keşke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
keşke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2016 Çarşamba

Beni Bu Havalar Mahvetti


Çalışmam lazım hem de koşar tempoda bir an evvel halletmeliyim diye gözüme bakan tüm işleri hallederek.

Ama neyleyim...gözüm daldı penceremden bakakaldığım kışa dönmek üzere olan sonbahara.

"Keşke" deyiverdi şair iç sesimle sohbet ederken tatlı tatlı.


Sonra olan oldu...


KEŞKE
Deniz kokulu taşlar döşenmişti yollara
Ben bile bilmiyordum nerde ayrıldık
söndür küllenmiş sözcüklerini geçmiş zaman
sararan firezleri geç
yorumu gökyüzüne bırakılmış uçurtmalı tepeleri
uzun bir yol için aldığın ne varsa bırak ardında
saklayabilseydim dalgın bakışlarımı böyle zamanlar için
saçlarını taradığım sular,rüzgar ve karanlık

bak adın yazılı yeşim taşından örülü duvarda!
Murathan Mungan



💚💜💙

AUTUMN LEAVES-türkçe sözler

Düşen yapraklar
Pencerenin önündeki kar birikintisi
Sonbahar yaprakları
kırmızı ve altın rengi

senin dudaklarını görüyorum
Sonsuz öpücükler
Güneşyanığı eller
Tutmaya alıştığım

Sen uzaklara gittiğinden beri
Günlerin uzunluğu büyüyor.
ve yakında duyacağım
eski kış şarkılarını

Ama herşeyden çok seni özlüyorum
Sevgilim
Sonbahar yaprakları

Düşmeye başlarken


23 Kasım 2014 Pazar

Goncagül


Goncagül ailemize katılan ilk torun. Abimin kızı . 

Abim, eşinin bebek beklediğini öğrendiğinde dağlara taşlara Goncagül yazmış ve bir kızı olması için bildiği tüm duaları etmişti.Allah da duaları kabul etti.
Soldaki Goncagül,kucağımda Atakan,sağdaki Mert..ilk 3 yeğen
Onun doğumunu öğrendiğimde Bursa'daki yazlığımızdaydım. 

Bebek doğdu haberini alınca sevinebilmek için  gayret gösterdimse de pek çok sevdiğim yengemin durumu hakkında endişe ağır basmıştı. Onun da iyi olduğunu öğrenince çalsın sazlar oynasın halalar modunda çığlık çığlığa döktürdüm neşemi,sevincimi.






Abim ve yengem kumral.Goncagül bakır saçlı beyaz tenli ,masallarda prensesleri çizerler ya bebekken;  gül goncası dudakları ile aynen öyle inanılmaz tatlı bir bebekti. Hem baba hem anne tarafından ailelerin ilk torunu olunca ve aileler Karadenizli olunca garibim ilgi,sevgi denizinde boğuldu. Yaratılış özelliği olarak şefkat ve iyimserlik bahşedilmişti ona. Bir damlacıkken bile can taşıyan her varlığa şefkatle yaklaştı hep.



Sonra büyüdü..peeeeh.

Kız halaya oğlan dayıya derler.E bizim kız şanslı mı şanslı.İki hala var, ikisi de birbirinden şahane (kahrolsun tevazu) Azcık benden azcık benim mukkkteşem ablamdan aldı. 

Lise bitiş döneminde , onun varlığı ile müjdelenen Bursa'daki yazlıktaydık. Kumsalda güneşlenirken o sene yapması gereken üniversite tercihleri hakkında yoğunlaşıyordu sohbet.


Ablam-abim ile benim farklılıklarımı uzun uzun irdeledik.

Ailenin yanında olmanın avantajları -dezavantajları. Hayat her zaman sevecen olmuyordu, kimi dallar budanıyor yerine daha gür sağlıklı çıkıyor ama bazen öyle fırtınalar görüyordun ki dallar bir daha çıkmamacasına kırılıp rüzgarlarla savrularak gidiyordu. Var olmanın en önemli şartıydı köklerinle sımsıkı  yapışmak. Trabzon'a geldiğimde birlikte hareket edilen konularda (mesela hadi pikniğe gidelim heyyo) nasıl uyum sıkıntısı çektiğimi, tek başına hareket etmeye alışmanın keyfini ve zorluğunu anlattım. Canım yandığında birilerine dayanmadan tek başına halletmenin özgürlüğünü ve acıtmasını anlattım. Hayattaki seçim ve seçeneklerin, bedelini ödeyebilirse ne kadar zengin olduğunu..zaman zaman bedellerin ağır olabildiğini, "keşke" sözcüğünü lügattan kaldırmanın şart olduğunu anlattım.


Düşündü.

Sonra , telefonunu eline aldı ve babasına "beni Trabzon dışında bir yere gönder baba..ben halam gibi olmak istiyorum" dedi.






E tamam, hayli gurur duydum ve hayli de içim kalktı bu seçiminden. Zekası pir, kendi kesinlikle bulunmaz Hint kumaşından olan ama değerini ancak penceresi gönlü genişlerin anlayabileceği  bi tanecik abim de düşündü, kızıyla konuştu ve "peki" dedi.



Goncagül şimdi Ankara Hacettepe'de okuyor. O yaz, Kumla sahillerinde konuştuğum genç kız ile artık uzun sohbetlerin konuları bile değişmiş olan genç kız çok farklı. Seçiminden " en azından şimdi" pişmanlık duymuyor.

Bu minik dokunuş onun hayatının akışını değiştirdi. Ne onun , ne benim, ne ailesinin pişman olmamasını diliyorum tüm kalbimle.

Selin ve Goncagül İstiklal Caddesinde

Diyeceğim o ki , bir derslerinde hocaları blog açmalarını istemiş ve 20 yazı yazmaları gerekiyormuş.

Yeğen: "Hala" dedi.
Halası : "oki toki yeğen, yok bi sorun" dedi.

Tabiiiii ki ödevi o yaptı, ben sadece fikir verdim.

Ancak son yazısı benim için sürprizdi...

İşte tam da o yazısını sizinle paylaşmak istedim ...buyrun efendim:

28 Eylül 2014 Pazar

Küçüktüm Ufacıktım..

İstanbul-Trabzon arası vapur seferleri pek rağbet görürdü küçüklüğümde. O aşina maviliktir belki gönlümde taht kurup hala hüküm süren.




Babam, bu yaşıma kadar gördüğüm en yakışıklı erkeklerden biri annem ise yosun rengi gözlerinde baharlar,tatlı gülüşünde ılık meltemler barındıran bir kadındı. Asla pespaye görmediğim bu  güzel iki insan ile yaptığım bir vapur seferinin tatlı anılarıdır gecenin bu vaktinde girdiğim çıkmaz sokaklardan beni çıkartan.







Küçüktüm , ufacıktım. Düz saçlarının uzun perçemlerini gözlerinin önüne indirip dış dünya ile bağlantısını kesmeye çalışan , izleyen ama konuşmayan bir çocuktum. Salopetimin düğmesini yutmayı başarıp annemin yüreğini ağzına getirdiğim an aklımda. Deniz tutmasının ne berbat bir şey olduğunu en sağlamından öğrendiğim yolculuk da bu 
yolculuktur . Uzunca , dik merdivenlerden indiğimiz gemi restaurantının büyüleyici atmosferinde annemin eteklerinin, babamın ne yaptığını bilen insanlara mahsus rahatlığının ardına sığındığımı, tüm yemekleri reddedip muza bir türlü hayır diyemediğimi de tüm o bulanık git-gelli anılar içinden net şekilde çekip alabiliyorum.





Fuaye alanına gittiğimizde annem ve babam ingilizce sohbet etmeye başlamışlardı biri ile. İsmi, gariptir ki halen aklımda: Mr. Rabak. Elini uzatıp başımı okşadığında geri zıplamamak için kendimi zor tutmuştum. Rabak kızılderili imiş.Babam , ona "merhaba" demem için gülerek ısrar ettiğinde lütfedercesine bir "hello Mr Rabak" demiş sonra annemin arkasına süzülmüştüm usulca. 

Bir de zenci vardı sohbete katılıp ürktüğümü fark ettiği için daha uzak duran. En sonunda başımı okşamak için elini uzattığında geri gittim. Teninin siyahlığının bana bulaşacağını sanıyordum. Rabak'ın farklı teni, zencinin simsiyah elleri korkudan aklımın başımdan gitmesine neden olmuştu.

Sonra, zenci adam bana baktı ve gülümsedi. Kocaman gülümsedi. Onca siyahlığın içinden inci gibi dişleri bembeyaz parladı ya, gülüşünün içten sıcaklığı korkudan buz kesmiş çocuk gönlüme ulaştı ya...belki de karanlıktan korkumu yenişim o gülüştedir, kötü-kara günlerin ardından ummadığım beyazlığın çıkacağına inancım bu çocukluk anısında saklıdır diye düşündüm bu gece.

Birinin sağlığı, birinin çocukluğu, birinin aşkı,birinin evliliği,birinin işi,birinin hayalleri..yitip gidenlerin hüznü ile demlenirken gecenin bana kalmışlığında,  Mr. Rabak ve karanlığın içindeki beyazın sevinci ile gönlümü ısıtan zenci adam geliverdi aklıma işte öylesine. Dudaklarımda o şarkı , "keşke" ve "iyi ki"lerimin kesişiminde annemle babamın tamamlayıcı , güçlü huzurları ile pekişmiş mutlu çocukluğum.

Aydın Arın'ın şiirinde de dediği gibi:

...  

Yarım kalmasın düşüncelerim,
Bakarsın bir gün hepsi tamam.
Yeter ki kendimizi görebilelim,
Bu kırık aynalardan.

10 Kasım 2013 Pazar

Sabâ Renkleri

Ezan sesi semalarda yankılandı, tüm sesler tüm anlamlardan arındı. Başka hiç bir vakit bu kadar etki etmiyor ezanın sükunete,ibadete çağıran sesi;sabah namazına davetin yeri ayrı  . Tüm dünyadaki ezanlar bana sesleniyor o vakit, uyan-utan-hatırla aslolanı-unut kibrinden kaynaklananları diyor. Öfkem bencilliğinden arınsın, kopyalarla uğraşmasana ; sen asılsın diyor.

Bir hazin boyun eğiştir gelip yerleşiyor gönlüme. Karanlığın içindeki seslenişi dinliyorum, o seslenişte hiçliğimi seyrediyorum. Siyah yerini laciverte bırakmış, suskun diller yaradana yakarmış. Gece ile günün kesişiminde , siyahın maiye dönüşümünde , niyeti olanlar için hesaplaşma başlıyor "neye celallendim, nerede hata yaptım, ne yapsam da ""iyiliğe idi yolu"" denilenlerden olsam" diye düşünmeye başlıyor. Tevazu ile düşünebildiğinde pişmanlıklar karşısına dikiliyor insanın. "Ne diye kırdım kalbini" diyorsunuz en basitinden.." o bilmedi ama ben bildim: baktım ve kılık kıyafetini küçümsedim, hey gönül bu kibir nereye kadar" diye inliyorsunuz..söz verip unuttuklarınız, üzerinize vazife değilken iş edindikleriniz, gücünüz var diye ezdikleriniz..camı açıp bir nefes almalı, bu sorgulamaya dayanmalı, sebep nedir hangi sonuca vardırmış bizi ..anlamalı!

Bahtiyar Sahaf'tan alınan bir fotoğraftır
Renkler geliyor yavaş yavaş gittikleri yerden. En çok maiyi özlemişiz, en çok da mai lazım bize. Lacivert bir ton daha açıyor kendini ve uyuyanlar uyansın diye biri bitirince diğeri devam ettiriyor ezan sesini. "Namaz uykudan hayırlıdır" diyormuş ezanın Sabâ makamındaki çağrısı..Ben de bilmezdim ya, eşim söylemişti şaşırmıştım. Bu kadar nahif, bu kadar yüzyıllardır  vaz geçmeden "ben"i kendine çağıran daveti anlamını bilmeden dinlemenin içe dönük kırgınlığını yaşamıştım duyduğumda. Namaz uykudan hayırlıdır..mine'n nevm sadece sabah namazında söylenen söz.

Kuşlar uyanmaya başladı, duyuyorum seslerini. Zamanı ziyan ediş en büyük pişmanlık oldu sabahın anlamında, yeniden deneyebilecek olmanın verdiği ümit ise kırık gönlün tesellisi. 

Ölüme bir adım bile kalmamışken yaşam gerçekten bir film misali unutulan tüm ayrıntıları ile göz önünden geçiyor "bak sen ne ettin önce kendin gör" dercesine izliyorsunuz her saniyeyi, yolu sizinle kesişen unutulmuş her ismi. Mutlu ve barışık anlar parlak bir yeşilken kalp kırdığınız, öcünüzü aldığınız, zayıf olanı ezdiğiniz , kalbinizi lekelediğiniz zamanlar paslı bir kahverengi. "Ah" diyor insan "hepsi ne ne nafileymiş..dönebilsem, af dileyebilsem...nasıl kırdım gönüllerini,neye yarar bu son pişmanlık" Sevdiklerinizi bırakıp gitmenin hüznünden baskın bir "keşke" dir gelip yerleşiyor içinize.Ve ne yazık ki o bir şans daha verilse bile eskisi kadar boş ve şiddetli değilse de yineliyor insan hatalarını.İnsan olabilmek çok zor, çok ağır bir imtihan.

Serçelerin berrak ve neşeli sesleri yükselir oldu.Soluk bir mavilik ufuktan hızla yükselip geceyi taşımaktan yorgun laciverti yolcu ediyor. Maiye az kaldı..bu kutsal,özel,eşsiz zaman dilimi ancak ulaşmak isteyenlerişn ulaşabileceği bir uzaklıktan ancak kıymetini bilenlerin doyamayacağı bir hızla geldi geçti...

Tekrarına ya nasip...

Hu, anlamı güzel olup günlük hayatın sıradanlığında yitirdiğimiz bir seslenişmiş meğer...hu tüm dostlara, hu tüm canlara


hu (I) 
ünlem (hu:)
1. ünlem "Neredesin, bana bak" anlamlarında, genellikle kadınlar tarafından kullanılan bir seslenme sözü
2. Dervişler arasında kullanılan bir seslenme sözü

6 Kasım 2013 Çarşamba

Rüya


Uykudan , dudaklarını sıkmaktan dudakları uyuşmuş vaziyette uyandım. Rüyamda ne görüyordum hatırlamıyorum en azından şimdilik, belki de klasik olarak bünye savunmaya geçmiş ve beni bu kadar geren bir şeyi hatırlamamı istememiştir.


İşsizlik dünyanın sonunu filan getirmiş değil benim için ama gerdiği de bir gerçek. Öğrencilik yıllarımda harika bir  rüya görmüştüm. Atakent'teki o yüksek binalardan birinden fırlayıp bir taksiye atladım rüyamda, sonra şoföre "Temmuz'a çek" dedim. Rüya bile olsa avallaştı adamcağız. "Ne bakıyorsun yüzüme Temmuz'a çek, hızlı!Hadi!" dedim. Mart'ı,Nisan'ı , Mayıs'ı, Haziran'ı yaşamaya sabrım ve gücüm olmadığını hissediyordum. Giden benim ömrümden gitmeyecekmiş gibi bir telaş, bir başı diklik, bir kırgınlık hayata...

Öğrencilik yıllarından beni yaptığım bir şeyi yapmaya karar verdim bugün. Gidip mezarlıkta oturacağım bir süre. Onları görmek, onları dinlemek ile aynı şey aslında. Başıma gelenleri, biriktirdiğim öfkelerimi, kırgınlıklarımı, affedemeyişlerimi çantama koyup ilişeceğim bir ağaca yakın kabrin kenarına. Dünyayı düşünmek, gelip geçiciliğin ortasında yüreğimi ne diye yangın yerine çevirdiğimi anlamak ;bilip unuttuklarımı kendime hatırlatmak lazım. Kaybetmeden kıymet bilmek, gitmeden-zaman bitmeden asıl yapılacaklara başını çevirmek lazım... Mezarlıkta oturup kendini , hayatı ve ölümü dinlemenin bir faydası daha oldu her zaman. En umutsuz anımda bile "onların artık hiç bir umudu yok oysa ne gün ne ömür bitmedi..yeniden deneyebilir, yarınlardan umut edebilirim. Benim için her şey bitmedi" der gönlüm yenilenmiş, az kalsın hiçliğin içinde her şeyimi yitirecek olmanın telaşı ile kamçılanmış çıkarım mezarlıktan. Ne öyküleri, ne yaşanmışlıkları var hepsinin.Ne çok cümle yarım kalmış, ne çok sır ne çok keşke toprağın altına girmiş ve aslolana seyahati başlamış. 

"Heyy ben kimim ki" diyor insan o zaman. "Ben kimim bu kadar önemsedim her şeyi?...şurada eski Suriye Valisi yatıyor kocaman heybetli şatafatlı bir mezar taşı ama şurada da Üsküdar'ın eski Camcı Amca'sı yatıyor mezar taşında iyi kalpliliğine düzülmüş anlatımlarla dolu mısraları..hangisi zengindi, hangisi kazandı da gitti, sen ne istiyorsun...sen ne istiyordun" diyorum kendime. Ölüm, korkutucu geliyor anne olalı beri. Ürperiyorum, "keşke" lerimi elimden geldiğince orada gömüp farklı düşünce ,duygu ve önceliklerle çıkıyorum kapıdan. Umut,yaşama isteği, vazgeçmeyiş her yerini sarıyor yüreğimin. Sevdiklerimi ve sevmeyi hatırlıyorum. Üzdüklerimi ve pişmanlıklarımı..Söz verip unuttuklarımı yani yarı yolda koyduklarımı.

Dudaklarım mühür gibi sımsıkı kapalıyken "Hey'" diye haykırıyorum yaşamda yer alan her şeye "gitmedim, vazgeçmedim..geliyorum"

Yaşam koçları, felsefeler belki karanlığa düşmüş yolunu bulamayanlar için gerekli bir şey. Edinilmiş tecrübenin paylaşılması yürüyerek fersah fersah alınacak yolu koşarak bir kaç adımda almaya yarar sağlıyor olabilir ama benim demem o ki insan kendine doktor,kendine dost olmalı.İnsan kendisi ile barışık kalıp kendisini duymalı..o zaman yardım istenilecek nokta da yardım istenilecek alan da değişiyor.

En kötü ihtimalle "çek Temmuz'a!" diyorsunuz, bazen kaçmanın da çözüm olduğunu biliyorsunuz.Ne han ne hamam....sadece mavide bir nokta olsam...


YAŞAMAYA DAİR 
  
1 
Yaşamak şakaya gelmez, 
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
                       bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, 
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 
Yaşamayı ciddiye alacaksın, 
yani o derecede, öylesine ki, 
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, 
yahut kocaman gözlüklerin, 
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda 
                                    insanlar için ölebileceksin, 
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, 
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, 
                        hem de en güzel en gerçek şeyin 
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde. 
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, 
                                      yaşamak yanı ağır bastığından. 
                                                                                     1947 -Nazım Hikmet Ran

15 Ekim 2013 Salı

Bayramın İlk Günü , Çocuklar ve Çocukluklar

Merhaba,

Bayramın ilk günü, İstanbul'da dağ kartalları kadar yalnız olmanın avantajını kullanarak "bayramın ritüellerinden sadece çocukların hoşuna gidecek olanları" seçip hayata geçirdik.

Sabah doyasıya uyudular...akşam istihareye yatılıp sabah değiştirilen eğitim sistemi çocukları,velileri,okulları,dershaneleri..hepimizi sersem ediyor ve sıkı bir uykuya gerçekten ihtiyacımız var. Bayram namazından dönen eşime adet olduğu üzere olabildiği kadar güzel bir kahvaltı hazırladım ve çocuklarımızın uyanması beklerken neşeli eski Türk filmlerinden birini izleyerek zaman geçirdik. Çocuklar kalktıklarında pembe yanaklarına uykusunu almış ışıl ışıl gözler eşlik ediyordu. Bayramlık değilse de olabildiğince şık kıyafetleri giyip geldiler, ellerimizi öpüp harçlıklarını aldılar sonra büyük bir keyifle, telaşsız ve sohbeti en koyusundan kahvaltı ettik. Sonra yaş sırasına göre aile büyükleri arandı, "keşke burada olsaydınız " temennileri biraz buruk dinlendi sonra hep söylemek istediğim o sihirli cümleyi söyledim çocuklarıma "bugün canınız ne isterse yapın..serbestsiniz"

Sınavlar,ödevler,testler,uzmanların dedikleri..uzmanların demedikleri..Ne zor şey canım bu zamanda çocuk olmak. Hep doğruyu yapmalarını isteyen ebeveynlerle büyümek. Yetişkin hayatlarında içlerinde yaşatmaya devam edecekleri bir çocuk olmayacak gibi geliyor bana çünkü çocukluklarını yaşamıyorlar. Hata yapmadan doğruyu öğrenmek mümkün mü? Kitap gibi yaşayan çocuktan hayır gelir mi? Aburcubur yiyecek karnı  ağrıyacak, ödevini unutacak azar işitecek hatta daha iyisi azar işitmemek için esaslı bahane oluşturup bugünkü makbul adıyla "stres yönetimi" edinecek..kendisine gülmeyi bilecek, merhameti, şefkati, öfkeyi, ağlamayı, gülmeyi bilecek. Hani bir reklam var ya "kirlenmek güzeldir" diye..vallahi favorim o. 18 yaşında çamurda yuvarlanan, 20 yaşında yeni ayakkabıları ile yatağa giren mi var? Bırakın zamanla öğrensin birşeyleri, bırakın hata yapsın azıcık..bırakın çocuk olsunlar di mi ya?

Dün akşam Nehir ödevlerine bakınıyordu..baktım,kimsenin onaylamadığı şey; odasında değil masasında değil kucağında oyuncağı... Baktım, çocuk kalbinde sevgiyi taşıyan hayal kurmayı bilen bir çocuk.

Herkes genel müdür olacak değil, mutlu çocuklar mutlu insanlar olmayı nasip etsin Allah çocuklarımıza. Her ne yapıyorlarsa en iyisi olsunlar ve seçimlerinden pişmanlık duymasınlar...keşke'lerin yoruculuğunda yıpranmasın yürekleri.

Yollar uzun, yollar dolambaçlı..kardeş olmanın tamamlayıcılığı ömürleri boyu onlarla olsun dilerim.



Ne isteseler pişirdik ne yapsalar sesimiz çıkmadı. Yüzlerinde gülücük,huzurla kedi yavrusu gibi oynayan iki kardeş ile bayramın ilk günü bayram oldu gönüllerimiz.




Severek yaşamak hayattaki en büyük meydan okumadır...Buscaglia