kadıköy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadıköy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2017 Çarşamba

Sadece yaşamak yetmez..! dedi kelebek


Sabah yine yaklaşık 5000 adım atarak işe yürüdüm.
Bakmaya, yaşamaya doyamadığım günümün (her gün bir armağan değil mi?) zerresine varana kadar tadını çıkartarak adımlar atmak niyetinde çıkmıştım yola. Selin ve Nehir'in bilmem kaç bininci kez kulaklığımı bozmasına aldırmadan, bu sefer de müzik dinlemeden yürürüm diye kendimi oyalayıp yola koyuldum.

Dün de aynısı olmuştu..yolun yarısında yoruldum. Vaki değil benim yorulmam, hayra çıksın diyorum.

Neyse, anlatacağım o değil. Bugün de farklı sokaktan geçelim diye emretti gönlüm, epeydir balıkçı çarşısının içinden geçmiyordum, oraya saptım. Esnaf daha mallarını yeni sermeye başlamış (e hali ile ben de mesaiye yetişmeye koşturduğuma göre vakit erken) , ben de bayılıyorum kendi aralarındaki o muhabbetleri-seslenişleri dinlemeye.


-abim dönüşte bi çay da ben içiim
-olur abi

....

-senden ayrılan o oğlan vardı ya hani memlekete döneceğim diyen
-hangisi?
-kirpi saçlı olan
-heee?
-dün Göztepe'de gördüm aynasızı,  üç kağıtçı lan o herif!

Hepsini anlatacak değilim, bir tanesine o kadar güldüm  ki böbreklerim ağrıdı iki büklüm olmaktan:

Biri haldır haldır balıkları sermeye ıslatmaya uğraşıyor. Başında yün kukelatası, ağzının kenarında sigarası..tabir yerinde ise ter bi tarafından akıyor. Öteki 3-5 kişi de etrafında onu izliyorlar. Elleri üstleri ıslak:belli ki bir iş bölüşümü var, hepsi çabuk çabuk işi yürütüyorlar uyumla. Biri var, uzunca boylu. Lacivert ince ceketinin üzerinde balık pulları. Elleri cebinde vır vır , ergen çocuklara yaraşır ciddiyette anlatıyor:

-benim fikim de zikrim de aynı abi, aynı sözümdeyim. Kabul etmiyorum haksızlığı. Dün ne ise sözüm bugün de o.

Kukelatalı ağzının kenarındaki sigaradan sinirle bir nefes savurdu havaya, elleri hala dolu. Ağır bir kasayı iki kişi kaldırdılar bir yere boşalttılar. Uzunca lacivert ceketlisi  bir an duraladıysa da devam etti.


-Dünden bugüne değişecek değilim abi. Dünkü sözümdeyim. Fikrim de değişmedi zikrim de. Ben öyle bir adam değilim.

Yün kukelatalısı balıkların üzerine buz boşaltırken dudağının kenarındaki sigaradan dolayı zor anlaşılır şekilde "şu sigarayı bi tutsana" dedi lacivert ceketliye. O da hemen uzanıp aldı sigarayı. Ağzı boşalınca kukelatalı "fikrine de zikrine de sana da diye başlayıp Jack London romanlarındaki denizcilerin dahi yüzünü kızartacak bir dizi yaratıcı  sinkaflı küfür savurdu.

Sonra rahatlamış eda ile "ver ulan sigaramı" dedi.


Öteki sigarayı aldığı  gibi dudağının kenarına tutuşturdu usulca ama aceleyle . Kukelatalı sakinleşmiş işine devam ederken yoldan geçenler - arkadaşları - yakındaki esnaflar gülmekten kırılıyorlardı .

Sadece yaşamak yetmez..! dedi kelebek.
Gün ışığı, özgürlük ve küçük bir çiçek de gerek..!
Andersen

11 Ağustos 2017 Cuma

Renkleri Yitik Alaca




































Bir kedi gördüm sabah işe gelirken, turuncu alacabulacalıydı.


Başını kaldırıp bana baktı, gülümseyerek ona baktım.

Ölüyordu..o an fark ettim.

Çok zayıftı, bacak eklemlerinden kemikleri deriyi delip dışarı fırlamıştı.

Küçük bir çığlık atıp kalakaldım, yürüyemedim.

Ölmek üzere olan bir kedi ile gözgöze gelmemeye çalışın.

Kalbiniz, ruhunuz üşüyor,donuyor,kaskatı kesiliyor

En azından o gün bütün gün kendinize gelemiyorsunuz.

Yarına etkisi olacağı muhakkak...ama nasıl olur, bilmiyorsunuz.


10 Ağustos 2017 Perşembe

Mutlu Olmak Bazılarına Daha Çok Yakışıyor


Bu  sabah gelirken yolda gördüm onları. Başımı eğip yürümek oldum olası yapmadığım bir şey. Kuşların teleklerine kadar bakarım merakla, severim varoluşumu  her detayıyla ; renkleri , eğrileri,doğruları.


İşte öyle yürürken ve farkında bile olmadan çevredeki her şey gibi insanlara da bakarken gördüm onları. El ele bir çiftti Kadıköy sokaklarında sabah işe gidenler kervanının neşeli  bireyleri olarak yürüyen.  Bir anlık bakıştan sonra kaçırdığım gözlerim ister istemez geri döndü. Büyü gibi bir şeydi. O an karar verdim, bugün stresli bir iş günü yine ve benim zamanım yok yine ama onu size anlatmalı, ilerideki zamanlarda yazılarıma baktığımda unutmuşsam  hatırlamalıydım.


El ele yürüyen 20'li yaşları henüz geçmiş bir çiftten bahsediyorum. Oğlan bir şey anlatırken kız, elini bırakmaksızın hafifçe öne geçti ve eğilip yüzüne bakarak neşeyle cevap verdi. O an fark ettim onu zaten. Yüzü ışıl ışıldı. Epeydir o kadar ışık görmemiştim bir insanın yüzünde. Aşk vardı ama zamana sınırlandırılmış, kalıplaştırılmış bir aşk değildi. Hafif çiçek kokulu bir parfüm kıvamında,  özgün-neşeli-sahici bir aşk benim gördüğüm. Ama asıl vurucu olan gözleri-bakışı. Dostça bakıyor sımsıcak ve güçlü.Dürüst. Sevgili olmanın ve aşkın direkt şehvet ya da sahiplenme ile çirkin biçimlendirmelerine alışmış gözlerim bu yüzden dönüverdi dostuna,arkadaşına bakan aşık genç kıza. Delikanlı da varlığından memnun, büyüsüne kapılmış  bir sadelikle cevap verdi kızın nüktedan cevabına. Başrolün, belirleyiciliğin kıza ait olduğunu düşündüm. Merakla inceledim fiziksel portresini. Biraz sivrice bir burnu, soluk-rengi kaçık bir teni vardı. İnce uzun sıradan bir fizikti onunkisi..ama gülüşü,bakışı,duruşu çoook uzun yıllar öncesinden gelmiş gibiydi. Kıyafet seçimi ise ona aitti. Moda değildi, aynı değildi hatta belki uyumlu bile değildi. İş hayatının hızarında yontulmuş "tepki çekmesi olanaksız sade ve belirli" kıyafetlerimi düşündüm sıkıntıyla.  Cebimden bilyemi  çalmışlar da ben yeni fark etmişim gibi geldi bir an, öfkelendim. "Kim ne düşünürse düşünsün bana ne" cümlesinin özgün neşesini " yoruma kapalı ,standart kıyafetler" zırhı ile değiştirmişim kaç yıllar önce, yeni fark ettim. Hırsız yol arkadaşlarıma yumruk sıkıp öfkeyle salladım içimden...sonra onlar gözden kaybolmadan telaşla son bir kez baktım bir daha göremeyeceğim için artık üzgün olduğum o  dost , sıcacık tebessüm ile samimi dinleyici edasına.


Mutlu olmak bazı insanlara daha çok yakışıyor. O kadar güzel mutlu oluyorlar ki ne yapacağını şaşırıyor insan. Evladıma dua eder gibi dua ettim ardlarından bir ömür mutlu olsunlar diye.

İçime bir huzur çöktü, iş yerine geldim başladım çalışmaya ama kalbimde sıkıntı ve endişeden eser yoktu.

29 Mayıs 2017 Pazartesi

9. Kadıköy Kitap Günleri



Benim belediyem diye demiyorum;seviyorum.

Kadıköy kitap günleri başlıyor; bir öncekinden daha mükemmel, bir sonrakinden mütevazı.

Kaçırmayın dostlar..sıkıştırıldığı köşeye sığmıyor sanat ve kültür.

Bu ışık hepimizin.

25 Mart 2017 Cumartesi

27 Mart Ücretsiz Tiyatro Bilgisi

Selam herkeslere,

27 Mart'ta Kadıköy Belediyesi Barış Manço Kültür Merkezi'nde ücretsiz çocuk ve yetişkin oyunu var. Gelemeyen gelebilene,duyabilen duyamayana iletsin herkesler faydalansın istedim.

Sevgilerrrrrrrrrrr




8 Mart 2017 Çarşamba

Çetin Emeç Anısına



Dün Kadıköy Belediyesi'nce düzenlenen Çetin Emeç anmasına katıldım.

Bir yüreği devin,bileği demirdenin ardından söylenen güzel sözleri dinledim.

Herkes onun ne özlenesi bir insan olduğundan, katlinin acısının kalıcılığından dem vuruken eşini izledim göz ucuyla.

Zarif bir Cumhuriyet kadını.

Metanetle dinlediyse de her söyleneni hüznü duruşunda saklıydı.
Hepimiz ayrılıp  gideceğiz, ben yetişecek raporlarım yapılacak işlerim, basın haberin yetişmesi, öteki trafik derdine dalacağız en fazla 10 dakika sonra;o da hayata devam edecek ama yaşasaydı..ile başlayan tümcenin ağırlığı belli ki hep yüreğinde ıslak kalacak dedim kendime.



Mesleğim gereği hep televizyonlarda -basında gördüğümüz ünlüler ya da saygın isimlerle bir araya geliyorum. Allah da biliyor ya bir Özdemir Erdoğan, bir Ferdi Özbeğen ile tanışmak heyecanlandırmıştı beni TRT'deyken. Ferdi Özbeğen'in kibri  hayallerimde saklı tutarken o güzel sesi ile icra ettiği tüm eserleri , kendisini silip atmıştı. Vücudu olmayan bir ses haline dönüşmüştü benim için. Onca huysuz adı atfedilen Özdemir Erdoğan ise sempatik mahcubiyeti ile kalbimde taht kurmuştu. Rahmetli Selim Naşit, sanatçı  asaletinin simgesi olmuştu bende.

Ama daha evvel hiç katledilen bir  gazetecinin  , dudaklarında tebessüm de olsa gözleri hep  bulut bulut eşiyle tanışmamıştım. Televizyonda haberini izlediğim bu  elim olayın ulusal ve bireysel yıkımını  bu kadar düşünmemiş, bir şeyleri haber diye algılayıp giderken insani duygu ve düşüncelerden ne kadar soyutlandığımı fark etmemiştim.



Bu sabah bu duygularla Bilge Emeç'in kaleminden eşine yazdığı mektubu okurken onların şarkılarını dinledim. 

Şu an bu  satırları yazarken de o şarkıyı dinliyorum.

Kimsenin şarkısı,gülüşü; kimsenin öyküsü yarım kalmasın. Ulusum, ülkem ..dünyanın sevmeyi bilen tüm güzel kalpli insanları acı ve karanlık olan her şeyden muaf kalsın.

Bu güzel mektubu okumaya başlamadan önce şarkılarını dinlemek için tık


Çetocuğum, doyamadığım sevgili eşim,
Hayatta olaydın, bu yıl evliliğimizin elli beşinci yılını kutlayacaktık.
Tanıştığımız günden düğünümüze kadar geçen yılları da sayarsam, altmış yıl birlikte olmuşuz. Bizi tanımayanlara bu hesap tuhaf gelebilir, ama çocuklarımız şahit, biz seninle bu dünyada her an birlikteyiz.  
Misal mi?  Ne zaman ‘La Vie En Rose’ şarkısı çalsa, belime sarılır, kulağıma şarkının sözlerini fısıldardın ya, hâlâ yapıyorsun bunu ve ben her seferinde senin kollarında ağlıyorum.
Kızımız, senden üç ay sonra ilk konserini verirken, Mehmet’le onun piyanosunun açık kapağına eğilip içine bir şey koyduğunu görmüştük. Meğer tellerin üzerine senin resmini yerleştirmiş ve konser boyunca bakışlarından güç alarak çalmış piyanosunu. Hayattayken Mehveş’in biricik babasıydın, yokluğunda onun ilham perisi de oldun. Ya Mehmet ile yaşadıklarımız!  O Amerika’dayken, ben ne zaman seni ziyaret etsem, Mehmet’in beni arayacağı tutardı. Saatler uymaz, aramızda kilometrelerce mesafe, oğlum benim o anda nerede olduğumu nasıl bilecek? Ama oğlumuz açıklanamaz bir şekilde, beni hep seni ziyaret ederken arar ve o anı paylaşırdı. Bir keresinde telefonumu mezar taşına dayamamı istemişti, seninle konuşmak için.
Defalarca Mehveş, Mehmet ve ben aynı rüyayı gördük... Sen ölmemişsin, bir başka şehirdesin, sadece yanımıza gelemiyorsun. Kısacası Çeto, biz ailecek yaşadığını varsaydık, seni hissettik, sana danıştık, seninle sevinçlerimizi paylaştık. Sen hep yanı başımızdaydın, sevgili kocam.  
KUCAKLAYAMADIĞIN TORUNLARIN SENİ TANIYOR VE SEVİYOR
Eğer vurulmamış olaydın, birçok mutluluğu bedenen de bizimle birlikte tadacaktın. Çocuklarımızın mezuniyetinde, nikâh törenlerinde, düğünlerinde, torunlarımızın doğumlarında yüreğimde değil yanımda olacaktın. Ama ne gam! Evlatlarımızın ailemize kazandırdıkları değerli eşleri Özalp ve Lale ile torunlarımız  Selin ve Sofi de seni çok iyi tanıyor ve seviyorlar.
Selin yazı yazmayı sökeli beri, ölüm yıldönümlerinde, mezarının başında sana yazdığı hikâyeleri okuyup, sana sevgi bulutları gönderdi. Sofi henüz çok küçük olmasına rağmen senin resmine bakarken yüzündeki tebessümü görünce bebeklerin yoğun duyguları nasıl da algıladıklarını anlıyorum. İşte böyle Çeto, kucaklayamadığın torunların seni tanıyor, tanımadığın kişiler dahi seni hatırlıyor. Vefakâr dostlarımız hiç aksatmadan, her yıl senin mezarının başında toplanıp acımıza ortak oluyor.  Ve onca acıya rağmen, hepimizin başı hep dimdik...
O GÜNE DAİR HATIRLADIKLARIM...
Oysa vurulduğun gün kolum kanadım kırılmıştı. Seninle birlikte ben de vurulmuştum sanki!  Sen her zamanki gibi erkenden kapıdan çıkmıştın ve ben az sonra bir silah sesi ve cam şangırtısı duydum. Yataktan fırlayıp pencereye koştum. Araban kapının önünde duruyor ve ben yukardan baktığımda arabada sadece bacaklarını görebiliyordum.  Dışardaki telaşa rağmen bacakların hiç kımıldamıyordu. Aman Allahım dedim, Çetin’i vurdular!  Telefona koşup hastane ayarlamaları için gazeteyi aradım, bir taraftan da üzerime bir şeyler geçirdim.  Aşağı koştum. Alt katta oturan kardeşin Zeynep kapıdaydı, “Çetin’i vurdular, Doğan onu hastaneye götürüyor” dedi. Doğan, Zeynep’in delikanlı oğlu, o sırada üniversiteye gitmek üzere bir arkadaşıyla evin az ilerisindeymiş. Ben evin önüne gelen polis arabasına attım kendimi, “Kocamı vurdular, beni onun götürüldüğü hastaneye ulaştırın” diye ağlayarak yalvardım. Arabadaki polis, amirini aradı, “Aracımıza bir kadın bindi, Çetin Emeç’in eşi olduğunu söylüyor, ne yapalım?” diye sordu. Her ne talimat aldıysa, beni ana caddeye çıkarıp Divan Pastanesi’nin oralarda indirdiler. Üzerimde para yok, çanta yok!  Önüme çıkan ilk dükkâna girdim, Hürriyet’i arayıp senin hangi hastaneye götürüldüğünü sordum. Doğan’ın kullandığı araba Göztepe’ye doğru gidiyormuş. Bir taksi durdurdum...

Biz hastaneye ulaştığımızda, seni çoktan içeri almışlardı. Ben deliler gibi koşuyordum koridorlarda. Yaşlı, şalvarlı bir teyze yanıma geldi, “Başın sağ olsun, kızım” dedi. O an bayılmışım. Kendime geldiğimde başhekimin odasındaydım, başımda doktorlar vardı. Bana sakinleştirici iğne yapmışlar. Seni görmek istediğimi söyledim. Yanına girmeden önce, doktorların banyosunda duşumu aldım ki, sana tertemiz geleyim. Beni sana getirdiler. Boynuna kadar çekili bir beyaz çarşafın altında yatıyordun. Sadece başın açıktaydı. Güzel yüzüne eğildim, kulağına sevgi sözcükleri fısıldadım, sonra da sana dedim ki, “Sana hakkımı helal ediyorum Çeto’m, için rahat olsun!” 

Sonra çocuklarıma telefon etmek istedim.  Başhekimin odasından önce Londra’da yüksek lisans yapan Mehveş’i aradım, “Baban vuruldu. Yaşıyor ama durumu çok ağır. Sen Mehmet’in büyüğüsün, kardeşini sana emanet ediyorum, ona sahip çıkacaksın Mehveş!”
İkinci telefonu Amerika’da eğitim gören Mehmet’e çevirdim. Aynı yalan: “Baban yaşıyor ama ümit hiç yok, ablanı sana emanet ediyorum, onu kolla, ona sahip çık!” Ben yaşayabileceğimi sanmıyordum o sırada, Çeto’m.
O güne dair hatırlayabildiklerim sadece sana vedam ve çocuklarla konuşmalarım. Hepsi bu. Etrafımda kimler vardı, neler oldu, inan ki bilmiyorum.  Doğan’ın  seni önce Zeynep Kâmil’e, oraya kabul ettiremeyince, ardından bir başka hastaneye ve en son Göztepe SSK Hastanesi’ne getirdiğini sonradan öğrendim. “Acaba geç kalınmasaydı yaşar mıydı?” diye düşünürken bin kere daha öldüm. Ama biliyorum ki, o genç çocuk senin için çırpınıp durmuş ve kaderin önüne asla geçilemiyor. Neyse ki, yüce Rabbim her acının gücünü de birlikte veriyor.
KAVUŞANA KADAR HOŞÇA KAL, ÇETO’M
Ben o gün, o hastanede yılları bir anda aşarak büyüdüm, olgunlaştım, yaşlandım. Sonrasında, ölüm, öldürülme, cinayet sözcüklerini hiç telaffuz etmeden, ağzıma hiç almadan yaşadım yıllarca... Belki de o yüzden sen hep benimle kaldın.
Senden sonra ülkemizin seni çok üzen bazı olayları, katlanarak arttı. Tek tesellim şu ki, sen o gidişata  ve bir darbe teşebbüsüne daha şahit olmadın.  Kız kardeşin Leyla’nın anılarında bizden bahsettiği satırları da okumadın neyse ki! Okusan, belki çok üzülür, belki de gülüp geçer ve benim üzüntümü dindirirdin... O dönemde yaşananlarla ilgili sana olan saygımdan, sevgimden ötürü şimdilik susmayı tercih ediyorum...
Bu arada, Galatasaray Liseli arkadaşlarının, özellikle İnan’ın sana nasıl sahip çıktığını görmek, çok sevdiğin okulunda adına düzenlenen anma törenlerinde arkadaşlarının, dostlarımızın sana gösterdiği vefa, Galatasaray Üniversitesi’nde adını bir sınıfa vermeleri ve burada adına küçük bir müze kurmaları, Uğur Dündar başta olmak üzere Hürriyet’ten arkadaşlarının ve Hürriyet’in her yıl sana ve aziz hatırana sahip çıkarak kabrinin başında seni anması, yerel yönetimlerin senin adını yaşatma hususundaki duyarlılığı, desteği, Mehveş’in ve senfoni orkestralarının adına düzenlediği konserler, Gazeteciler Cemiyeti’nin, Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin ve Hürriyet’in seni anarken adına verdiği gazetecilik ödülleri gibi değerbilirlik örnekleri, Suadiye kıyısından gelen hoyrat rüzgârları dağıtıyor... Seni seven, unutmayan ve sahip çıkan dostların varlığı ve vefası bizi mutlu ediyor.
Yanımda olaydın, elli beşinci yılımızı ‘La Vie En Rose’u dinleyerek kutlayacaktık. Yine öyle yaptık canım, tek fark, sen orada ben burada, ama her zamanki gibi birlikteydik...
Kavuşana kadar hoşça kal, Çeto’m...

16 Şubat 2017 Perşembe

GEZERSEM ÖYLE BÖYLE DEĞİL FENA GEZERİM



Yazamadım çünküüü koş koş  koş koş...bakınız nerelere takıldım bir haftada:

SİNEMA:







Vizyona girdiği gün  gitmeyi çok istedim ama toplantıya katılmam gerekiyordu gidemedim. Geçen sene kapıları kırıp içeri girenler aklımdaydı ama  bu sene sakin bir toplulukla girdim sinemaya çok şükür.








Film bu sefer kitaba daha uygundu. Daha cüretkardı. Renklerin büyüsü, görsel bütünlük kesinlikle beni etkiledi:çok doğru kullanılmıştı.Daha evvel de dedim : 20 ya da 30'lu yaşlarda izlesem farklı  algılardım  ama bu yaşta, Türkiye gündemi ile yoğrulmuş ve yorulmuş beynim ile sadece çekimlerin güzelliği beni heyecanlandırdı ve keyif aldım.

Mr Grey beni güldürdü. Filmi izlerken karısının kıskanç olduğu ile ilgili okuduğum şeyler aklıma geldi ve gerçekten gülmekten kendimi alamadım. Anastasia ilk filmden daha iyiydi. makyaj uzmanlarını mı değiştirdiler bilmiyorum ama ne yaptılarsa bu sefer kız gözüme güzel göründü. Kim Bassinger'i görünce de "zalımsın zaman" demekten kendimi alamadım.

Gidin, izleyin;keyif alacağınız bir film, güzel zaman geçireceksiniz.

TİYATRO:


Tiyatro Martı'nın "Demir" oyununa gittim. Güzin Özyağcılar oyunu alıp götüren kişi.Seyirciyi de sahneye bağlayan ipler onun elinde.Eski jenerasyon ile yeni jenerasyon arasındaki farkı bariz izliyorsunuz. Oyun güzel ama ağır denilebilecek nitelikte. Kalitesine yaraşır dolulukta değildi salon..üzüldüm.



KONSER:


"Aşka Adanmış Şarkılar" KKM 14 Şubat etkinliği idi. Yeğen (Mert) bende ya, oğluşumla  gittik konsere. Şems Trio ve bir konuk sanatçı  vardı sahnede. Yeşilçam filmleri konsept alınmış, ekip süper, salon tıklım tıklımdı. Her parçayı çok büyük bir beğeni ile  dinledim. Konser bittiğinde neden bu kadar kısa diye hayıflansam da saate baktığımda tam bir saat sürdüğünü hayretle gördüm. Salonun merdivenleri bile doluydu. Tebrikler Kozyatağı Kültür Merkezi.

FESTİVAL:



Kadıköy Kış Sanat Festivali'ne katıldım. Bilet yerine kitap isteyen Türkiye Gençlik Akademisi  bir grup pırıl pırıl genç insandan oluşuyor. Şahane de bir program düzenlemişler.

İLK GÜN:


  • Yalnızlık Senfonisi –Perdesiz Sanat

• Madox ile 3 gece tiyatro gösterimi
• Dans
• Müzik Performans)

İKİNCİ GÜN:

• Seramik workshop
•     Beckett tiyatto
• Folklor Gösterisi - Karadeniz
• Tango

Ayrıca bakımevlerinde kalan çocukların resimlerinden de sergi açmışlar.
Açılış konuşmasında  da gözlerim doldu (basında yer almış alıntı oradan)

"Kısa vadede hepiniz Türkiye Gençlik Akademisi’nin faaliyetlerini yakinen göreceğinize ben yürekten inanıyorum. Bizim buraya çıkma amacımız bu festivali gerçekleştiriyor olma amacımız bize çok eskilerden gelen bir emanet, bir vazife hatta Türk gençliğin birinci vazifesini yerine getirmek için Kış Sanat Festivali organizasyonu yapılmıştır. Bu vazife bize 1923 yılından kalan bir emanettir. Bazı zamanlar vardır. Elinizi taşın altına sokmanız gerekir. Bazen küçük ya da büyük olmanız çok da önemli değildir. Ve bazen Hz. İbrahim’e karınca olmak gerekir o suyu taşıyan. Ve o günler geldiği zaman ne yanmaktan korkmamız gerekiyor ne de ezilmekten. Türkiye Gençlik Akademisi’nin bundan sonra herhangi bir üyesi ve herhangi bir gönüllüsü hiçbir zaman korkmayacaktır. Birinci vazifesini yerine getirmekten yılmadan usanmadan kaçmaya devam edecektir"

SERGİ:




"Ahşaba Dokunmak" sergisinin açılışına katıldım. Sergi çok güzel ve ahşabın insana huzur veren büyüsü estetikle birleştiği için benim bi ayrıca hoşuma gitti. 

 

14 Ekim 2016 Cuma

Kabil'in Gizli Kızları- Jenny Nordberg


Maaşımı aldığım gün kendime hediye aldım bu kitabı. Kadıköy rıhtımda,bankamatiğin hemen yanında Yapı Kredi Yayınları mağazası olması benim açımdan gerçekten Allah'ın bir lütfu. Hemen yan sokakta 50 metre ilerisinde İş Bankası Yayınları mağazası olmasından bahsetmiyorum bile. Kadıköy benim cennetim.

Yapı Kredi Yayınları mağazasına girdiğimde önce kimsenin beni görmemesine dikkat ederek derin bir nefes alıyorum. Kitap kokusunun ciğerime nüfuz ettirip depolamaya çalışıyorum. Gerçekten haz aldığım anlar bunlar. Kitapların dost, sıcak kokusu var  ve bana göre benzersiz olan bu güzel kokuyu içime çekmek gayet normal ama yine de beni gören birinin paniğe kapılma ihtimali var. Bu yüzden toplumda yaşamaya niyetli ve edepli kaçamaklıkta derin nefesler bunlar.

Kitap beklediğim kadar ilginç. Yazar gitmiş, orada yaşamış,olaya Afganistan meselesi değil kadın hakları meselesi değil çok daha geniş ve büyük bir pencereden bakarak içselleştirmiş. Medeni ülkeden gelip "Aman Allah'ımdı bu inanılmaz" diyengillerden  olmamış, dert edinmiş kendine. Sağlam ve dengeli bir empati kurmuş. Yazarı acaip takdir ettim.



Afganistan'da kadına ait "hayır"lar silsilesi o kadar geniş ki  okumak acı veriyor. Erkek çocuk toplumda bir seviye öncelik tanıdığından, erkek çocuğunyokluğu ayıp sayıldığından  ardarda doğumlar, çok eşlilik az gelmiş gibi  küçük kız çocukları  bir çeşit büyü varsayılarak erkek çocuklara dönüştürülüyor.

İkiz kızkardeşleri ile bir bacha posh yani erkekleştirilen kız çocuğu

 Erkek gibi giydirilip erkekmiş gibi davranılıyor. Bu, özgürlüğe atılan adımı ve verilen değeri kaybetmemek adına bu çocuklar kadınlığı  bütün benlikleri ile o kadar şiddetli reddediyorlar ki göğüsleri geç çıkıyor, geç regli oluyorlar. Sonra yaşları evliliğe yaklaştığında yani regli olduklarında paaat diye süslü bir elbise giydiriliyor ve kadın olmaları isteniliyor. kendini erkek hisseden  insan gerdek gecesi kadına dönüşüyor.



Facia travmalar olmalı yaşananlar.

Kadının tek başına sokağa çıkma hakkı yok. Yanında erkek olması lazım. Boşanması evlenmesi bir erkek aracılığı ile oluyor. Boşanırsa çocukları dahil tüm haklarını kaybediyor. Dayak serbest. hukuk yok. Satılıyorlar. Eğitim yok. Hayaller yok. Aşk kötü kadınlara at bir ihtimal. Bir burkanın kafesinde dünyaya ait ne yaşanırsa...

Kitapta anlatılan Afgan milletvekili Azita

Azita bir milletvekili kadın. Kitapta Azita'nın eğitimli babasının  neden kızını  zırcahil amcaoğluna verdiği, Azita'nın ikinci eş olarak yaşadıkları,mücadelesi anlatılıyor diğer bir kaç gerçek öykü ile birlikte. Merak ettim baktım Azita nasıl bir kadın diye.  Bugüne ait şikayet ettiğim herşeyden utandım kitabı okurken ve yarına ait korkularım perçinleşti, vazgeçmeme -Atatürk ilke ve inkılaplarına sahip çıkma kararlılığım dağları aştı.




Uluslararası yardım ve müdahalelerin neden ters teptiği, Amerika'nın sevecenliğinin sonuçları, Rusların getirdiği eğitim ve bilincin kalıntılarının etkileri...


Kitabın sonunda öykülerine ve mücadelelerine değindiği tüm o insanların ne olduğu yazıyor. Azita ne oldu Zehra,Şükriye,Nader vs ne oldu.

Kitabı dikkatle ve ibretle okudum ve sordum :peki biz ne olacağız?!

9 Ekim 2016 Pazar

Göz Göre Göre

Tok açın halinden ne anlar
Aç açın halini anlar
Hekimden değil çekenden sor demişler
Çok veren maldan az veren candan..ve nice atasözleri deyişler.
Atalar bilmişler de söylemişler, şapka çıkartıyorum yaşanmışın özetini  çıkartışlarına, hayatı insanı inceleyip analitik sonuçlara varmalarına.

Bugün işe gelirken aşağıdaki tabloyu gördüm ve resmini çektim. Tinerci  çocuklar çevredeki kafedekilerden yiyecek dilenip karınlarını doyurmaya çalışıyorlar ama sokak köpekleri yanlarına gelince ellerindekilerin yarısını bölüp onlara veriyorlar. 



Oysa biz, bizim insan kaldığını iddia ettiğimiz yanımız bırakın sokak köpeklerini o çocukları doyurmayı düşünmüyoruz bile çoğu zaman.

"Korkuyoruz " en fazla duyduğum sebep.

Ama o çocuklara  bakınca "onlar korkmuyor olabilir mi" diye düşünüyor insan.
Yarınlardan,ölümden,sokakların getirdiklerinden,açlıktan.

Daha fazla mal tutkusu köreltmiş o  "dip boyam geldi"lere para ayıran, piercing için para bulan, kahverengi elbisesine kahverengi pabuç ve çanta uyduran, gillette mach3 kampanyalı diye 10 tane birden alanlardanız biz çoğu zaman kabul etsek de etmesek de.


Üzüldüm a dostlar. O çocuklar hepimizin, açlıkları korkuları yoklukları yokoluşları ile hepimizin.

Utandım a dostlar. Tüm felsefi söylemlerimizden, bahanelerimizden utandım.


Stephenie Meyer 'in Göçebe romanındaki öykü geldi aklıma. İnsan olmak çok ağır, ben de bir gezegende suda salınan yosun olarak mı yaşasam bir kaç yüz yıl...

4 Şubat 2016 Perşembe

Kırmızı,Cüce,Atmaca,Halı ve Ben

Dün evden çıktığımda ,Nehir'i okula yetiştirme telaşına paralel olarak işe yetişme telaşı olmaksızın keyifle zamanı ayarlamanın suyuna bana bana yola koyuldum.

Şubat di mi bu?
Bu nefis taze rüzgâr da nerden çıktı?

Hayat, tebessümünüze kahkahayla cevap veriyor bu kesin.
her gün yürüdüğüm yollar masal ülkesi gibi sürprizlerle bezeliydi.

Önce duraktaki o amcabey.
"Büyüyecem ama yaşlanmicam" demiş amca.
bayıldım bayıldım bayıldım kendisine. Çaktırmadan da resmini çekiverdim bastonunu sevdiğimin amcasının. Kenarında yürüyemem yolların,hayatın teeeeee içindeyim dedi bana, toplum güdümlemesinden uzak durmamı hatırlattı. Olmak istediğinin önündeki tek engel sen olabilirsin ancak dedi filan. Sonra ben çaktırmadan daha fazla resmini çekmekten vazgeçip otobüse bindim. O  hala bu zamansız baharımsı sabahın tadını çıkartıyordu. 

                   

Otobüsten Kadıköy'de indim.Sonra yanımdan çarşaflı ve peçeli bir hanım geçti. Aklımı aldı. Görünüş-din-ırk takıntım yok benim ama insan hayatta her gün peçeli cüce görmüyor. Peşinden koştum ama incinir diye cesaret edip önden çekemedim resmini ardından çektim. Sonra ışıklardan karşıya geçmek için bekledik ve yeşil yandı. Yanımdaki genç kız,yanından hızla geçiveren çarşaflı minik kadını görünce  cidden  yerinden zıplayıp ufak bir çığlık koyverdi.Kolunu tuttum (çok korkmuştu) sonra kahkahayıbastım. O da bana baktı şaşkın, sonra ikimiz de güldük.Tek laf etmeden dostane el salladık ve birbirimizi bir daha hiç görmeyeceğimizi bilerek yollarımızı ayırdık.Bu kahkaha epey gitti benimle.

                     


Kadıköy'ün,Bahariye'ye çıkan dik yollarından (hani daha evvel güzergahı anlatmıştım)  yürürken tepemden bir şey geçti..kuş. garip bir durum sezgisi  ile kuşa baktım, pençesinde bir başka kuş. Hala garip olan bir şey var dedim. Karga mı o? Aaaaa...bir de ne göreyim. Kadıköy'ün ortasında bildiğiniz atmaca. Peşinden koşturdum resmini çekeyim diye (modern dünyanın salak insan refleksi) O da pençesindeki kumru ile kaçarken bir kot pantolon mağazasına daldı. Atmaca içeri, içerdekiler dışarı,mağaza sahibi saplı süpürgeye :-) Atmaca en sonunda avını bırakıp kaçmak zorunda kaldı ama ben bu alışılageldiğin dışındaki anlar için kalbim şükran ve neşeyle dolu devam ettim yoluma. Kapkaççı filan görürsünüz de atmaca pek görülmez Kadıköy çarşıda :-)


Derken iş yerime çeyrek kala, "bu güzel havada işe mi gidilir beaa modundayken" baktım yollarıma halılar sermişler. Dedim yolun aydınlıklara çıksın Kadriye..bir günün sabahında bu kadar mı torpil geçer hayat insana?


Ey Yaşam..
Ben de seni seviyorum haberin ola :-)

15 Aralık 2015 Salı

Peri Tozu


Sabahları işe gelirken (ki bu cümleyi kurmak bile ayrı güzel bişi) insanları ve güne başlamaya hazırlanan dükkanları,akışı seyretmeyi seviyorum. Kadıköy çarşı içinden Bahariye'ye süzülen ve antikacılar sokağına çıkan renkli babaların olduğu o sokaktan geçmeyi sevdim en çok ve kendime güzergah olarak bunu belirledim. Bu güzergahı belirleyene kadar da iş yerime çıkan tüm ara sokakları en az bir kez turladım. Benim perim nerde gezmiş nereye tozunu dökmüş onu aradım. Kolay değil her sabah  yürüyeceğini yolu seçmek. Hedefe giden yolu seçme lüksü veren Allah'a bin şükür diyorum.


Balıkçılar çarşısından yukarı döndüğümde bir çaycı var herkeslere ayrı sesleniyor. Vallahi sanat adamın yaptığı. Birine "enişte,kuşburnu mu istersin dün sesin kısıktı" diyor, az gidiyor "selamun aleyküm hacı amca, kahve getireyim mi " diyor,az gidiyor "Abdullah Abi, senden çay götüriiim mi Hasan Abi'ye bak dün de o sana çorba ısmarladı,hadi sabah çayı senden olsun" diyor. Adamcağız başımı kaldırmadan "herkes" gibi geçip gidiverme çabamın beni ne kadar zorladığını bilse hayrete düşerdi.

Oradan yukarı çıktığımda köşe başında beyaz eşya vb şeyler satan mağaza dikkatimi çekiyor hep. Yeni mi işe girdi nedir, kızcağızın biri sabah sabah her bir yeri pırıl pırıl yapana değin ovuyor.Onu her gördüğümde elimde olmaksızın "yaparım" diye ertelediğim işlerin hepsi ve evin tüm pasaklı köşeleri aklıma üşüşüyor.

Kenar babalarının her biri ayrı renk olan o sokağa girmeden önce bira bardağını keyifle kaldırmış,yapının 1. katında olduğu için onca senedir görmediğim heykele bakıp gülümsüyorum.


Dilimde Geveze'nin o gün sokuşturduğu şarkı ya da kelime mırıldana mırıldana sürdürüyorum yürüyüşümü.Her kaldırım taını tanımaya çalışıp her birinin farklılığından büyülenerek atıyorum adımlarımı. Asla aynı değil arnavut kaldırımlı sokakların söylediği.Dinlemek ve görmek bana keyif veriyor.

Antikacılar sokağına dönünce ciddileşiveriyorum. Vitrindeki detayları zevkle,merakla izliyorum. en çok daktiloları seviyorum.Onları, parasızlığıma yana yana izliyorum. Hayatta en çok istediğim şeylerden biri olan sarı daktiloyu gördüm geçen.Gözümü alamadım ama yanından geçip gittim.İşsizlik döneminden bana kalan şu zor döenm geçince de bir sarı daktiloya rastlarım belki kimbilir?Vitrinlerdeki minik bibloların benzerlerini çocukluğumda misafirliğe gittiğim yerlerde de gördüğümü anımsıyorum hep. Anılarım, o eşyaların sahiplerinin anıları ile kesişiyor mu bir yerlerde merak ediyorum.Köşedeki Şok marketin altındaki minik çay ocağının cam kapısına astığı "dikkat kapı" yazısının hemen yanındaki kafasını cam kapıyı görmediği için çarpanlarla alay eden resme gülüyorum,gülenlerin hayatıma kattığı neşeyi seviyorum. Şifa hastanesinin az ilerisindeki konteynerlerden yerlere saçılanları görmemeye çalışıyorum.

Sonra "Mai" yazan yerin karşısına denk gelen o kocaman ve tek başınalığı ile nee saçan ağaç ile göz göze geliyoruz.Düzgün saç traşı yaptırmış şehirlilere benzeyen bir ağaç o.Yüksek,yalnız ama dalları yaprakları manasızca derlitoplu.Olduğu yeri sevdiği besbelli. Kimi sabah selam verir sallanır kimi sabah mutlu mutlu "mekanını" incelemeye dalmıştır beni  görmez. "Onun gibi ol, yaşadığın yeri sev mızmız" derim kendime her sabah. Ruhu olan bir odun o. Saygı duymamak elde değil.

Sonra iş yerime gelmişimdir zaten. 

Eski dostlar eski gülüşler gittikçe solan ama değerleri sabit birer resme dönüşmek üzere. Yeni dostlarımı ve gülüşlerini selamlıyorum güne başlamaya hazır. Şükür kalbimde binlerce .