huzur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
huzur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2016 Pazartesi

Orkidli Ayakkabı


Kakara kikiri günlerimizin biriydi, okuldan fıymış bir üst sokaktaki kahveye gidecektik okey partisine. Dert eksikliğinde canımız sıkıldığı için kendimize dert edindiğimiz, Kayahan şarkılarını en sevdiğimiz zamanlardı. Bir şemsiyenin altında üşümemek için birbirimize sokula sokula insanları çekiştirip eğlendiğimiz  konuşma akışında Derya "Mahmut'u biliyor musun böyle havalarda ne yapıyormuş üşümemek için" dedi. Mahmut'u düşündüm. Hep gülümseyen ama uzak duran,genelde duvar dibinde oturan ve duvar kenarında yürüyüp dikkat çekmemeye uğraşan maddi durumu hayli hayli  kötü biriydi. "Ne yapıyor ki" dedim. Ayakkabısı su almasın diye içine orkid koyuyormuş. 




 (Bu arada bir tık ile devam etmenizi önersem?)

Hani vardır ya, grup ortamına karşı çıkacak gücü bulamazsınız, sizin de gülmeniz gerekir, sizin de onlar kadar kötülüğü görmezden gelenlerdenmiş gibi davranmanız gerekir. O an "n'apim herkes böyleydi" dersiniz demesine de size ait olmayan o cümle yıllarca vicdanınızı sömürür durur. Sonra siz bu sızıyı bir daha yaşamamak adına "hayır" demeyi öğrenirsiniz. Şekillenir, dik duracağınız rüzgarlara hazır hale gelirsiniz...İşte öyle bir gülüştü onlarla birlikte gülmem,Mahmut ile sanki komik bir şey varmışcasına neşeyle alaycı bakışmam. Onun sessiz bakışlarını yere eğişine kızmam...

Facebook için söylenen bir söz var. "Kaybettiğim arkadaşlarımı bulmuşum,bulasım olsa kaybetmezdim" diyor kimisi. Doğru değil. Üniversiteden sonra çok savrulduk, alan geniş "İletişim Fakültesi". İş hayatında belli bir sektörde de çalışmıyorsun ki rastlaşasın.

Mahmut'u Facebook'ta, üniversite arkadaşlarının buluştuğu grupta buldum. Beni ekleyince uzun bir tereddüt süresinin ardından ben de onu ekledim.



"Herkesi" gocunmadan ekleyen bir kaç isimden biri Mahmut. "eski arkadaş" demiş, kimseyi ayırmamış. Profil resmine baktım, artık yere eğdiği bakışları kaldırmış bir adam bakıyor bana dimdik. Bakışları düz, sorgusuz, anlatmayan ama dinleyen. Hemen ne iş yaptığına baktım, hatırı sayılır bir firmanın cafesini işletiyor,kendi iş yeri var.Hayatta olanaklar ile sorunları  eşleştiren zekasını kullandığını varsaydım. 

Mısır'daki amcamdan miras kalmış gibi sevindim. Ne çok affedilmeyi bekleyen anım var benim.

Hadi onlar gençliktendi..ya şimdi bile bile üzdüklerim...ama olsun. Affetmek lazım dünyanı, kendimizi ve insanları ve şansı ve kaderi.


Hayat, bir adım geri çekilip baktığınızda size çok şey anlatıyor. Umudun hep var olduğunu, adaletin sessiz ve aksak adımlarla da gelse mutlaka geldiğini, inanmaktan vazgeçmeyenlerin umuda kavuştuklarını ve insan olarak kalmanın zor ve ağır bedellerle dolu olsa da vazgeçilmeyecek bir  karar olduğunu anlatıyor mesela. 

Ya da bir deprem ile bir yangına bakar mülk dediğin, gönlünü zengin kıl mevsimlerden renklerden haz alan aklın olsun,hırsı öğretilmiş kuralları bir yana bırak gönlün huzur dolsun diyor.

Acımadan ve acıtmadan doğruyu bulabilmek dileğiyle...







29 Nisan 2016 Cuma

İnatçı

Önceki senelerin birinde, evlilik yıldönümünde kuyumcuya gidip  nefis bi pırlanta yüzük aldım. Ödeme eşimin kredi kartından oldu elbette. Akşam eve gittiğimde neşeyle öptüm yanağından ve yüzüğü gösterip "teşekkürlerrrrrrr" dedim.

İnsan mutluluğunu  başkasının  eline, şansa bırakmamalı.

Öğrenciliğimde tanışmıştık biz eşimle. O, TRT personeli ben stajyerken. O suskun ben geveze, o ağırbaşlı ben delizemberekken. O herkesten uzak, ben toprağı eşip çıkardığım solucanla bile sohbet ederken. 

Bir gün, açım diye gidip aldığı çavdar ekmeği ve kaşarın tadı ve kıymeti, o gün  aldığım pırlanta yüzükten bin kez fazla benim için.

Her sene Eylül'de "anneannem vefat etti" diyerek iş yerimden izin aldım ve o gün sadece kendim için, genellikle Büyük Ada'ya rotası olan bir yol çizip gezdim dolaştım. Neticede anneannem vefat etti ben yaşan söylemiyorum, neticede iş yerimdekiler de geri zekalı değil tabii ki bahane uydurduğumu biliyorlardı.Sadece gerçekten çok çalışan ve araba çarptığı gün ya da öğleden önce operasyon geçirip öğleden sonra işe geldiğim gün, ben istediğimde izin verilmesi gerektiğine kani olmuşlardı.

İnsan huzurunu  başkasının eline ve şansa bırakmamalı. Tabiatın ruhunuza seslendiği dönem hangisi ise o gün saatin pimini çekip, tüm sorumluluklardan sıyrılıp koca ömürde tek bir 24 saati olsun kendim için yaşayabildim diyecek  potansiyeller yaratmalı herkes. Suçluluk duymadan bunu yapamayacak kadar  bağlamışız kendimizi.

Yapmayın...sıyrılın bundan. 
Bir haksızlık daha yapamayacak kadar çok sevin kendinizi.

Yaşam, yaşama karşı tutkuyla inatla bağlı olanları seviyor.

Mutlu günleriniz olsun...






26 Haziran 2014 Perşembe

Kumla 'da

1 Eylül 1987'dir Trabzon'dan umutlarımı, hüznümü, kararlılığımı bavuluma koyup ayrılışım ve İstanbul'a gelişim. Ne ilk gün sevdim İstanbul'u ne sonradan. Bana verdiği özgürlük, aldırılmamanın diğer adı olan ferahlık  geride kalan bir çok şeye yeğ tutmama sebepti İstanbul'u...ama her zaman en sevdiğim şey mega karmaşadan ayrılmak oldu.
 
İnsanın yeşille mavinin karmasında doğup büyüyüp, bir selamın nadiren bir tebessümle süslenmediği sabahlarda uyandığı kentinden ayrılıp asla kendine ait olmayacak garip bir koşturmacaya kendini dahil hissetmesi ya da bundan saf mutluluk duyması galiba imkansız.
 
Şimdi de öyle oldu. Nehir ve Özer ile İstanbul'dan ayrılırken minik, edepsiz bir neşe kımıldanıp durdu içimde. Otobüse bindiğimizde tek düşündüğüm gidiyor olduğumuzdu. Güzeldi.
 
Kumla,Bursa'nın Gemlik ilçesine bağlı bir belde. Evimiz hemen deniz kıyısında. Dünyadaki pek çok insandan şanslı olduğumu düşündüren sabahlarda sahil boyu yürüyüş yapıyor ve köylülerin tarladan henüz topladığı ürünleri satın alıp eve getiriyorum. Sağ yanımda deniz ve dağlar sol yanımda sahil siteleri ama bence mütevazı. Balıkçılar kayıklarını sahile çekerek henüz tuttukları balıkları satıyorlar. Bazen bisikletle geçiyorum bu yolu ama her sabah mutlaka huzur ile yalıya kadar gidiyorum ve eve dönüyorum yaklaşık 2 km+2 km. Sonra eve gelip  çay koyuyorum. Köylülerin yapıp sattıkları nefis köy ekmeğinin saati gelmiş oluyor. Onu da alınca bebeklerimi uyandırıp evin önünden denize giriyorum.Saat henüz 07:30 civarı olmuş oluyor, berrak denizin dibinde şeytanminareleri ve deniz yıldızları ayaklarımızın yanında izlediklerimiz neşeyle. Bu saatlerde göbüşüme, işsizliğime, kaybettiklerime kapatıyorum gönlümü.Gerçekten ama gerçekten düşünmüyorum.Mavide bir nokta olmanın, büyük mavinin tek damlası olup bütünle kaynaşmanın vazgeçilmez huzurunun  İstanbul'da örselenmiş,renkleri solmuş hücrelerime nüksetmesini, kirlenmiş düşüncelerimin kalbimden ve beynimden akıp gitmesini izliyorum. Cocuklarımla oynuyor,simitçinin geçmesini kolluyor ve bu eşsiz ziyafeti yandaki çay bahçesinden getirttiğim oraletle taçlandırıyorum. Saat 10'a doğru eve geçip duş alıyoruz. Bıçak değdiği an kokusu ortalığa yayılan etli domatesler, çiçeği burnunda salatalıklar, yeni sağılmış süt soframızda yerini alıyor. Buradaki evimiz İStanbul'dakinin aksine giriş  katı. Site sakinleri gelip geçerken birbirine selam veriyor rahatsız etmeyecek kısa bir süre için. Balkonda yaşıyoruz denizi zeytin ağaçlarını izleyerek. Çocuklarım bisikletlerine atlayıp arkadaşlarının yanına gidiyorlar. Bilgisayar-tablet-cep telefonu öksüz kalıyor. İçimde yine hınzır ve huzurlu bir sevinç.
 
Buradaki evimizi İstanbul' dakinden çok seviyorum. Kutu gibi minnacık bir ev. Eşyası az, duvarları boncuk mavi, örtüleri nazar boncuklu. Ne eksiği var ne fazlası.O bize kavuşmaktan memnun, biz onu özlemiş neşeli. Eşim beni dinlemedi bulaşık makinası aldı bir iki sene önce. Oysa bulaşığı kim yıkayacak kavgası, biri yıkar biri durularken yapılan sohbetlerin tadı hayatımızdan yitip gitti bu sebeple. Teknoloji bir lüksü sunarak bir sıcaklığı daha aldı götürdü işte.
 
Dolapları açınca bir senedir görmediğimiz için unuttuğumuz giysiler, minik bibloların taze tuttuğu anılar,gece yürüyüşlerinde yol boyu satılan seyyar şeylerin minik renkli ve heyecan verici dünyası..geceyarısını geçtiğinde aşıklar tepesindeki ışıklara bakıyorum. Dünyadan ve aşktan henüz vazgeçmemiş oluşlarını seviyorum ve bu bana umut veriyor.
 
 
 
 
 
 
Kışın bu saatte ne yapıyorduk geyiklerinin taze kabak çekirdeği çitlenirken konuşulduğu kumsal saatlerinin gönlümü tazeleyişini de seviyorum.
 
 
Burada olmayı seviyorum.
Emekli olunca gelip burada yaşarsın diyenler olunca gülümsüyorum. Özüm , sözüm, toprağım, aslım, tamamlanışımdır Trabzon. Ahir zamanımda ya orada yaşarım, ya hep yarım kalırım.
 
Tatil güncelerime devam edeceğim zamanla.Ancak vın aldım,ancak kavuştum bloğuma :-)

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Duyguların Renkleri Var

En sevmediğim duygu çaresizlik. Rengi bulanık safran sarısı, çirkin bir kırmızının üzerine dökülmüş. Ne yapsam atamıyorum üzerimden, ne varsa bende kalan alıp götürüyor hepsini tereddütsüz...Zamanın getirdiklerini zamansız alıyor benden.Soğuk!

En aldırmadığım duygu öfke. Rengi palyaço pembesi.Nadir gelir, ben geliş sebebini sormadan alır şapkasını gider ardında iz bırakmadan.Kanımı ateşleyişini, bende yarattığı adrenalini severim ama en çok geç gelip tez gidişidir sevdiğim.Bir de , sadece öfkelendiğimde aldığı bir renk var gözlerimin; çakmak çakmak bir yeşil.Onu da severim.

En vazgeçilmez duygu huzur. Sevgi maisi ile şefkat maisinin uyumla kucaklaştığı bir mai rengi. O kadar serin bir sıcaklık ki o, incinmesin,kırılmasın , benden kimse alamasın diye kalbimin ve beynimin ennnnn içerilerine yerleştirip duvar ördüm çevresine. Aldırmazlığı içime veren Allah'ıma şükürler olsun.Bazen köy yanar kel bakar modunda yaşamak o kadar güzel ki :-))

En şiddetli duygu aşk. Rengi değişken ama asla pastel değil ve asla beyaz değil. Genelde damarlarımda kanın Şibumi kıvamında dolaşmasına neden oluyor.

En kuvvetli duygu annelik. Rengi mercan yeşili ile turuncu karışımı. Uç duygu ve kavranmların uyum içinde tek potada erimesine neden olan karmaşık bir düzen getiriyor dimağınıza.İlk defa ölümden korkuyor insan...onları bırakmak korkusu ölümden baskın.

En ferahlatıcı duygu özgürlük.Dünyanın tüm rüzgarlarını ciğerlerinize doldurmak demek özgürlük. Göğün maisi ile bulutun beyazı birbirine karışmış,Dalgaların köpüğü gibi kıpır kıpır ve vazgeçmeye hazır. özgürlük sıcak havada alınan serin ve taze bir nefes gibi...

En nitelikli duygu merhamet. Allah almasın kalbimden onu..başka iyi bir niteliğim yok çünkü. Merhamet kahverengi yeşil, merhamet sakınımlı mahçup. Merhamet suskun dilsiz ,tevazu içinde ama başı hep dik. Merhamet anne kurabiyesi tadında..

En bedel ödeten ama en arı kalan duygu adalet. İnsan kendi adaletini uygulamalı, adaleti el'den beklememeli bazen. Adalet kömür karası kararlı.Adalet çelik kadar soğuk ama elden bırakmazsan senin vücut ısında.

En salak duygu korku. Rengi çiğ sarı..uçup kaçacak gibi.Bir Allah'tan bir nefsimden bir de sarhoştan korktum şimdiye kadar. Öteki renklerimi zedelemesin diye gelse de görmem, seslense de duymam duygularımdan bu. Soğuk çorba içmek gibi...

En çabuk kaybolabilen duygu vefa. Lila rengi, utangaç. Az insanda bulunur, çoğaltılması resimlerle-kokularla-şarkılarla mümkündür. Kırılgandır.beslenmesi gerekir.

4 Aralık 2013 Çarşamba

Anlamak...

Babamı , uykumdan ve bildiğim bir çok şeyden fazla seviyordum. O yüzden, gün henüz ağarmamışken yanağıma konan minik öpücük ve öpenin babam olduğunun kesin kanıtı olan bıyıkların batışını söylenmeden karşıladım. Gülümseyerek baktı ve açıklamak yerine fısıldadı "haydi".

Kalktım elimi yüzümü yıkadım  , çabucak üzerimi giyindim ve ardından yola çıktım. Arabaya bindiğimizde motoru çalıştırdı ve kendine özgü müstehzi tebessümü ile neşeli bir türkü mırıldanmaya başladı. Güne onunla başlamaya bayılıyordum. Babam, asla diğer babalar ya da diğer yetişkinler gibi değildi. Küçücükken de dediğim gibi "Tarzan'dan bile daha yakışıklı"ydı.Ortaokul ya da lise başlangıç çağlarında olmalıyım. Aldı beni Sotka'daki kahveye götürdü.Annemin yaptığı kurabiyelerden almış yanına, çöplüsünden çay söyledi. Kahvaltı etmeye başladık. Kahveye kız çocuğu mu getirilirmiş, sabahın köründe baba kız kurabiye ve çay ile kahvaltı mı yaparmış sokaklarda...yaptığı şeyden emin ve tereddütsüz olanların huzuru ile dünyanın o kısmına sırtını dönmüş çayını içiyordu.Ben ise kendimi ayrıcalıklı hissediyor ve onun kendine özgü sert kokusunu ciğerime depolamaya uğraşıyordum. Neydi konuştuğumuz konular, sohbetin ardıarkası kesilmeyen akışında tartışılan neydi hatırlamak zor. Ama net olarak hatırladığım şu ki, konu insanlar değildi. Babam insanları değil olayları tartışmayı severdi, çok da hazzetmezdi kişi yorumlamaktan.O bir  bilgi ve tabiat insanı oldu her zaman...

Sonra balığa çıktık.Gün,denizde iken kucakladı bizi.Deniz çarşaf gibi bir mavi..gök kusursuz ve lekesiz bir mavi ..Trabzon sahilinden gittikçe uzaklaşıyorduk.Adı -tanımı olmayan bir duygu sardı benliğimi.Tüm "önemli"ler, tüm "peşinden koşulanlar yalandı. Tanrı, içimizdeydi. Dünyadaki tek renk maiydi.Sevgi,sorgulanmayandı.

ÇOCUKLARIM DA BABAMIN ŞEFKATİNDEN VE MAİNİN KUCAKLAMASINDAN NASİPLERİNİ ALDILAR HER ZAMAN
Teferruatlar sadece gerçeğin güzelliğini kirletiyor..Kıyı hepten görünmez olduğunda bir fark ettim ki ben maide bir noktayım...adım yok sanım yok ne geçmişim ne geleceğim evrene ait bir noktayım ama nasıl güzel nasıl huzurlu nasıl gönlü doymuş bu güzelliğe özlemle ömrünce hasret çekecek olan bir noktayım. 

O, tüm kanalların tertemiz dolduğu, tüm benliğimin şarj olduğu sabah duyduğum tek ses denizin kayığa çarptığında çıkarttığı nazlı çırpıntı ve babamın ara ara kendi kendine mırıldandığı o şarkı... "ne yeşili ne siyahı gözümde hep gözlerin var..."

Şimdi ne zaman kirlendiğini görsem yaşam sahillerinin ve ne zaman aldığım nefes yetmiyor olsa aklıma o sabah gelir. Yalanla,iftira ile can yakanlar, beni yendiğine inananlar Allah'ın lütfettiği o sabah esintisinde hükmen yenik gelirler...kendi yalanlarında debelenmelerini izler, körlüklerine hayret ederim o insanların. Yalan, beni kendine çekip  ağdalı bulanıklığında yitirmeden gerçeklerin arı çizgilerine teslim olur..huzur bulurum.

Zaman olur kuş gibi

Birgün hazan,birgün bahar


Aşkı sizde öğrenmiştim


Vermediniz yalan yıllar....