zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2017 Pazartesi

Dur


Eski çalıştığım yerde , hayatın kavşağında durur zamanı içindekilerle seyreylerdim.

Ondandır belki de insana saygım :varoluşun ne çok emek istediğini görmemdendir.

Birileri "Paris'teki kaldırım taşlarının zarafetini " överken, 80 yaşındaki adamın gece uğradığı tecavüzle kan revan içinde kapıma gelip benden medet ummasıdır derdi dert bilmem ama kimselerin derdinin diğerinden büyük olmayışını aklımda tutmam.

Bildim ki kimse baki değil, gördüm ki tüm yönetici koltuklarının  altı tekerlekli..kayıp gidiyor.

Eski çalıştığım yerde unutulmazlarım olurdu, zaman zaman bunları sizinle paylaşmayı sevdiğimi söylemiştim.Bugün, bana en büyük ders verenlerden birini hatırladım ve sizlerle paylaşmayı uygun gördüm.

Orada işe yeni girdiğim, sistemi ve kişileri anlamaya çalıştığım günlerdi. Yeşil hülyalı gözleri ile hep uzaklara bakan ama her şeyin çözümüne ait bilgiyi zarifçe aklında tutan mütevazı bir kızdı Sultan. "Yine o adam geliyor" dediklerinde öfkeyle homurdanmak yerine nezaketle gülümsedi.  Yaşlı adamın bir haftadan fazla süredir her gün geldiğini sonradan öğrendim.

Yorgun, bezgin üstü başı çimenli geldi adam. İş yerimin karşısındaki parkta yatıyormuş, kalacak yeri yokmuş.

Sultan'ın karşısına oturdu.

-Lacivert , kenarı beyaz çizgili eşofman buldunuz mu ?
Sultan üzüntüyle başını salladı.
-Eşofman var ama lacivert ve beyaz çizgili değil.
Merakla adama baktım. Başını olumsuz anlamda salladı.
-Ben yarın yine gelirim...
-Siz bilirsiniz.

Diğer çalışma arkadaşları biraz kınayarak baktılar ardından. Parklarda yatıp duran birinin eşofmanı bulmakla yetinmeyip koşul koşmasını saygısızca buluyorlardı. Hem kendilerini meşgul ettiğini düşünüp had bildirmek isteyenler de az değildi..ama Sultan, hülyalı yeşil gözleri ile arkadaşlarına da gülümsüyor ve "öğrenirsiniz, peşin hükümlü olmayın. İşiniz bu sizin, belli koşullar koşamayacak olan sizsiniz o değil" diye tatlı yumuşak sözlerle yaşlı adamla aralarına set çekiyordu.

O hafta da her gün gelen yaşlı adam için her yere soruluyor ama lacıvert, kenarı beyaz çizgili eşofman bulunamıyordu. O ise her gün sabırla üzerinde çimen kalıntıları geliyor ve yine gidiyordu.

Sultan bir gün sordu yaşlı adama onu incitmekten endişelendiği her halinden belli olarak.

- Ben yine elimden geleni yapacağım elbette ama neden mutlaka lacivert ve kenarı beyaz çizgili eşofmanda ısrarınız.

Yaşlı adam yorgun halde, hep öne eğik başını üzüntüyle iki yana salladı. Gözlerinde acıyı dahi yok etmiş bir boyun eğiş,kabullenişle bize baktı.

-Evimiz yandı bir süre önce. Oğlum ve gelinim yangında öldüler. Torunum da zihinsel sorun vardı, yangın ve anne babanın ölümü ile hepten delirdi. Onu tımarhaneye yatırdım. Benim de yerim yurdum kalmadı, ondan parkta yatıyorum;ölsem dert değil ama torunum var ya işte onda kalıyor aklım.Öğlenleri hava almaya avluya çıkıyorlar dolaşmak için ama hepsi lacivert-kenarı beyaz çizgili eşofman giyiyorlar. Farklı giyinen biri olduğunda tehlike algısı oluştuğundan ona saldırıyorlar, bu şiddet uygulamaya kadar gidiyor. O yüzden bu eşofmanı istiyorum ..dedi.

Sessizlik bıçak kadar keskin, utanç dağlar kadar ağırdı. Kimse, yaşlı adama bakmaya cesaret edemedi. Sultan:

-"Yarın yine uğrayın, bir yer ile daha görüştüm, oradan umutluyum" dedi.

Ertesi gün personel aralarında topladıkları para ile lacivert-kenarları beyaz çizgili  eşofmanı almış ve yaşlı adam için başka neler yapabilecekleri sorusunun cevabına dört elle sarılmıştı.

Dünya da koca bir tımarhane değil mi?

Lacivert-kenarları beyaz çizgili eşofman giymediğim her gün canım yanıyor.


24 Ağustos 2017 Perşembe

Gezgin Huzurevi


Sabahın telaşında lacivert mat küpelerimi ararken, mırıl mırıl geldi yanıma. 

Kim bilir düşlerinde ne sormuşlardı cevabını bilemediği ,sabaha kalmıştı  endişeleri  ve bekleyişleri.

Küpelerimi bulup takmaya ve işe gecikmemeye uğraşırken yan gözle onu izliyordum. Düz saçlarının tatlı- kurabiye sıcaklığındaki yanaklarına dokunuşunu, fincan fincan açılmış gözlerindeki düşünüşleri.

-Anne? dedi 

-Zuzi? dedim.

Şu yeni aldığım ruj nerede..hani parlatıcı gibi şeftali rengi olan..

-Sen yaşlanınca huzurevinde mi oturmak istersin?

Ruj  elimde aynaya bakarken kalakaldım. Bir an..bir saniye..belki bir ömrün geri kalanı?

-Bu gerçekten hoş olurdu Zuzi.

Zuzu'nun daha şımarıkça söylenişi Zuzi, o da ben de seviyoruz bu seslenişi.

-Pekiii..sıkılmaz mısın?Evlatlarım bana bakmıyor demez misin?

Duygusallığa kapılmadan dürüstçe düşündüm.

-Zuzi, sizin de birer hayatınız olacak. Yük olmak istemem, bu beni daha mutsuz eder. Huzurevleri yaştaş demek yani kafası benim gibi gürültü kaldırmayan sakin insanlar, aynı yaşam dilimini anımsayan sohbetler filan. Söylendiği kadar kötü olduğunu sanmıyorum.

-Ama sen hep sırt çantanla dünyayı gezmek isterdin?

-Gezici Huzurevi buluruz belki ha?


-Anne (gözler doldu alt dudak titredi..hay Allah) ama ben seni özlerim.

-O zaman ziyaretime gelirsin Nehir. (artık ciddileşmeli) Bir başka şehirde yaşıyor da olabilirsin. Önemli olan gönüllerin bağlarının kopmaması. Aynı evde ayrı gönüller yerine ayrı mekanlarda sevgi ve neşe dolu gönüller daha iyi değil mi?

Bir minik burun çekiş...hala emin değil.

-Ama gezici Huzurevi yok ki anne


Gülümsedim. 
Bugün rimele gerek yok..hazırım çıkmaya. 


-Bir iş alanı mı bulduk ne?Emekli olduğumda kendi huzurevimi yaparım belki. Benim gibi sırt çantası ile gezmeyi hayal etmiş ve bunu yapmaya devam etmek isteyen yaşlılar için gezici huzur evi. Böyle bir proje üretebiliriz biliyor musun? Keyifli bir şey olabilir. Ama önce senin okula benim işe gitmem lazım Zuzi, carpe diem biliyorsun :-)

Aklı bir anda okuluna ve bugün yapacaklarına kaydı. Otobüs durağına gidene kadar lafladık, sonra o yoluna ben yoluma gitmek üzere sevgiyle kucaklaşıp ayrıldık.

Minik provalar yapıyoruz da farkında değiliz sanki...


Narin ama güçlü kanatları olan iki  çocuk yetiştirdiğimi görüyorum. Özgürlük ve hayallerine inanıp o yolda ilerleyebilmeleri belki de onlara verebileceğim en güzel şey olacak.

Zaman güzel olanı getirsin hepimize..carpe diem




14 Ağustos 2017 Pazartesi

Bedavaaaaa


Bugün hiç param  yok.

Allah'ım bu ne rahatlık ne özgürlük ne keyifmiş  (uzun sürmeyeceğini bilmenin rahatlığı ile ) aslında.

Trendyolda filan ne çok zaman geçiriyormuşum sabahları.
Bakmadım bile..oooh,camdan dışarı seyretti bu gözler marka sayfaları yerine.


Ne yiyeceğim derdim de yok. Amma meşgul ediyormuş aklımı, tırtık tırtık Allah ne verirse yiyecem. Olmadı akşam evimde gani çok şükür.

İster istemez aklım şiire takıldı. 

BEDAVA

Bedava yaşıyoruz, bedava;
Hava bedava, bulut bedava;
Dere tepe bedava;
Otomobillerin dışı,
Yağmur çamur bedava;
Peynir ekmek değil ama
Sinemaların kapısı, Camekanlar bedava;
Esirlik bedava;
Acı su bedava; Kelle fiyatına hürriyet,
Bedava yaşıyoruz, bedava.
                   Orhan VELİ KANIK

Ve tabii unutulmaz şarkısı ile Cem Karaca..
 şarkıyı dinlemek de bedava (tık)

Sonra da babamın nüktedan dörtlüğü bu
 tür durumlarda söylediği. Tabii yine Orhan
Veli'den(şiir de bedava):
bilmeyen için kevgir :-)

DELİKLİ ŞİİR
 
Cep delik, cepken delik, 
Kol delik, mintan delik, 
Yen delik, kaftan delik, 
Kevgir misin be kardeşlik ! 
Orhan Veli KANIK
Bugün çok sendenim be Orhan Abi dememek
mümkün değil. Bir afilli keyif , bir serserilik
kekremsi damağımda.
Sonunda olacağına bak..ruhumuz aynı
değil mi Orhan Abiiii
GÜZEL HAVALAR
Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.

  Orhan VELİ
Al aklını başına diyorum kendime İki çocuk,
hayat,mecburiyetler...
Akşama kadar Cem Karaca dinleyeceğim
dostlar (tık)

 Nasıl da özlemişim avare özgürlüğün eşsiz
lezzetini.
Ne kadar eşya o kadar esaret.
Zaman özgürlük zamanı belki de.... 






16 Şubat 2017 Perşembe

GEZERSEM ÖYLE BÖYLE DEĞİL FENA GEZERİM



Yazamadım çünküüü koş koş  koş koş...bakınız nerelere takıldım bir haftada:

SİNEMA:







Vizyona girdiği gün  gitmeyi çok istedim ama toplantıya katılmam gerekiyordu gidemedim. Geçen sene kapıları kırıp içeri girenler aklımdaydı ama  bu sene sakin bir toplulukla girdim sinemaya çok şükür.








Film bu sefer kitaba daha uygundu. Daha cüretkardı. Renklerin büyüsü, görsel bütünlük kesinlikle beni etkiledi:çok doğru kullanılmıştı.Daha evvel de dedim : 20 ya da 30'lu yaşlarda izlesem farklı  algılardım  ama bu yaşta, Türkiye gündemi ile yoğrulmuş ve yorulmuş beynim ile sadece çekimlerin güzelliği beni heyecanlandırdı ve keyif aldım.

Mr Grey beni güldürdü. Filmi izlerken karısının kıskanç olduğu ile ilgili okuduğum şeyler aklıma geldi ve gerçekten gülmekten kendimi alamadım. Anastasia ilk filmden daha iyiydi. makyaj uzmanlarını mı değiştirdiler bilmiyorum ama ne yaptılarsa bu sefer kız gözüme güzel göründü. Kim Bassinger'i görünce de "zalımsın zaman" demekten kendimi alamadım.

Gidin, izleyin;keyif alacağınız bir film, güzel zaman geçireceksiniz.

TİYATRO:


Tiyatro Martı'nın "Demir" oyununa gittim. Güzin Özyağcılar oyunu alıp götüren kişi.Seyirciyi de sahneye bağlayan ipler onun elinde.Eski jenerasyon ile yeni jenerasyon arasındaki farkı bariz izliyorsunuz. Oyun güzel ama ağır denilebilecek nitelikte. Kalitesine yaraşır dolulukta değildi salon..üzüldüm.



KONSER:


"Aşka Adanmış Şarkılar" KKM 14 Şubat etkinliği idi. Yeğen (Mert) bende ya, oğluşumla  gittik konsere. Şems Trio ve bir konuk sanatçı  vardı sahnede. Yeşilçam filmleri konsept alınmış, ekip süper, salon tıklım tıklımdı. Her parçayı çok büyük bir beğeni ile  dinledim. Konser bittiğinde neden bu kadar kısa diye hayıflansam da saate baktığımda tam bir saat sürdüğünü hayretle gördüm. Salonun merdivenleri bile doluydu. Tebrikler Kozyatağı Kültür Merkezi.

FESTİVAL:



Kadıköy Kış Sanat Festivali'ne katıldım. Bilet yerine kitap isteyen Türkiye Gençlik Akademisi  bir grup pırıl pırıl genç insandan oluşuyor. Şahane de bir program düzenlemişler.

İLK GÜN:


  • Yalnızlık Senfonisi –Perdesiz Sanat

• Madox ile 3 gece tiyatro gösterimi
• Dans
• Müzik Performans)

İKİNCİ GÜN:

• Seramik workshop
•     Beckett tiyatto
• Folklor Gösterisi - Karadeniz
• Tango

Ayrıca bakımevlerinde kalan çocukların resimlerinden de sergi açmışlar.
Açılış konuşmasında  da gözlerim doldu (basında yer almış alıntı oradan)

"Kısa vadede hepiniz Türkiye Gençlik Akademisi’nin faaliyetlerini yakinen göreceğinize ben yürekten inanıyorum. Bizim buraya çıkma amacımız bu festivali gerçekleştiriyor olma amacımız bize çok eskilerden gelen bir emanet, bir vazife hatta Türk gençliğin birinci vazifesini yerine getirmek için Kış Sanat Festivali organizasyonu yapılmıştır. Bu vazife bize 1923 yılından kalan bir emanettir. Bazı zamanlar vardır. Elinizi taşın altına sokmanız gerekir. Bazen küçük ya da büyük olmanız çok da önemli değildir. Ve bazen Hz. İbrahim’e karınca olmak gerekir o suyu taşıyan. Ve o günler geldiği zaman ne yanmaktan korkmamız gerekiyor ne de ezilmekten. Türkiye Gençlik Akademisi’nin bundan sonra herhangi bir üyesi ve herhangi bir gönüllüsü hiçbir zaman korkmayacaktır. Birinci vazifesini yerine getirmekten yılmadan usanmadan kaçmaya devam edecektir"

SERGİ:




"Ahşaba Dokunmak" sergisinin açılışına katıldım. Sergi çok güzel ve ahşabın insana huzur veren büyüsü estetikle birleştiği için benim bi ayrıca hoşuma gitti. 

 

15 Aralık 2016 Perşembe

Ahlaka Mugayir


Herkesin hayatında bir "o" olmuş olmalı demişti bir can dostum yazışmamız esnasında.

Diğer can dostlar da onaylamıştı gülümsemelerinde bir hazin , saklı karanlıkla.

Zamanın savurmasıyla yapılmış bir sürü seçim. 

Kimi gençliğine güvenmiş kimi zamana kiminin güvenecek bir şeyi bile yokmuş;yapması gerekmiş yapmış.

Sonra,  aşk yıllar sonra geri gelerek  yarım kalan cümleleri tamamlatmış.

İşim icabı huzurevine gitmiştim.Bir çift vardı oarada. Öteki huzurevi sakinleri şikayetçi olmuşlar "ahlaka mugayyir " hareketlerden dolayı bu çiftten. Gülümsedim duyunca. 80 üzerinde ahlaka mugayir bişi yapıyorlarsa alınlarından öpecektim elbette. Ar damarım çatlamış değildi ama kalbim de makina yağı ile değil kan ile  çalışıyordu. Hanımteyze 80'lerindeymiş. Şizofrenmiş. Amcabey ondan biraz büyükmüş. Alık olmuşlar. Amca, kızı ailesinden istemişse de aile kıyameti kopartmış. Huzurevi sakinleri ise bunların elele oturmalarından rahatsızmış. evet ya, elele oturuyorlarmış her zaman. İnsanlar rahat bırakmayınca, salondaki büyük süs bitkilerinin ardına saklanıp başbaşa kalmaya çalışıyorlarmış.

Aşk, bildiğim hemen her şeyden daha üstün dedim. Şapka çıkarttım.


50'li yaşlarda gençlik aşkını gördüğünde yüzü pırıl pırıl oluyorsa bir kadının ve gençlik aşkı onca senenin üzerine gerçekleşen bu karşılaşmada tüm kalıp doğrularını  çiğneyerek özlemini dile getiriyorsa öldürür beni 3. tekil şahıs olarak kalması. Suçlu hissetikleri için üzülürüm. Bir süre sonra her kes evine ve çocuklarının başına dönecekse, hayata bir pause yapıştırıp yarım kalan cümlelerini "ahlaka mugayir" olmaksızın tamamlamamalı mı insan? Yaftalamayın, kızmayın. Artık oluşmaya başlayan o yüz çizgilerine sinmeye başlamış yorgunlukları nasıl da bir  anda alıp götürüyor o aşk, şaşar kalır tüm toplum kurallarına lanet ederdiniz görebilseydiniz.


Eşi vefat edince gençlik aşkının da eşi vefat etmişken birbirini bulup evlenen iki kişi tanıdım ben.Kadıncağız şen şakrak  çeyiz düzüyordu biraz da durumla eğlenerek.

Aşk yarım kalan cümleleri geri dönüp tamamalamazsa ne yalnız kalır, kuruyup katılaşır o gönüller kim bilir.

Urfa'dan İstanbul'a dönüşümde yanımda çok tatlı bir hanım oturmuştu. Eşinden bahsederken onun vefat ettiğini öğrenince "ah çok özür dilerim, bilemedim sizi üzdüm" diye feryat ettim. Kadın bana baktı bir süre suskun. Sonra kararlı bir sesle "oh olsun" dedi "öldü de kurtuldum. İyi bir insan değildi. O beni sevmedi, ben de onu sevmedim. Öldüğünce o kadar sevindim ki sonrasında hayatta hiç bir şeyden şikayet etmedim". Dona kaldığımı  görünce yumuşadı bakışları. "çok gençsin, besbelli ki aşıksın da.Sen kendi hikayeni yaşa, benim hikayem böyleydi sadece" dedi. O kadını da , kurtuluş müjdesindeki derin soğuk öfkeyi de hiç unutmadım. 



Sadece Zeynep'imi bilirim ben. Yıllar sonra birbirimizi bulduğumuzda kocasını  genç yaşta kaybettiğini öğrenince "neden evlenmiyorsun ki" dedim yüzyıllardır süren ve birbirimizi  en özel snıfına koyduğumuz dostluğumuza sığınıp. "Çok sevdim ben onu Kadriye" dedi bana. "Başkasına kocam diyemem,  başkasının  eline elimi değdiremem" . Bilirdim dostumun saf tertemiz içtenliğini. Yalnızlığına içim yandıysa da sevmiş ve sevilmişliğine sevindim çocuklar gibi. 

Biz , herhangi birisinin "O"su olduk mu bilemem.
Dünyanın neresinde saçma sapan kötülükler olursa olsun.
Bir yerlerde de iyilik ve aşk hüküm sürüyor.

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Zamana Saygı


Seni özledim mai blog
Sizi özledim blog dünyasının yüzünü görmediğim ama kalbimde yerleri olan güzel insanları.

Bugün mutsuzum.
Bu , belki yarınlara ait kalıcı mutlulukların, birini terk etmeden ötekine varamayacağın bilinci ile yeni diyarlara uzanan yolların başlangıcı.
Bilmiyorum.
Bugün mutsuzum.
Ülkenin durumu mıh gibi yüreğimde. Korka korka mutsuzum bu yüzden. Korkmaz için bi milyon sebebimiz varken korkmadan mutsuz olmak ne haddime.
Kabullenmeye ayırdım yazın son günlerini. Sonbaharda nereye neye yelken açar gönlüm bilmem ama bir seneye yakın zamandır aynaya bakıp kendimi  olduğum gibi görmeye ve arındırmaya çalışıyorum neticede. İyilikten yana koydum  kararın mührünü;iyi biri olmaya çalışıyorum.

Azad ediyorum bugün sizleri hayatımdaki tüm insanlar. Müdahale etmeyeceğim , sorgulamayacağım, eleştirmeyeceğim siz, siz olabilesiniz diye. Ve bir çok  olgudan da kendimi azad ediyorum her kimsem o olabileyim diye.

Sabah İstanbul güzeldi. Önce Üsküdar, sonra Dudullu,sonra koştur koştur işe yetişme telaşı ile Kadıköy yaptım. Herkesi seyrettim bir botanik bahçesinde tırtılları kelebekleri salyangozları  bitki bitlerini seyredercesine kabullenmiş ve olağan karşılayarak. İnsanlar servis aracının yanından vızır vızır geçerken , gittikçe rengi netleşen gün ışığının  betonlara vururken bile güzelliğinden bir şey kaybetmediğini gördüm.

Aslolanı hatırlamaya, nefesimi ve gönlümü ona odaklamaya çalıştım.Valizini yanlışlıkla kafama indiren kadına da bişi demedim. Önemli değil demek doğru değildi çünkü bu önemli mi sorgulamasından çok daha farklı şeylere takılıydı kafam. Schubert'in  "Serenade" eserini hatırlamaya çalışıyordumve bu  zamanlar ötesi besteyi yaparken neyi düşünüyor olabileceğini. Valize ve kadına baktım, içimde yükselmeye uğraşan öfkeyi de kadını da valizi de görmezden geldim.

Müzik, bana bir şeyler söylüyor olmalıydı. Kafamın içindeki müziğe döndüm.

Uğraşasım yok bugün , anlatabiliyor muyum?
Bugün  mutsuzum ama sanırım yarınlara temiz ve anlamlı mutluluklar olsun diye alınan bir karar bu.

Zamana saygı..bekleyip göreceğiz.





21 Nisan 2016 Perşembe

Zaman Kımıldamıyor


Nihayet derin bir nefes alarak geriye bakma cesareti bulacağım kadar durmaksızın koştuğum zamanlar içerisinden bir sabahta günaydın hepinize.

Nisan 21
Bahar

Truman Show'u aratmayacak  günler yaşıyorum doğrusu. her sabah farklı sokaktan geçsem de aşağı yukarı aynı saatte işe geliyorum. Neredeyse aynı tümcelerle ama sahici sıcak ve güzel duygularla birbirimizi selamlıyoruz. Sonra ben, neredeyse bir sene geçmesine karşın hiç eksilmeyen bir neşeyle odamın kapısını kapatıp tek başına olabilmenin huzuruyla içime derin bir nefes çekiyorum. Sanki o ana kadar nefes almamışım gibi derin,temiz,özlenmiş . Sonra yineleme moduna aldığım playerda aynı müziği bıkmadan dinliyorum. 

Çiçeklerimi suluyorum. Acil işlerimi hemen halletme derdine düşüyorum. İş yerime gelen yolu izliyorum. Oğlanın boyu rahat 1.95 kız 1.55'lerde elele geçiyorlar. Aklımdan kendimden utanmamı gerektiren ama kendimden utanmamı bir türlü sağlayamayan bir sürü  şey geçiyor.İçimin eğitilmiş bir yanı başka hayatlar üstüne yaptığım bu ucuz ve gereksiz yorumlar için beni kınarken içimin Vezneciler Kız Yurdunda harmanlanmış kısmı kahkahalarla  saçma sapan fıkralara ve yorumlara devam ediyor.

09:30 olunca o kumru geliyor penceremin önündeki bayrak direğine tünüyor. "Geldim geldim" diye sesleniyorum ona ve el sallıyorum. Beni , benim onu sevdiğim kadar sevdiğini ve iyi olup olmadığımı kontrole geldiğini varsaymak hoşuma gidiyor.


Geride kalan zamana bakmak hala içimi acıtıyor. Suskunluğumdan çek al sözcüklerimi Allah'ım diyorum. Yaşadıklarımı yaşamama sebep olan o insanları affetmiyorum.Ama öfke artık yüreğimde taşıdığım bir şey değil . Bunca baharın içinde  kurumuş yaprakları cebimde taşımak niye..taşımayacağım. 

Zorunluluklar sorumluluklar pranga vursa da bileklere,bahara kavuşmayı ertelememek lazım. Çevresine parmaklıklar çekilse de bahar engel tanımaz.





Aliye'm dürtmese onca özlememe rağmen bir süre daha dönemeyecektim bloğuma. Oysa yazmak, okumak ve sizlerle olmak bana ne iyi geliyor 

Sevgiyle...


A THOUSAND YEARS

Kalp atışları hızlı
Renkler ve sözler
Nasıl cesur olabilirim
Düşmekten korkarken nasıl sevebilirim
Ama seni tek başına dururken izliyorum
Bütün şüphem birden başka bir yere gitmek
Bir adım kadar yakın
Hergün senin için beklerken öldüm
Aşkım korkma seni bin yıl sevdim
Bin yıl daha seveceğim
Zaman kımıldamıyor
Bütün güzelliğiyle içinde
Cesur olacağım
Hiçbir şeyin önümde duranı alıp götürmesine izin vermeyeceğim
Her nefes,her saat buna ulaştı
Bir adım kadar yakın
Hergün senin için beklerken öldüm
Aşkım korkma seni bin yıldır sevdim
Bin yıl daha seveceğim
Ve büyün bu zaman boyunca seni bulacağıma inandım
Zaman kalbini bana getirdi
Seni bin yıl sevdim
Bin yıl daha seveceğim
Bir adım kadar yakın
Bir adım kadar yakın
Hergün senin için beklerken öldüm
Aşkım korkma seni bin yıldır sevdim
Bin yıl daha seveceğim

8 Şubat 2016 Pazartesi

Hür














Çocukken de dik başlıydın şimdi de bildiğini okuyorsun sözleri acımasız gelmişti ilk başta.

Ama düşündüm de çocukken sevdiğim şarkılardan kurduğum hayallere kadar her şey "karışamazsınız bana-giderim ben-gidiiim mi ben-ne minnet edecem beaa" modunda.

Özgür iradeli,hayal edebilen ve sorgulayan olarak yetiştirildik çünkü.

Sınırları olan,devinimi bitmeyen özgürlükler ülkesinin sağlam neferleri :-)

Aşkın,yiyeceklerin,dostlukların tadını eksilttiği zamanlardayız gibi hissediyorum.

Bir sürü yasak nedeniyle metroda iki pergel bacak adam arasında oturmuş kadın modeli yaşadığımız şu günlerde çocukluğuma ait şarkıyı o da yasaklanmadan sözlerini bangır bangır bağırıp söyleyerek Pazartesi'yi şenlendirmek ve yetmezmiş gibi bir de sizlerle paylaşmak istedim.








sanane sanane sanane sanane 

hiç rahat yokmu bana şu yalancı dünyada 
kimin ne hakkı varki karışır hayatıma 
hesap soramaz bana kim çıkarsa karşıma 
kimin ne hakkı var ki karışır hayatıma 
sanane sanene sanane 
hür doğdum hür yaşarım kime ne kime ne 
kölemiyim sana ben sanane sanane 
zararım kendime kime ne kime ne 
sen bak kendi derdine sanane sanane 
sanane sanane sanane 
bu kalp benim değilmi severim severim 
canım nasıl isterse gezer eğlenirim 
her günüm mutlu benim kim ne derse desin 
canım nasıl isterse gezer eğlenirim 
sanane sanane sanane sanane sanane 
hür doğdum hür yaşarım kime ne kime ne 
kölemiyim sana ben sanane sanane 
zararım kendime kime ne kime ne 
sen bak kendi derdine sanane sanane 
sanane sanane sanane sanane 

13 Eylül 2015 Pazar

Locusto

Monte Cristo Kontu'nu okudum elimdeki kitabı bir yana koyup alelacele.

Hani neden yaptığınızı bilmediğiniz ama iç güdülerinizin şiddetle sizi yönlendirişine boyun eğmenin mantıklı olduğunu içten içe kuvvetle hissettiğiniz anlar vardır..öyle bir şeydi bu .

Kitap 607 sayfa. Bir günde bitirdim. Hermann Hess ile hemhal olmanın keyfinden öldüğüm bir günde onun kitabını bırakıp deli gibi çocukken okuduğum bu romana koşma nedenimi o anda anlayamayacağımı ama zamana izin verirsem bana anlatacağını da biliyordum.

Vücut bir yiyeceği şiddetle istiyorsa içinde bulunan bir şeye şiddetle ihtiyacı var, dengeyi sağlayacako maddenin eksikliği uyarı zillerini çaldırdı demekmiş. Benim bu yönelişim de ruhumun aşermesi idi sanırım.

Sabahın köründe elime alıp akşamın bir vakti kitabı bitirdiğimde kalan her şeyi , hatta stresten beni düğüm düğüm eden bir sorunu bile nasıl da unutuverdiğime hayret ettim.

Modern hayatın kolaylıkları, ulaşılmanın kolaylaştırılması, süreçlerin kısaltılmasını getirdi sanırım. Her şey çabucak oluveriyor. İnternetten sipariş vererek evden hiç çıkmadan para kazanıp hayatınızı idame ettirebilir, siparişler verip ihtiyaç duyduğunuz her şeyi eve getirttirebilirsiniz.Kimseyle tek kelime konuşmadan bi milyon insanla iletişime geçebilir hiç gitmediğiniz yerleri kameralarla günlük hayatın akışını canlı izleyebilirsiniz.

Beri yandan berbat bişi bu. Hazır olmadan kozasından çıkan kelebekler gibi erken özgürlüklerin yırtılmaları ile doluyor ruhlarımız. Eli elime değdi diye ilk aşkının hatırasından günlerce elini yıkamayan genç kızlar yerlerini aşklarını itiraf etme şekli olarak direkt öpüşen çiftlere bıraktı. İstesen de istemesen de bizimseçtiğimiz kişiyle evleneceksin baskısına doğan haklı tepki evlensen de olur evlenmesen de olur hatta kafana estiğinle istediğin kadar evlen olmadı boşarsın n'olacaklara bıraktı. Hani demem o ki haklı değişim istekleri , süreçleri ortadan kaldırıp direkt sonuçlara giden yanlış yollara götürdü sanki bizi. Belki bu yüzden içimdeki hep bir şeyler eksik ve yanlış hissiyatı.

Ergenlik denilen kutsal dönem, çocukluktan geçliğe geçişin o hırçın hazırlık süreci yok artık. Mağazalarda bile ya çocuk var ya genç reyonu.."garson boy" kalktı. Oysa önemli bir şey bu her ne kadar önemli değil gibi görünse de.

Monte Kristo Kontu'nda bugün aşırı duygusallık ya da lüzumsuz zaman kaybı olarak görülen o kadar detay var ki , ilk okuduğumdaki hayranlığımla şimdi okuduğumdaki "üf aman"ların kıyası kabul edilir gibi değil. Öyle özlemişim ki detaylara zaman ayıran insani akışları, bakışı ve bakışların  anlam belirleyiciliklerini .

İsterdim ki ne yaptığı ne ettiği ne söylediği kimse tarafından umursanmadığı için özgür olduğunu zannedip kalbindeki yalnızlıkları saçma sapan şeylerle doldurmaya çalışan insanlar güruhu olmaktan çıkabilelim. İzmir'deki gibi sabahları birbirini tanımayan insanların "günaydın"ları ve nezaketleri ile başlasın sabahlar. Süreçler olsun anlamı olan,getirdikleri kalbe dolan,ömrü dolduran. Aşk aşk gibi, nefret nefret gibi yaşansın intikamlar mertçe alınıp  dostluklar vefa ile bezensin .

Şimdinin aklını ve bilincini geçmişin güzel alışkanlıkve kuralları ile bezeyebilmek isterdim.

Birer Locusto 'ya dönüşmeden evvel baharlar dolsun nefesimize, kendimizi bulalım isterdim.


Bak sen şu Monte Cristo Kontu'nun yaptığı işe...Bir isim koydu  özlemlerimize


Çember çevrilir,
Su musluktan içilir,
Ağaçlara tırmanılırdı.
Bebekler bezden,
Silahlar tahtadan,
Resimler kömür karasından yapılırdı.
Kızlara ninelerinin, erkeklere dedelerinin
İsimleri konulur,
Saatli maarif okunurdu.
Komşuda pişen
Bize…
Bizde pişen komşuya düşerdi.
Geceler ayaz,
Sokaklar karanlık,
Yıldızlar parlak olurdu.
Turşu, salça, mantı
Evde yapılır,
Karpuz kuyuda soğutulurdu.
Erik ağacının çiçeği,
Pencere camımıza yaslanır,
Güz yaprakları bahçemize düşerdi.
Kardan adam yapılır,
Evlerde soba yakılır,
Kış gecelerinde masal anlatılırdı.
Merdiven çıkılır,
Aidat ödenmez,
Yönetici seçilmezdi.
Evler badanalı,
Sokaklar lambasız,
Mahalleler bekçili olurdu.
Ajans radyodan dinlenir,
Çizgi roman okunur,
Defterlere kenar süsü yapılırdı.
Hayat,
Arkası yarın gibiydi,
Kesintisizdi.
Her gün yaşanacak bir şey vardı.
Herkes kendi düşünü kurar,
Kendi hayatını oynardı.
Şimdi,
Herkes
Yoğun,
Yorgun
Ve
Tek başına…