Bu fotoğrafı ben çektim. Üsküdar'dan Kadıköy'e yürürken. Her gün yürüdüğüm yol. Kar-kış-kıyamet-fırtına-yaz-sıcak... fark etmez. Toprağın üstünde her gün güzel.
Manzara komik geldi bana. Hoşuma gitti. Martıya el salladım . Ağacın önünde hürmetle eğildim.
Filtre- görselle oynama filan yok. Olduğu gibi. Bakınca siyah-beyaz çalışma gibi görünüyor. Gün öyle bir gündü.
Ama ne güzel bir siyah, ne güzel bir beyaz, ne güzel bir griydi.
Akışa ve ülke gündemine, insanın ve insanlığın geldiği hale o kadar tepkiliyim ki uzak durmazsam kalıcı olarak bir şeyleri yitireceğimi düşünüyorum.
Beri yandan Ekim tüm her şeyin ötesinde güzel. Hatta Ekim Eylül'den de güzel. Thomas Hardy'nin "Herhangi Bir Jude" kitabını aldım ve iş yerinin dengesiz akışından da uzak kalıp kitabımı okumak, ağaçları -denizi-bulutları seyretmek istiyorum.
35 senedir çalışıyorum ve ilk defa bir şeyler işten daha çekici geliyor bana.
Tabii bunun direkt ülke gündemi ve insanlarımızın saçmalığından öte yaşla da ilgisi var. Artık 53 yaşındayım. Muhtemelen bir 53 daha vardır da sonraki 53'ten şüpheliyim. Artık yaşamak, güzel yaşamak istiyorum. Ertelediklerimi yapmak istiyorum demeyeceğim ertelemek eşeklik gerçekten ;35 yaşında heves edip sizi mutlu eden şey 53 yaşında umurunuzda bile olmuyor. O yüzden ertelediysem bitmiş gitmiş ; yenilere bakmak lazım.
Haydarpaşa köprüsünden Kadıköy'e inerken sağda bir ağaç kümesi var. Tanıdık geliyor bir yerlerden ama çıkaramıyorum. Eskişehir'de görmüştüm sanki aynısını . Eskişehir'e gidip bi bakmak istiyorum. Eskişehir'i özledim. (Eşim Eskişehirli)
Abalmmmmmmmmla Trabzon
Trabzon'a biraz daha kış bastırınca gitmek istiyorum. Annemin söylendiği benimse özleminden burnumun direği sızlayan yağmurlarında suskun, dinlemek istiyorum hayatı ve kendimi. Yeniden güzel anılar inşa etmek...
Üsküdar Selimiye'den Kadıköy'e inen yol mucizelerle dolu.
Her gün yürürsünüz ve eğer bakmayı bilirseniz her gün yeni bir şey görmeyi başarırsınız..yeni ve güzel.
Bazen artık tanıdık gelen bir ağacın yeni sürgüsü, bazen ne olduğunu anlayamadığınız bir "ağaç şeysi" ,
Bazen ilk defa gördüğünüz kuşlar, bazen devamlı gördüğünüz kuşların yavruları..yani torunlar.
Yağmurda oluşan çiy damlacıkları, üşüyüp kovuğa sığınan köpüşler, çete halinde dolanan komik bıyıklı hadsiz kedişler.
Salyangozların bir diyeceği varmış gibi size uzandıklarını görür, kar tanelerinin uzayıp giden yolda tüneller oluşturduklarını izler, yazın sıcağında ağaç boyunu almış çalıların gölgesine sığınır, ilkbaharda ciğerinize dolan taze neşeli havayı teneffüs eder ve kış hanımelisi denilen Lonicera fragrantissima'nın akıldan çıkması olanaksız kokusuna bir kez daha soluyabilmek için eski tarım meslek lisesinin bahçesinin önünden geçebilmek amacıyla adımlarınızı hızlandırırsınız.
Sabahın erkeninde iseniz lacivert denizin üstündeki ışıl ışıl şehirlerdir yüzen ve sizi büyüleyen...
O yol size aittir ama tartışmasız şekilde siz de o yola aitsinizdir.
Bir gün olur da yürürseniz o güzel yolda, benim daimi dinleme listem de size eşlik etsin isterim:
O yol üzerinde, Haydarpaşa Numune Hastanesi'nin yanında , nerden bitiverdiğini anlayamadığım bir park beliriverdi birden. Şehir mimarcılığına hastayım..ne olanaklar var ki bir günde yerde yemyeşil çimenleri, boylu boyunca ağaçları olan peyzajlı alanlar...Ömrümün üçte ikisini burada geçirdim ama İstanbul hala beni şaşırtmayı başarıyor.
Son bir hafta on gündür oradaki bankta yatan yaşlı bir adam görür oldum. Bazen , az ilerideki haydarpaşa mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi'nden kaçıp sigara tüttüren (ve böylece beni kahreden) gençler orada olur ve o adamcağıza sigara-yiyecek verirlerdi. Başta evsiz ve orada konaklıyor sandım ama sonra onu her gün görür olunca, bir yere gidemediğini anladım. O kadar açıkta konaklamak evsizlerin tercihi değildir çünkü.
Her sabah ona bakıp elimden ne gelir çaresizliğini yaşadım.
Geçen gün kadınlarla ilgili hayli sert söylemleri olan bir platformun sözcüsü ile konuştuk, işim gereği bir araya gelmemiz gerekti. Erkek var mı aranızda dedim "ne münasebet" dedi. Hayret ettim. Kadının sorununu çözmek için insan lazım..sorunun nasıl iki tarafı varsa (kadın-erkek) çözümün de iki tarafı olmak zorunda. Sözcü hanım nefret ve öfke doluydu. Onlar kadınları dövüyor dedi. Tövbe bismillah..bu nasıl hasta bir bakış açısı? Sokakta kalan bir erkeği nereye yollarsınız dedim sakince. Hetledi hötledi cevap veremedi : insan mevzubahis hanımefendi..hepsinin kendi çaresizlikleri var. Birlikte çözüm bulacağız. Sokakta kalan kadına bin yer el uzatır da erkek için tek yer yok ..dedm. Umursamadı ve bana da öfkelendi.
Bunu niye anlattım : sokakta kalan erkek için arayacağınız yer yok bu memlekette... inanılmaz.
Alışmış olmak istemiyorum dedim her gün kendime. Onun orada yatmasını, zavallılığını,çaresizliğini görüp "aman elimden ne gelir" demek istemiyorum.
Demedim de... En azından her gün izin verdim yüreğimin çaresiz merhametine.
Bir gün onu yerde yatarken gördüm. Kımıdamıyordu.
Ertesi gün o mel'un bankın etrafı "polis olay yeri" şeritleri ile çevriliydi.
Öldürdük adamı el birliği ile. Mutsuz, yalnız, çaresiz.
Ama değil sevgisiz...her gün ona yiyecek ve sigara taşıyan o gençler...
İşsiz kaldığım zamanki yazılarıma bakıyorum..o günlerde nasıl zormuş hayat benim için ama ben yine de nasıl dört elle sarılmışım yaşamaya.
Blog yazmanın ve buradaki dost insanların satırlarının ne kadar destek olduğunu, nasıl da kocaman kuleler inşaa edip beni koruduğunu şimdi çok daha net görebiliyorum.
Sevgili Blog Dünyasının artık burada olmayan- hala burada olan tüm insanları : benim beni kaybetmememe yardımcı olduğunuz için hepinize müteşekkirim.
Kaç günlerdir iki satır yazıp dönüş yapmaya çalışıyorum ama ülke gündeminin yansımaları hayatı alt üst ettiği için normalde bir kere ve beş dakikada yapacağınız işi 10 kere ve 5 'er saatte yapıyorsunuz.
Olsun..şikayet mi ettim sanki? Daha çok şey yapmak isterdim ama zaman ve koşullar bu kadarına müsaade ediyor ne yapalım.
Nehir üniversite sınavı senesinde ve hala odak yok.
Selin Erasmus ile İspanya'ya gitti ve çok mutlu.
Özer anneciğii uzun zamandır hasta olduğu için endişe ile Eskişehir'e gitti ve üzgün.
Ben hala bulutları seyredip her sabah gördüğü ağaçları her sabah eksilmeyen bir özlemle selamlayan , gerçek dünyanın kirinden bıkmış gizemlerine ve sürprizlerine doymamış bir şaşkın. Şıkır şıkır giyinip az daha yürüsem şu gökyüzünün altında diye kulaklarında klasik müzik deryası yürüyüp duran bi tip...
amaaan ne bileyim..bi sürü şey oldu anlatsam sabaha kadar yazmam lazım.
Gözlerimi dikmiş gökyüzüne bakıyorum ve ne yazsam diyorum.
80'ler dizisine sardım bu ara onu m u yazsam ...içinde artık görmediğim abim var da ondan sardım ah ah. Ölüsü olan bir gün delisi olan her gün ağlarmış. Bizimki de deli olmalı ki ailesine sırtını döndü gitti. İnsanın hayatta başka neyi var ?Annesini babasın kardeşini terk edenin yalnızlığına acımaktan başka ne gelir elimden?O'nu mu yazsam?
Cahit Sıtkı'dan bir şiir gelip takılmış dilime mır mır onu mırıldanıyorum fonda Erik Satie (tık) çalarken :
Sevdiğim odam, sevdiğim işim, sevdiğim insanları barındıran bilgisayar ekranı, sevdiğim mevsim, sevdiğim yağmur kokusu var o manzarada. Ve bir de mai'ye olan özlemim. Her mevsim kendini değiştiren dostum ağaç da görünüyor. Şanslı mıyım neyim ben?
Başlamadan kendi ellerimle ruhumu kirletme,sabrımı tüketme çalışmalarına girişmeden, hemen öncesinde sabahın tazeliğine,canımın neşesine son bir veda manasında durakladım. Korkunun ecele, beklemenin olacağa faydası yok belki. Yine de Fikrimin İnce Gülü desin Müzeyyen Senar , Bir Kızıl Goncaya Benzer Dudağın desin Yaprak Sayın ondan sonra Kadriye şapkasını çıkartıp Kadriye Hanım olayım. Korkularımı , endişelerimi
, öfkelerimi kuşanıp bir rüzgarın yaprakla oynadığı oyunların hazzı ile yüreğini dolduran naif kadını çantama saklayayım.
Hep akıl verirler geçmiş geçmişte kaldı diye. Özlememek eldeymiş, unutmak cepteymiş gibi. Burnunu sümkürünce bile mendile açıp bakıp sümüğü ile vedalaşan insanlar;duyguları anıları nasıl geride bırakabiliriz ben bilmiyorum.
Dün Kadıköy Belediyesi'nin düzenlediği Uluslararası Felsefe Günleri açılışına katıldım. Çeviriyi sağlayan o aleti kulağımın teee örsüne sokup konuşulanları öyle dinledim. Başta kendimi veremediğim söylemler sonrasında aldı götürdü beni. Bilgiyi, beynimin çeperlerinde gezinmeyi, sığlığımı hatırlamayı özlemişim hem de nasıl.
Prof Dr İoanna Kuçuradi kaç yaşında bilmiyorum. Anlam üzerine öyle günceli açıklayan, öyle farkındalık sağlayan basit örneklerle sundu ki bilgiyi "susmasa-şimdi bitmese"lerle karnım sancıdı dinlerken. İlk yarı bittiğinde kendisi ile tanışma fırsatım oldu. Gözlerini unutabileceğimi sanmıyorum. Bir çift mücevher pırıltısında berrak ve derin,insanın ruhuna işleyen gözleri var. Dudağının kenarında hep bir tebessüm. Kendime bir iyilik yaptım ve onları , dünyanın kalanını dışarımda bırakarak dinledim. zamanı olana kesinlikle gitmelerini öneriyorum;konuklar gerçekten harika seçilmişler.
Penceremin önünde bir ağaç var arkadaş olmaya çalıştığım. Bu yıl onunla ikinci sonbaharımızı paylaşıyoruz. Ne zaman bir ağacın tüm mevsimlerimi görmüş olup ikinci tura dönerim, o zaman oraya ait hissetmeye başladığım zamandır. O kadar istemeden koparıldım ki daha evvel sevdiğim yerlerden ve kişilerden , bir ürkeklik gelmiş oturmuş yüreğimin minik köşesine.
"Severek yaşamak hayattaki en büyük meydan okumadır " diyordu yazarın biri kitabında. Şimdi anlıyorum söylemek istediğini. Yaşasın tüm bedenimde arsızca dolaşan laz damarım ;meydan okumaktan daha çok sevdiğim ne var bu dünyada ?
Sabahları işe gelirken (ki bu cümleyi kurmak bile ayrı güzel bişi) insanları ve güne başlamaya hazırlanan dükkanları,akışı seyretmeyi seviyorum. Kadıköy çarşı içinden Bahariye'ye süzülen ve antikacılar sokağına çıkan renkli babaların olduğu o sokaktan geçmeyi sevdim en çok ve kendime güzergah olarak bunu belirledim. Bu güzergahı belirleyene kadar da iş yerime çıkan tüm ara sokakları en az bir kez turladım. Benim perim nerde gezmiş nereye tozunu dökmüş onu aradım. Kolay değil her sabah yürüyeceğini yolu seçmek. Hedefe giden yolu seçme lüksü veren Allah'a bin şükür diyorum.
Balıkçılar çarşısından yukarı döndüğümde bir çaycı var herkeslere ayrı sesleniyor. Vallahi sanat adamın yaptığı. Birine "enişte,kuşburnu mu istersin dün sesin kısıktı" diyor, az gidiyor "selamun aleyküm hacı amca, kahve getireyim mi " diyor,az gidiyor "Abdullah Abi, senden çay götüriiim mi Hasan Abi'ye bak dün de o sana çorba ısmarladı,hadi sabah çayı senden olsun" diyor. Adamcağız başımı kaldırmadan "herkes" gibi geçip gidiverme çabamın beni ne kadar zorladığını bilse hayrete düşerdi.
Oradan yukarı çıktığımda köşe başında beyaz eşya vb şeyler satan mağaza dikkatimi çekiyor hep. Yeni mi işe girdi nedir, kızcağızın biri sabah sabah her bir yeri pırıl pırıl yapana değin ovuyor.Onu her gördüğümde elimde olmaksızın "yaparım" diye ertelediğim işlerin hepsi ve evin tüm pasaklı köşeleri aklıma üşüşüyor.
Kenar babalarının her biri ayrı renk olan o sokağa girmeden önce bira bardağını keyifle kaldırmış,yapının 1. katında olduğu için onca senedir görmediğim heykele bakıp gülümsüyorum.
Dilimde Geveze'nin o gün sokuşturduğu şarkı ya da kelime mırıldana mırıldana sürdürüyorum yürüyüşümü.Her kaldırım taını tanımaya çalışıp her birinin farklılığından büyülenerek atıyorum adımlarımı. Asla aynı değil arnavut kaldırımlı sokakların söylediği.Dinlemek ve görmek bana keyif veriyor.
Antikacılar sokağına dönünce ciddileşiveriyorum. Vitrindeki detayları zevkle,merakla izliyorum. en çok daktiloları seviyorum.Onları, parasızlığıma yana yana izliyorum. Hayatta en çok istediğim şeylerden biri olan sarı daktiloyu gördüm geçen.Gözümü alamadım ama yanından geçip gittim.İşsizlik döneminden bana kalan şu zor döenm geçince de bir sarı daktiloya rastlarım belki kimbilir?Vitrinlerdeki minik bibloların benzerlerini çocukluğumda misafirliğe gittiğim yerlerde de gördüğümü anımsıyorum hep. Anılarım, o eşyaların sahiplerinin anıları ile kesişiyor mu bir yerlerde merak ediyorum.Köşedeki Şok marketin altındaki minik çay ocağının cam kapısına astığı "dikkat kapı" yazısının hemen yanındaki kafasını cam kapıyı görmediği için çarpanlarla alay eden resme gülüyorum,gülenlerin hayatıma kattığı neşeyi seviyorum. Şifa hastanesinin az ilerisindeki konteynerlerden yerlere saçılanları görmemeye çalışıyorum.
Sonra "Mai" yazan yerin karşısına denk gelen o kocaman ve tek başınalığı ile nee saçan ağaç ile göz göze geliyoruz.Düzgün saç traşı yaptırmış şehirlilere benzeyen bir ağaç o.Yüksek,yalnız ama dalları yaprakları manasızca derlitoplu.Olduğu yeri sevdiği besbelli. Kimi sabah selam verir sallanır kimi sabah mutlu mutlu "mekanını" incelemeye dalmıştır beni görmez. "Onun gibi ol, yaşadığın yeri sev mızmız" derim kendime her sabah. Ruhu olan bir odun o. Saygı duymamak elde değil.
Sonra iş yerime gelmişimdir zaten.
Eski dostlar eski gülüşler gittikçe solan ama değerleri sabit birer resme dönüşmek üzere. Yeni dostlarımı ve gülüşlerini selamlıyorum güne başlamaya hazır. Şükür kalbimde binlerce .
Yüreğim dar mekan geniş olsun dedim, tavanı en yüksek yeri sokak buldum. Günlerdir, haftalardır yürüyorum yürüyorum yürüyorum. Kulaklığımdan sevdiğim ezgiler adımlarıma eşlik ediyor. Düşünüyorum, hatırlıyorum. Yürümeye devam ediyorum, yokuşlar ,düz yollar ...dşünüyorum, unutuyorum. Özlediklerim gelip geçiyor dimağımdan, kızgınlıklarım her adımda ayaklarımın altında.
Sonra binlerce kez önünden geçtiğim bir caddenin bir kez daha önünden geçerken milyonlarca yıldır o caddenin üzerine doğmuş güneş, bulutlarla hüzmeler yaratıp bana sesleniyor: boşver...yaşamak güzel şey.
Elimden alamayacakları güzellikler gök yüzünde . Gülümsüyorum..
Yürüyorum, ayaklarım benim emrimde ben ayaklarımın. Kulaklarımda Vivaldi Rain ... yağmur damlaları gibi kendi düzeninde akıp giden notalar ruhumu arındırıyor. Yapmam gereken o kadar hiç var ki...unutsam rahatlarım. Gönlümü ısıtan güzellikleri ile ağaçlara bakınıyorum. Çocukluktan kalma alışkanlık, avuç içlerimi gövdelerine dayayıp onları dinliyorum. Onlarca değil yüzlerce kez seyrine daldığım ağaçta bir detay fark ediyorum şaşkınlıkla. Deli bu insanlar, sevdanın kendisi deli. Ağaç kızıyor mudur buna;kim ister ki sevda ile de olsa kelepçelenmek diyorum...sonra hatırlıyorum. Aşk hoşgörülendir!
Yürüyorum. Girmiyor o nefesler göğsüme girmiyor. Adımlarım ardıardına, kulaklarımda kelebeklerin dansı. Aklım yağmur sonrası beklenmedik anda geliveren güneş misali gönlümdeki kara bulutları dağıtıyor anılarla. Bakıyorum, aklım gönlümle barışık..görüyorum. Nerede okumuştum ben bunu: ne tarlalar vardır üzerinde ot bitmez ne kayalar vardır üzerinde bereketli incir ağaçları yetişir. Adımlarım yavaşlıyor ve duruyorum. Umut dalga dalga yayılıyor benliğime. Üzerinde ağaçlar bitmiş kayalara bakakalıyorum. Allah'ım, kendi aptallığımdan beni koru..Ne insanlardan ne hayattan umudu kesmek mi?
Mai'nin en kurşuni tonunda bile aşkı, sevgiyi, güzellikleri görememek mi?