu..zaman zaman bedellerin ağır olabildiğini, "keşke" sözcüğünü lügattan kaldırmanın şart olduğunu anlattım.


Düşündü.

Sonra , telefonunu eline aldı ve babasına "beni Trabzon dışında bir yere gönder baba..ben halam gibi olmak istiyorum" dedi.






E tamam, hayli gurur duydum ve hayli de içim kalktı bu seçiminden. Zekası pir, kendi kesinlikle bulunmaz Hint kumaşından olan ama değerini ancak penceresi gönlü genişlerin anlayabileceği  bi tanecik abim de düşündü, kızıyla konuştu ve "peki" dedi.



Goncagül şimdi Ankara Hacettepe'de okuyor. O yaz, Kumla sahillerinde konuştuğum genç kız ile artık uzun sohbetlerin konuları bile değişmiş olan genç kız çok farklı. Seçiminden " en azından şimdi" pişmanlık duymuyor.

Bu minik dokunuş onun hayatının akışını değiştirdi. Ne onun , ne benim, ne ailesinin pişman olmamasını diliyorum tüm kalbimle.

Selin ve Goncagül İstiklal Caddesinde

Diyeceğim o ki , bir derslerinde hocaları blog açmalarını istemiş ve 20 yazı yazmaları gerekiyormuş.

Yeğen: "Hala" dedi.
Halası : "oki toki yeğen, yok bi sorun" dedi.

Tabiiiii ki ödevi o yaptı, ben sadece fikir verdim.

Ancak son yazısı benim için sürprizdi...

İşte tam da o yazısını sizinle paylaşmak istedim ...buyrun efendim:

23 Mayıs 2014 Cuma

Beyaz Bilye

Heeeyyy tüm keçiler...herkes kendi sürüsüne dönsün
Tilkiler, kuyruğunuzu birbirinize değdirmeden çekilin gidin başımdan
Çıkamadım bu işin içinden
Dostlar, tutuverin ellerimden bulutlara binip özgürce gideceğim ben.

Selam, anlatacak o kadar çok şey yaşanmış o kadar fazla duygu ve eylem var ki neyi anlasam neyi hissetsem şaşırdım. Bungee Jumping yapıyorum isteğim dışında ve biri elinde makasla  ipin başında bekliyor..çakıldım çakılacam.Hissiyat bu. Hissiyat bu iken içimdeki deli derviş "a-maaan" diyor "salla gitsin.İçen öldü de içmeyen ölmedi mi?"

O seminerde bozuldu ayarım önce. Mesleki seminerlerden biriydi. Bir torbada 10 bilye var.Bir beyaz bir siyah  üç yeşil iki mavi iki kırmızı  bir mor var. Beyazı çekme şansınız nedir?..Herkes "yüzde on" dedi. Hoca güldü."Hayır, %50 dir" dedi.

Çektiğiniz bilye ya beyazdır..ya da değil.


Bu aklımı düşüncelerimi allakbullak etti. Salak gibi hissettim kendimi ki muhtemelen aslıma ulamıştım bi nebze de olsa :-) Boşuna uğraşıyordum detaylarla. Denemeli ve inanmalıydım, ayrıntıların yorucu olumsuzluğuna arkamı dönmeli güneş batarken ayı ay giderken güneşi kucaklamalı tüm olasılıklara kapımı açık tutmalı idim ama umut her zaman sandığımdan çok daha fazla benimdi artık.

Haberlerin akışı  pek iç açıcı değil ülkemde akliselim olanlar için. Yine de elimi torbaya daldırıp beyaz bilyeyi çekmeyi deneyeceğim biliyorum.  Çocuklarım geleceğim gelecekleri geçmiş hayallerim..hepsi bir beyaz bilye artık vazgeçemeyeceğim .

İnsan rüya görmek için uyurmuş. Hayallerim önemli benim için gerçeklerim kadar önemli.Onlar beni renklendiren onlar bugün üzerimize yağan paslı puslu havayı neşeli bir kahkahanın nefesi ile geri püskürten. Hayal dünyasında yaşamak değil bahsettiğim, hayal kurmak ve onlara inanmak.

Şimdi hayallerim kalbimi hızlı çarptıran, şimdi şarkılar çok eski yıllarda dinleyip unuttuğum şeyleri hatırlatan. Keçilerim ve tilkilerim ; bana izin verin olmak zorunda olduğumdan olmak istediğime yol yakın.



Karman çorman anlattığım zaman fırtınalı havada denize girmişim ve yağmur yağıyor gibi hissettiğim zamanlar aslında. Neşeli, korkulu,kararlı ve kırgın.


benim adım ebruli biraz gerçek biraz rüya


21 Ekim 2013 Pazartesi

Deniz Kızının Hüznü

Büyük acılar, büyük sevgiler ,büyük özlemler sessiz olurmuş
İçimden bile konuşmuyorum..o kadar yani

Ne büyük haksızlıktı beni sürgün etmeleri!
Sadece büyükbaşın birinin ayıbına şahit oldum diye!
Ve sadece onlarla aynı görüşte değilim diye!
Ve sadece güçlü olanın haksızlık etmesine,zayıfı ezmesine gücüm yetti de engel oldum diye!

Ne büyük keyifti onca fırtınada başı dik durmak,onurunu soğuk havada kolunun altına sıkıştırdığın sıcacık taze ekmek gibi yürek dolusu sevinçle ,tertemiz hissetmek...



Nasıl canım yandı! Çocuklar gibi ağladım onca yılımın emeğinden ayrılırken..

Bir de küfreder gibi hain ve korkak ve aptal ama hain olana verdiler sevdiceğimi!

("O gün" üzgündüm yaşadıklarım, "bugün" mutluyum bedeli ağır olsa da özgürlüğüme kavuştuğuma. )

Dostluktu , paylaşılan simitti , hesapsız gülüşler ortak ağlayışlardı , özgürce doyasıya maviye bakma hakkıydı orası benim için
Eşşek gibi çalışıp insan gibi karşılığını almaktı; karşılık asla para değildi..istediğim de!

Ve tabii en önemlisi "O"na yakın olabilmekti.

Hakkında kulağıma fısıldanan tüm olumsuz sözlere rağmen "O"nu sevmemek elimde değildi.
Başta düşmanımdı..elinde sanal bir sopa reel acıtarak kovalıyordu beni
Önemsemiyordum, hatta zaman zaman basit buluyordum onu
Sonra ilk cemre, sonra ikinci ..derken üçüncü cemre düştü.
Ve her şey ama her şey değişti.

“Mutluluk, yaz yağmuruna benzemez, umulmadık 
anda birden bire boşanmaz insanın tepesinden.
 Azar azar gelir. İnsanın hayata ve çevresine 
karşı davranışları getirir mutluluğu, azar 
azar, birike birike. Gerçek mutluluk böyle 
doğar..”

Cengiz Aytmatov - Toprak Ana

"O"nunla çalışmak çok güzeldi.

En stresli anda bile benimle mizahı paylaşıp kahkahalarla gülebilen
En önemlisi hala çocuk kalabilen...

Zeka, parlatırdı mütevazı bakışlı gözlerini.
Çocuklarından bahsedişini severdim;insan olduğunu bilirdim
Vazgeçmeyişini, öğrenmeye açlığını
Her zerresini hak ettiğim bana güvenişini severdim
Bilirdim İstanbul onun da yüreğinde kök salamamış tüm ihtişamına rağmen
Lüküs arabalara bakarken gözlerinin parladığını görmedim ama parlardı gözleri neşeyle ve ilgiyle yükün altında ezilmeyen bir eşeğe bakarken...

"Trabzon" daki "ı" hari gibiydi..hep oradaydı ama kimseler onu göremezdi.

Lakin, dostluğu bile sakınımlı yaşadık hoyrat rüzgarlarda incinmesin diye,
Lakin, biz çok farklıydık her şeye rağmen yine de.

Aynı konuda aynı şeyi düşünmesini severdim
Bilmeden aynı cümleleri sarf edişimizi
Hızlı düşünmesini, "beklemeyişimi" severdim en çok
İlyas'tan beter, Cemşit'ten beter hatta topuklu ayakkabısı ile dağı aşıp kamyondan hızlı giden Asya'dan beter olacağımı bilirdim..yapabileceğim bir şey yoktu;boyun eğdim ve bekledim.


Dostluğun aşktan daha kuvvetli çizgisi var ve üstelik dostluğun cinsiyeti yok. Aşkta öfke,şiddet ve dahi şehvet vs vs bir çok duygu olabiliyor. Oysa dostluk katışıksız vefa,özveri,sevgi ve güveni barındırıyor . İkisi de bulduğunuzda sizi mutlu ediyor, ikisi de kaybettiğinizde canınızı çok yakıyor.


Şimdi, dik yamacın başında sert deniz rüzgarları ile beni bir başıma bırakışına kırgınlığımı suskun özlemlerle perçinliyorsam , ağzımı açmayıp kendimle bile konuşmuyorsam , "ötekiler" canıma okumak için alfabenin her harfini kullanırken "neden yanımda değil" demek yerine onun kendi zor mücadelesinde kendi destanını yazdığını görüp onu yormalarına üzülüyorsam ........

Ben, aşkı her şeyden üstün ve güçlü sanırdım;
Dostluk, bir çok konuda aşktan daha üstünmüş meğer

Tıpkı deniz kızları gibi...

"Günlerini, anlamanın sözsüz gayya kuyusunda geçirirler. Hiç bir şey düşünmezler; yalnızca anlarlar. (Denizin Sırları/Peter Ustinov)