kaldırım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kaldırım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2014 Pazartesi

Bulut


Oturdu,üzerinde kirlenmesine aldırmayacağı kadar onunla zaman geçirmiş, yumuşak ve kalın kumaştan bir kıyafet olması hoşuna gidiyordu. 


Herhangi bir tozlu kaldırım kenarıydı,gelip geçen insanların haris duygularını uyandırmayacak kadar zavallı bir köşeydi. Çarpıcı bir güzelliği, akılda kalmayacak fiziksel özellikleri olduğu için de memnundu. 

Tek istediği yaşamaktı ve insanların isteyeceği herhangi bir şeye sahip olmanın onlarla mücadeleyi getireceğini bildiği için net bir şekilde emindi : bunu istemiyordu.




Oturdu yaşamaya devam etti.

Rüzgâr, insanların esirgediği şefkati saçlarının arasında dolaşarak veriyordu cömertçe. memnuniyetle içini çekti.Sadece rüzgârı duyumsadı.

"Bir kuşum.Uçuyorum. Boşlukta süzülmekten duyduğum mutluluktan soluğum tıkanacak gibi" (Ferit Edgü (ÇIĞLIK))

Yorgundu.

Bulutlara dikti gözünü. Özgürlerdi. O kadar kocaman bir hiçtiler ki kütlesel ağırlıkları vardı. Renklerini sevdi. Yumuşak kıvrımlarını, göğü şekillendirişlerini sevdi .


istanbul bulut bulut sevdiğim 

kimi beyaz mı beyaz 

ince, tül gibi 

kimi katran misali kara 

bulutları da insanlarına benzer istanbulun 

inanma sevdiğim, inanma bulutlara (Ümit Yaşar Oğuzcan)







Yaşam ve insanlar önünden akıp geçiyordu.İçinden  bir şarkının hatırlayabildiği iki mısrasını tekrarlamaya başladı mırıl mırıl,sessizce.Düşünüyordu..yorgundu.



Yağsın rüzgâr,essin rüzgâr,
Gidilecek daha çok yol var.
Ama önce uzanıp bir ulu ağacın altına,
Geçsin diye yol vereceğim bulutlara (Hobbit Şarkısı)
Çocukluğunu hatırlıyordu huzurla.Çevresindeki insanlara bakarak onlar hakkında bir şeyler tahmin etmeye çalıştı.Gittikçe artan bir neşeyle sürdürdü bu tahmin oyununu. Bir çoğunun kesişim noktası olduğunu ancak zamanları olmadığından bunu fark edemeden birbirlerinin yanından geçip gittiklerini biliyordu. Yüzlerindeki yarım kalmış duygulardan sıkıldı.Tekrar bulutlara dikti gözlerini. Saçlarını okşayan rüzgârı da yollayan da onlar değil miydi neticede?




Derken sessizce koca bulutlar yüzerek gelir ve aklından geçen her şeyi erçekleştirir. Yüreğinde olanları,rahat olmadığını bilir bulutlar. Senin buralardan uzaklaşmak, uçup bir yerlere gitmek istediğini,kimse tarafından aranmak, kimsenin yapmacık yapmacık "sersem çocuk kayboldu gitti, şimdi nerede arayalım bunu" diye dövünmesini istemediğini de bilir bulutlar. Senin bir yere kaçmaman, kaybolmaman, sadece sırt üstü yatıp bulutları seyretmen için bulutlar aklından geçirdiğin her şekle girer ve seni avuturlar. Bulutlar hep aynıdır ama türlü hallere girerler. Yeter ki sen bil, senin için nasıl görünmek istediklerini... (Beyaz Gemi - Aytmatov)



Bir bulutlara baktı bir de insanlara.
Sonra öldü.
Huzurla, sakince.
Gitti, izlediği şekerpembe bulutun üzerine kondu.
Şimdi özgürdü.
Şöyle böyle hatırladığı o şarkının ezgisini söylemeye devam etti kaldırımdaki bedenine aldırmadan geçen insanları süzmeye devam ederek.



Nihayet iyi bir yaşam başlamıştı onun için ... ama hala biraz yorgundu.



7 Aralık 2013 Cumartesi

Karanlık

Harbiye'deki üniversiteden çıkıp  Yeşilköy'e doğru yola koyuldu.İnanılmaz derecede dünyaya minnetsiz, halinden memnun, özgürlüğün umursamazlığını hayasızca yaşamaya eğilimliydi. Otobüs beklerken ilkbahardan yaza dönen havayı keyifle içine çekti. Çevresindeki koşturan insanlara baktı. Sevgililer, yaşlılar, döküntüler, fiyakalılar...hani, hiç biri umurunda değildi ya,zaman geçsin diye bakınıyordu işte öylesine.

Otobüsler geldiğinde 72 Taksim-Yeşilköy arabasına koşturdu, keyfi her dakika artarak en arka koltuğa attı kendini. Kimseyle gözgöze gelmek, muhabbet etmek niyetinde değildi.Çantasından kitabını çıkardı ve tüm gün üzerine yapışmış küstahlığını satırlardaki eşsiz anlatımın içinde eriyerek kaybolurken farkında bile olmadan yitirdi. Taksim-Yeşilköy arası trafik sıkışıklığında 1-1.5 saati bulabilen yolculukta yazarın anlatımı ile bir başka yaşama, başka insanların duygu ve düşüncelerine dahil olmuş gerçeklikten koparak daha gerçek olana doğru yola koyulmuştu. Zaman zaman başını kitaptan kaldırıyor, görmeyen gözlerle camdan dışarı bakarken kendisini etkileyen cümlenin anlam derinliğinde demleniyordu. Yeşilköy'e vardıklarında son durakta indi. Kitap okurkenki munis ve mütevazi hali yok olmaya başlamıştı bile. Etrafındaki evleri-insanları görmemek isteği ile hızlı adımlarla eve doğru yola koyuldu.Anahtarı cebinde yokladı, az sonra "tavaya çak bi yumurta" şenliği düzenleyeceği ve tüm anları yapayalnızlığın doyulmaz özgürlüğünde , tüm eklerden yoksun yalın haliyle yaşayacağı yere açılan kapının kilidine eğildi.

İşte içerideydi.."ohhhhhhh!" dedi yüksek sesle ve dizginlenemez bir neşeyle. Gençti, Yeşilköy sahilinde tek kaldığı bir evde konuk da olsa alabildiğine özgür ve bir süre yalnızdı.


Balkona çıktı. Güzel yaz akşamı insanlar balkonlara çıkmış sofralar kuruyorlar, aile oluşun ahenkli mırıltıları ve seslenişleri i le sofralar kuruyorlardı. Bir an mahzunlaştı.. ailesinin sevecen ve dizi filmlerdeki gibi daima yeni bir şeylerle kurgulanmış akşamlarını ne kadar da özlediğini düşündü.

İstanbul'un her kaldırım taşı ile birlikte tamamını verseler ona paye vermeyecekti. İstanbul 'un kendisi de yalandı , İstanbul insanı da yalan ediyordu.

O ailelerin koşturmacalarına- yorgunluklarına-mecburi ritüellerine burun kıvırarak içeri girdi. Canı ne isterse yapacak ve istemediğini yapmayacaktı. "Şahane bişi bu" dedi aynadaki aksine..aynadaki aksinin dudakları kıvrıldı,gittikçe genişleyen bir sırıtışla baktı kendisine...ve tam da o anda elektrikler kesildi! Çocukluğunun tüm korkuları olanca gücüyle savunmasızlığının ortasından hücum etti benliğine. O anda, İstanbul'un nezih bir semtinde son derece güvenli bir apartmanda salına salına gezinen üniversite öğrencisi bir genç kız değildi. O anda, kopkoyu bir karanlığın ortasında bilinmeyenlerin saldırısına uğramasına ramak kalmış ve düşmekte olduğu dipsiz kuyuda uzattığı ellerini tutacak,çığlığını duyacak hiç kimsesi olmayan bir çocuktu. Anahtarı aldığını hayal meyal hatırladı sonradan..gecenin bir yarısı kendini evden sokağa attı...kalbi durmak üzereydi.

Sokaklar da karanlıktı ama ay dede ışığını cömertçe paylaşıyordu.Daha biraz önce çatal bıçak sesleri ile alay ettiği insanlar balkonda sofra keyfine devam ediyor,mumların titrek ve neşeli sarı ışıklarında görmeseler de varlıklarını hissettikleri canlarla korkuyu ve yalnızlığı bertaraf ediyorlardı. Ne yapacağın bilmeyerek bir süre sokaklarda ileri geri yürüdü.Sonra tüm o apartmanları gören bir kaldırıma doğru ilerleyerek oturdu. Sükunet kapısını çalmış, o da memnuniyetle içeri almıştı. İçindeki çocuğa bir şarkı mırıldanmaya başladı usul usul.

Gel yine küçüldü saatler
Zor benim işim bilemezsin
kah sana boyanır gözlerim
Kah içimi bulutlar sarar
Can sana bölünür uykular
Ah seni çeker canım işte
Yoksun yoksun kaç gün ya
Vurgun yorgun derbeder
Bir buz gibi kış gecesinde
Bu sokak kedisi yapayalnız
         



Balkonları izlemeye koyuldu.Ev ile yuvanın, kalabalık ile ailenin, angarya ile paylaşımın farklarını seyrederek ayrımsadı. İçinde, inatçı ve haklılığını teslim ettiği bir yan vardı özgürlükten yana olup bedeli ödemeye hazır olan. Ona dahi sevgiyle sarıldı. "Bir gün ben de böyle bir yuva mı kuracağım yoksa sırt çantamı yüklenip demir asa demir çarık mı diyeceğim acaba" diye sordu gönlüne. "Bekle de gör" dedi gönlü "Güzel günler sana gelmez. Sen onlara yürüyeceksin(Mevlana)"
Ne kadar zaman orada kaldı , kendi kendine kaç şarkı mırıldandı bilinmez. Elektrikler geldi,, evler ve sokaklar tanıdk aydınlığa kavuştular...ama o evine gitmedi. aydınlanan ve karanlıktan kurtulan sadece sokaklar ve loş balkonlar değildi. Gönlünde yeni aydınlanan köşedeki karanlığın gidişiyle nefes alışın ve hayatının bundan sonrasında izleyeceği yolun belirginleşmesinin şaşkın yorgunluğuyla oturdu.