Her şarkının bir öyküsü olsa gerek ama toplum hafızasına kazınan bazı şarkıların öyküleri daha bir ilgi çekici oluyor.
Barış Manço sanatçı kimliği ile hala vurgulu -güçlü bir isim herkes için.
Tam adıyla Tosun Yusuf Mehmet Barış Manço, 1943 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Daha bebekken, henüz bir buçuk yaşındayken şarkı mırıldandığı söylenir. Ama onu efsane yapan, sadece sesi değil; müziğe, hayata ve insanlara bakış açısıydı.
Türk müziğinin unutulmaz ismi Barış Manço’nun klasikleşmiş eserlerinden biri olan“Gülpembe”, yıllar boyunca bir aşk şarkısı olarak bilindi. Oysa bu şarkının ardında, sanatçının çocukluk yıllarına uzanan derin ve duygusal bir hikâye yatıyor.
1981 yılında yayımlanan Sözüm Meclisten Dışarı albümünde yer alan “Gülpembe”nin sözleri Barış Manço’ya, bestesi ise Ahmet Güvenç’e ait. Şarkı uzun yıllar romantik bir anlamla dinlense de, Manço daha sonra yaptığı bir açıklamada bu eserin aslında babaannesi Gülpembe Hanım için yazıldığını duyurdu.
“Gülpembe benim babaannemdi. 15 torunu vardı ama en çok benimle anlaşırdı. Vefat ettiğinde 13-14 yaşlarındaydım. Bu şarkı, o yaşta hissettiğim hüznün yansımasıdır.”
Bu açıklamayla birlikte “Gülpembe”, aşkın değil, bir çocuğun sevdiği birini kaybetmenin acısını anlattığı hüzünlü bir ağıt olarak yeniden anlam kazandı.
Barış Manço’nun oğlu Doğukan Manço da bu duygusal bağa dikkat çekerek, şarkının aile için çok özel bir anlam taşıdığını söyledi.
Bugün hâlâ milyonlarca kişi tarafından sevgiyle dinlenen “Gülpembe”, yalnızca bir şarkı değil; Barış Manço’nun kalbinde saklı kalan bir veda, bir hatıra ve bir çocukluk yarası olarak yaşamaya devam ediyor.
Cahit Sıtkı Tarancı sembolizm ve romantizm etkisiyle şiirlerini oluşturan ve bu nedenle şiirlerinde günlük aşklar, mutluluklar, insanların gündelik tasaları, yaşama sevinci gibi konuları işleyen bir harika şair.
4 Ekim 1910, Diyarbakır -'da doğan Tarancı 12 Ekim 1956, Viyana'da hayatını kaybetmiş.Şairliğinin yanısıra çevirmen olarak da kabul gören bir isim.Diyarbakır'ın bilindik Pirinççizade ailesinden olan Tarancı ilk tahsilini Diyarbakır'da tamamladıktan sonra İstanbul'a giderek Kadıköy'deki Fransız Saint-Joseph ile Galatasaray liselerinde orta öğrenim görmüş. 1944 yılından başlayarak Ankara'da Anadolu Ajansı, Toprak Mahsulleri Ofisi ve Çalışma Bakanlığında çevirmen olarak çalışmış.
Ziya Osman Saba'ya göre Cahit Sıtkı, "kendisinden yaş yaş küçük kızların peşinde" ymiş. Saba, şairin kendini "hiçbir kızın beğenmeyeceği kadar çirkin" gördüğünü ve tecrübeli olduklarından dolayı yetişkin kızların kendisini beğenmeyeceklerini ve bundan ötürü "küçük yaştaki toy kızları elde edebileceğini" belirtmiş.
Gelelim şiirin öyküsüne:
Cahit Sıtkı 1940’lı yıllarda Beşiktaş’ta Abbas yokuşunda oturan en yakın arkadaşlarından Vedat Günyol’un evine her akşamüstü uğrarmış. Bazen Vedat Günyol evde olmazmış.
Genelde de kapıyı Vedat Günyol’un kız kardeşi açarmış.
Vedat Günyol’un evde olduğu zamanlar kapıda ayaküstü sohbet ederlermiş. Ne kadar davet edilse de utandığından olacak eve girmezmiş o...arkadaşının kız kardeşine sırılsıklam aşık olmuş. Ancak ne arkadaşına ne kıza açılamamış.
Yıl 1941... Cahit Sıtkı Edremit Burhaniye’de yedek subay olarak göreve başlamış. O dönem yedek subay çok fazla olmadığından her birine bir emir subayı veriliyormuş. Cahit Sıtkı'nın gönlü, şööööyle bir göz gezdirip beğendiğini emir eri almaya razı gelmemiş. Künye defterini istemiş ve isimlere göz atmaya başlamış.
Şu Anadolu’muz ne zengin memleket yarabbi! Pötürgeli Hasanlar, Aksekili Ömerler, Akçaabatlı Hakkılar, Malatyalı Osmanlar, Erzincanlı Mehmetler, neler de neler! Kim bilir, bu Anadolu uşaklarının her birinde ne cevherler var..erken defterde Abbas oğlu Abbas'ı görünce aklına küçüklüğünde babaannesinden dinlediği masal geliyor.
Masal şu :
Vaktiyle, bilmem ne memlekette hüküm süren bir padişahın oğlu, ancak rüyada gördüğü servi boylu, sırma saçlı, mavi gözlü, son derece dilber bir kıza âşık olur ve sevgilisini bulmak ümidiyle yollara düşer. Bütün aşk masallarında olduğu gibi başına bir sürü felaketler gelecektir, pek tabii değil mi? Aşk demek imtihan demektir. Ancak serden geçip yardan geçmeyen muradına nail olur. Bereket versin, daha ilk adımı bizim sevdalı şehzadeye uğurlu gelir. Bir kuyunun yanından geçerken, takatten düşmüş, ak saçlı bir ninenin kuyudan su çekmeye uğraştığını görünce dayanamaz, koşar, ninenin suyunu çeker. Buna son derece memnun kalan kadıncağız, şehzadenin sırtını okşar ve saçından kopardığı iki teli ona vererek der ki: Oğlum, başın darda kaldığı zaman bu iki kılı birbirine çakarsın; bir dudağı yerde, bir dudağı gökte bir Arap çıkar karşına! Korkmayasın. Adı Abbas’tır. Karnın mı acıkmış; Abbas, demen kafi. Derhal sana mükellef bir sofra kurar. Yırtıcı hayvanlar arasında mı kaldın? Abbas’tan başka kimse kurtaramaz seni. Uykusuz gecelerde yârin hicranı ile mi yanıyorsun? Abbas ne güne duruyor? Sevgilini ne kadar uzakta olursa olsun, alıp getirir seni şad eder. Bu iki kılı iyi muhafaza et oğlum. Onlar sayesinde selamete çıkacaksın.”
Abbas'ı çağırtmış yanına.
Aslında sakat eli yüzünden çürüğe ayrılmış bir askerdir Abbas. Aralarında söyle bir konuşma geçmiş:
-Nerelisin?
-Memleket Mardin, kaza Midyat komutan.
-Sen benim emir erim olur musun?
-Sen bilir komutan!
Askere eşyalarını toplamasını ve kendi evinin altındaki boş yere taşınmasını söyleyen şair, zamanla Midyatlı bu askerin zekiliği ve sıcaklığından etkilenmiş. Abbas her sabah erkenden kalmış Cahit Sıtkı’nın tüm ihtiyaçlarını ondan herhangi bir istek gelmeden düşünüp yerine getirmiş.Ne vakit Abbas diye çağrılsa koşarak yanına gelir ne istiyorsa eksiksiz yaparmış. Öyle ki diğer komutanlar Abbas’ı imrendiklerini sık sık dile getirir olmuşlar.Zamanla aralarında komutan-asker ilişkisinden daha güçlü bir dostluk bağı oluşmuş Cahit Sıtkı’yla Abbas’ın. Bu saf ve temiz Anadolu çocuğundaki sadakat ve temiz yürekten çok etkilenen Cahit Sıtkı zaman zaman karşısına alıp dertleşmiş onunla ve bu Anadolu çocuğunun ruhundaki gizli şeyleri keşfetmiş.Bir yaz akşamı eve yorgun argın gelmiş ve o yorgunlukla bir rakı masası kurmak istemiş.Abbas'ı çağırmış :
Sen İstanbul’u bilir misin Abbas?
-Bilir komutan.
-Orada bir Beşiktaş var bilir misin?
-Bilir komutan! Ben orada acemi birlikteydim.
-Orada benim bir sevgilim var. Sen bana kaçırıp onu getirir misin?
-Elbet komutan!
Sabah olunca, Cahit Sıtkı bakmış ki Abbas yeni asker kıyafetlerini giymiş, tıraş olmuş:
- Hayırdır Abbas, neden böyle hazırlık yaptın?
- Ben İstanbul’a gidecek komutan.
- Ne yapacaksın İstanbul’da?
- Sen söyledi. Ben gidecek sana sevgiliyi getirecek!
– Sen beni sevgili getirecek?
– Helbet getirecek komtanım!
Akşam olunca ağaç altında rakı sofrası kurdurmuş ve Abbas ‘ı karşısına oturtmuş. Birlikte yemiş içmişler ve o diziler dökülmüş kaleminden…
Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana.
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan…
Yıllar sonra, bir gün birlikte Paris’te dolaşırlarken Cahit Sıtkı bizzat Vedat Günyol’a itiraf etmiş kız kardeşini sevdiğini ama söyleyemediğini. Vedat Günyol o gün çok hayıflanmış; “Ah Cahit, keşke o zaman söyleseydin, seni kız kardeşimle evlendirmeye çalışırdım…” demiş.