Yaz modu yetti artık diyerek haftasonu sinema sezonumu açtım.
Önce, Nehir'e birlikte gidelim , Joker gelmiş dedim.
Ama Joker'in +18 olduğunu öğrenince onu Elektrik Savaşları'na soktum ben de +18'i takmayacak yaşta olmanın verdiği kıvançla Joker'e girdim.
Vizyon tarihi 4 Ekim 2019 (2s 2dk)
Yönetmen Todd Phillips
Oyuncular: Joaquin Phoenix, Robert De Niro, Zazie Beetz
Tür :Dram
Ülke: ABD, Kanada
Dram tanımlamasını onaylamıyorum filmin türü konusunda. Dramın tillahı, yıkılıyor filan yazmaları lazımdı bence.
Bana , bir şekilde Otomatik Portakal'ı anımsatan filmde Arthur Fleck'in hayatınaodaklı bir anlatım var. Arthur'un yalnızlığı, "farklılıkları" , sistemin ve toplumun ayrıntıya zaman ayırmamasnın getirdiği bilinçli acımasızlık onu Joker'e dönüştürüyor.Babasız büyüyen Arthur’u en yakın arkadaşı olan annesi Happy diye çağırıyor. Korktuğunda ya da çok üzüldüğünde elinde olmadan kahkahalar atan "Happy" ilerleyen safhalarda "iyi " olma savaşını kaybederek , tıpkı doğanın kendisini kirleten insanlardan öç alması gibi , bir felakete dönüşüyor.
Başta , filme ne diye +18 koymuşlar ki merakı ile içeri girdim ama içerdiği ağır psikolojik öğeler, göstergeler ve dram nedeni ile "iyi ki Nehir 'i alıp girmemişim" diye sevindim.
Joaquin Phoenix bence bu sene oscar'ı alsın , hatta bi oscar daha alsın. Gerçek hali ve filmdeki hali aşağıda fotoğrafta yer alıyor. Oyuncunun inanılmaz güçlü ortaya koyduğu dönüşüm, dans ve bakışlarla, kahkaha atarken gözlerinden fırlayan acı ile sizi sarsıyor.Bu, inanılmaz değil de ne?
Uzun yıllar İBB Beyazmasa'da çalıştığım için olsa gerek, toplumun ayrıntılara önem vermezliğinin yarattığı dramları görerek yaşadım çok zaman. Bir virgülün bir hayatı kurtardığına, bir tebessümün bir insanı değiştirdiğine çok şahit oldum. Joker, sanatsal açıdan üstün başarısı tartışılmaz bir film bence. Ancak gönlünüz dar, nefesiniz az ise gitmeyin insanı etkilemeden kapısından yollamıyor çünkü kuvvetli bir film. Ancak ben , filmi izlerken sanatsal açıdan boyumun yettiğince her şeyi incelerken bir yandan da yaşadıklarım , izlediklerim ve/veya toplumun bugünkü halini düşünmeden edemedim. Zengin ve güçlü olanın "palyaço"ları aşağılaması bana aşina geldi mesela. Ve bunun yarattığı infial beni çok düşündürdü.
Merdivenler bence bu filmde ayrı bir simge halinde.
Bir tebessüm, kendimizi azcık yorarak bakmaktan görmek aşamasına geçebilmek, bir selam vermek ne çok şeyi değiştiriyor hayatta bir bilsek...ya da biliyoruz ama önemsesek...
Yukarıdaki kare, filmde Arthur'un bir komedyen olmayı çok önemseyip çok tutunduğu dönemde otobüste bir çocuğu güldürdüğü için mutlu olduğu anda , çocuğun annesinin onu "çocuğumu rahat bırak " diye azarlaması üzere "kahkahalarla" krize girip acı çektiği andan. Bu, korkunç bir şey. Ahlaki değerlerini yitirmiş toplum(lar)da annenin koruma güdüsü insani değerlerin yitimine yol açtı. Ve diğer alanlarda diğer insanların. Çocuklarımı korumak adına kaç tebessümü ya da başlarını okşamak için uzanan kaç eli düşünmeden ittiğimi düşündüm. Filmde, kendimi de "suçlular" kefesinde gördüm.
Gülümsemek ve gülümsetmek , sevmek ve sevilmek tek ihtiyaçken insanları canavara dönüştüren ama yaldızlı yüksekleri tutmuş insanların kusurlarını görmeyen toplum kendi canavarını yaratmış. Filmin sonuna doğru kimi neyle yargılayacağınızı şaşırıyorsunuz.
Beklenmedik çok fazla gelişmeler ve sonuçlar içeren filme "içinizin dar olmadığı" bir gün mutlaka gitmenizi öneriyorum.
Yaaa işte böyle, bir varmış bir yokmuş misali uçup gidiyor zaman.
Bugüne ait her şeyi dünün anıları ile yaşamak oldu bana kalan.
O gün, nikaha gittiğimiz gün gibiydi Özer ile benim için. İkimiz arasında sözsüz bir anlaşma. O kadar olması gereken şekildeydi ki her şey..o kadar işte.Tren garına gittik ve ayrılık başladı.
Selin artık yurtta kalan bi kıvırcık keçi. Musmutlu. Ben bilirim o yatağına uzandığında, anne-babanın onayıyla evden ayrılmanın verdiği huzurun ve özgürlük hissinin iliklere işleyişini. Penceresinin ardında tıpkı benim yurt odamdaki gibi bir tatlı ağaç ve onun sevecen fısıldamaları var.
Ankara havası da bir tuhaf canım. Ağzımız dilimiz kurudu. Eski iş yerimden nazik bir beyfendi gönüllü şoförlük yaptı bize. Bilmediğim Ankara'da gitmediğim yer kalmadı sanki. Hiç bir eksiğini bırakmadım. Oh, şükür.Alışverişi de tamamladım, gezdirip tozdurmayı da. Odasını temizlediğimde ellerimin ve kafamın nasıl da yurt işleyişine alışkın çalıştığını görmek güldürdü bile beni. Nevresimini sererken negzel bişiler seçmişiz diye tebrik ettik kendimizi. Ben güldükçe o coştu, ben heveslenip beğenilerimi dile getirdikçe o ışıldadı.
Marmara İletişim Harbiye'nin arka sokaklarında bi yerde idi. Kampüs hayatını Hacettepe'de görmüş oldum . Ne şahane bi yer burası böyle dedim. Kızım sen burda çok mutlu olacan dedim. Hay Allah yürü yürü bitmiyo dedim. Fakültelerin hepsinin önünden geçtik nerdeyse, ben burayı özlerim dedim. Ben dedikçe o mutlu oldu, o mutlu oldukça ben yürüdüm gezdim.
O anlamayı öğrendi ben susmayı. "Sırtına bi hırka al" larımı yuttum, " çok tuz ekiyorsun"larımı yuttum, "cam açık uyuma gecesi serin sabahı ayaz buranın"larımı yuttum. Ona ait dünyada misafirdim, saygı gösterdim sustum.
Odasının manzarası bi güzel bi güzel. Burayı her mevsim görebilecek olman ne büyük bi ayrıcalık, ne anılar biriktireceksin kim birilir dedim heyecanla. Güzel gözleri çam ağaçlarını karlı hayal etti ve neşeyle parladı, gördüm.
Kütüphanesini, yemekhanesini ,kedilerini,meyva ağaçlarını gezdik. Kampüs için de yemek yedik. Eskiden "abi" dediği oğlanların ona abice bakmadığını fark edip içimden fırlayan cinleri bastırmakla uğraştım bi süre. Ya hepsi ikizler burcuydu kampüsteki genç hanımların, ya hepsi ikizlerini öne çıkartmak için büyük bir cesaret ve özen ile donanmışlardı bilemedim. Ice Americano ve hamburger takıldım tansiyonum sana emanet Allah'ım diye diye.
Sonra, deterjan-su-yeşil çay filan aldık odasına taşıdık işte son gün. Ben gideyim artık kızım dedim onun "annem gitse" diye istemesinden evvel davranmayı önemseyerek. Tereddüt etti. "Sen bilirsin" dedi. Öptüm neşeyle sarıldım. "Senle gurur duyuyorum, seni çok seviyorum kızım " dedim. "Ben de seni çok seviyorum " dedi. Kampüste utandırmayacak kadar kısa sarıldım.
Sonra ayrıldık. O yurduna doğru yürümeye başladı, ben iki adım attım arkama dönüp baktım. Bakmasam iyiydi ya..yapamadım. Bir an o da bakacak gibi oldu ama bakmadı. Aferin kızıma, yolu belliydi ;durmadı.
Sonra gece yarısına otobüs bileti alıp İstanbul'a eve geldim.Günlerce uyumamaktan bitkin düşmüş bedeni, onca ağır hüznü içine gömdüğüm ruhu yatağıma serdim.
Tamamen başka ve dopdolu bir programı izinsiz, kat'i şekilde ikiye böldü.
Pek de seçim şansım yoktu, kabulleniverdim hayatıma yaptığı radikal değişimleri.
Sonra onsuz yapamaz hale geldim. Tam bir vurgundu benimkisi. Kendimi tanıyamaz hale geldim ve bu köle olma özgürlüğümü kimselere sorgulatmıyordum.
Şimdi beni terk ediyor.
"Dönecem valla aaa ne var bu kadar büyüttün" diye feryat figan halde ama ben biliyorum ki gidiş o gidiştir. 1 uğrar 2 uğrar..sonrasında yok artık. Yatağı boş, tabağı hep temiz.
Banyo sonrası pembe yanaklarını koklamak yokkk.
Kara gözlerinin masum denizinde gezinmek yokkk ...
Saçının her bir buklesine bakıp onu her gün bir kez daha çok varlığını bildiğin her şeyden çok sevip hayran olmak yokkkk....
Bi sürü yok'um oldu onun bi sürü var'ları olsun diye.
Daha evvel de demiştim. Annelik dünyanın en b.ktan ve harika makamı diye.
Bir sonra Trabzon'u ardımda bırakıp İstanbul'da tek başına üniversite okuyan çocuk-ergen-genç kız karışımının en saçma örneğiydim.
üniversite 1.sınıf
Yaşadığın coğrafya kaderini belirler hikayesindeki gibi bir şey bu sefer anlattığım. Gerçek isimleri kullanmadığımız için Dila diyelim arkadaşımın adına.
Dila adında, aynı semtte oturduğumuz için okula birlikte gidip gelmeyi adet edindiğim bir arkadaş edindim. Bamya kadardı desem herhalde ayıp olmaz. O kadar minnacık ve o kadar zayıf bir kızdı ki kolunu tutarken zarar vermekten korkardım. Koskocaman , koyu renk ve her zaman büyük bir ciddiyete hüznün eşlik ettiği gözleri vardı.
Ben deli dolu, çılgın ve yeniliklere açık kocaman bir çevre edinmeye başlarken o sınıfın arkasında toplanan, kimi örgü ören,her zaman diz altı etekler giyinip saçlarını düzgünce toplayanlarla arkadaşlık kurdu. Küfretmezlerdi. Ders kaçırmazlardı. Aşık olmazlardı.Siyasi söylemlerini hiç duymadım. Çayı karıştırırlarken kaşığışakırdatanlara küçük ayıplayanbakışları vardı. Abi çok sıkıcılardııııı.
Üniversitem :-)
Ben hırthırdavatın içinde kendi rengimi ve şeklimi ararken,artık onunla okula gidip gelmeyi kesmişken yine de dostluğuna ve görüşlerine değer verir, oğlanın birine sinkaflı küfürler ettiğim esnada kocaman kahverengi ciddi gözleri ile bakışım kesiştiğinde utanıp kendime çeki düzen verirdim. O da kendini tutamayıp ellerinin ardına gizlediği kontrollü küçük ama içten tebessümünü salıverirdi.
Otobüslerin İstiklal Caddesi'nde geçip Taksim'e geldiği, biletçilerin arka kapıdan bindiğinizde bilet kestiği yıllardan bahsediyorum. İstanbul yeşil,insanlar daha insandı.
Bazen Taksim Parkı'na giderdik birlikte. Ayrı yanlarımız gittikçe keskinleşirken dostluğun derinliği de garip şekilde artar olmuştu. Dertleşir, kimselere anlatamadığımız duygu,düşünce ve sorunları birbirimize anlatırdık. Sanırım o zaman da şimdiki gibi en büyük kriterim "yargılamayış" idi. Hak vermez ama yargılamazdık birbirimizi. Küçük tokatlarla başıma vururken kahkahalarla güler ve saçmalıklarımı onaylamadığını anlatırdı. Ben ise onu yoldan çıkartmak için bildiğim her şeyi dener ama başarısız denemelerimin fark edilmesine de aldırmaz neşeyle devam ederdim uğraşmalarıma. Bir ara aşık oldu. Nedendir bilmem lakaplar takardık , isimlerini kullanmazdık oğlanların. Çingenelerin bakla fallarındaki azgın sex dolu detaylar ikimizin de kulaklarına kadar kızarmasına neden olurdu. Kaderin bir baklanın saçılışında saklı olduğuna inanmak kadar saçmaydı hayatı bildiğini sanmak..henüz bilmiyorduk bunu.
Bir gün evine gittim onu almak için. Lisedeki öğretmenine gidecektik ,vefa ziyareti ve teşekkür için. Annesi ile tanıştırdı beni. Sonra yolda açıkladı, annesi vefat etmiş,üvey annesi imiş. İyi kadınmış. Sağolsunmuş.
Böyle ağır bir yükü,üzüntüyü kendinde tutabilmesine hayran kalmıştım. En ufak detayı dağlara denizlere yayan benim gibi bir ikizler mensubu için hayranlık duymamak mümkün değildi. İçimde bir başka yeri oldu o günden sonra.
Annemlerin Trabzon'dan beni görmeye geldikleri bir gün Dila'yı onunla tanıştırdım. Aralarında çabucak kurulan ilişki, güzel bağ kesinlikle hepimize mutluluk verdi. Seneler sonra ayrılırken annemin hüzünle "seni kime emanet edeyim de gideyim" deyişi benim aklımdan çıkıp gittiyse de Dila hiç unutmamış..zaman geçince öğrendim bunu.
Zaman geçti...
Yaşasın Facebook. Yitirmişken bulduğum onca kişi arasında Dila da var artık. Evlenmiş, çocuğu olmuş; neredeyse tüm Türkiye'nin tanıdığı bir isim artık. Üstelik torpilsiz, tamamen kendi hakkettiği şekilde başardı bunu.Pek haberleştiğimiz söylenemez. Okulun son senesinde çıktıkları çocuklarla evlenmiş hanımhanımcık arkadaşları ile görüşmeyi sürdürmüş ve bana onlar hala sıkıcı geliyorlar. Bir kere bir araya geldik, eskisi kadar kırılgan olmasa da hala çok temkinli bakışları var.
Geçenlerde "durum" bilgisinde annemlerin fotoğrafını paylaşmıştım, temkinli bir "görsem mutlu olurdum,çok selam söyle Rabia Teyze'me " mesajı yollamış bana. 30 yıl geçmiş aradan, hatırladıkları kendisini hatırlıyor mu bilmemenin durağanlığı var mesajında tabii.
"Kendin söylesene mesajını, telefonu 053. ... ... ..." diye yazdım cevabı." Ben önden arayıp ona seni hatırlatmayacağım . Çekinme sen bi ara" dedim.
Anadolu insanı, şu eski nesil efsane biliyor musunuz? Dila'nın çekinerek açtığı telefonda "Dilaaa kızımmm" diye annesizliğini unutmamış,onu anne yüreği ile kucaklayan bir ses karşılamış onu. "Seni Allah'ıma emanet ettim ayrılırken,hep dua ettim sana hiç unutmadım" demiş annem. Araya yıllar girmemişcesine sıcacık kucaklamışlar telefonda sözcüklerle.
Bugün, bir çok telefonu açmıyorum. Haklı görüyorum kendimi. Kafam yorgun,zamanım yok,boş konuşuyorlar,bu konu benimle ilgili değil,amma yapıştı bu da haa, aman bi açarsam kapatmaz vs vs .
vs.
İnsan olmak yük gelmiş bana. 30 yıl önce vedalaştığı annesiz ve hassas bir kız çocuğunu 30 sene kalbinde taşıyan ve dualarında yer veren anneme baktım, kendimden utandım. Ne makamlar almışım ,insanlık makamından uzaklaşmışım.
Şükür ki görmeyi dilediğim içindir belki, gösteren ve hatırlatan çok oluyor bu eksikliğimi.
Bir evlat,bir anne sadeliğindeki bu kesişimde herkes kendi payına düşeni aldı.
Görebilmek,duyabilmek ve insan olabilmek dileğimizdir.
Sanat, susturamadıkları tamamen bitiremedikleri tek yer oldu demiştim daha evvel.
SUSAMAM diye sanatla başladı haykırış..ne mutlu günler :-)
Cengiz Han zamanı akan nehirde Elini yıkamanın bedeli ölümdü Göç edip çürüdük Çöp kusarak üç denize sıçan bi’ hale büründük Egzoz gazı soluyan Sağı solu belli olmayan Mangala gitti maganda! Orman yanar Tabiatın gözleri kan ağlar Kibir yaptı tavan Fabrika bacası basar Atom reaktörü, çöpü hasar “Electro smoke” ile her an atakta İnsan en büyük parazit Gezegene bak lan! Hayvan kadar olamadı beşer Ortama uyamadı revize eden Faturasını gelecek nesil öder Kıyamet şur’da “mal” gibi izle!
[Verse 2: Ados] (Kuraklık) Abi yapma! Atma şu izmaritini denize Geri alamazsın Gün gelir o pisliğini attığın denize hasret kalırsın, bakamazsın! Kurak Afrika görüntüleri uzak değil Çocuğun büyüdüğü yer sulak değil Çünkü yok ettik gölleri, nehirleri, ırmakları, HEPSİNİ! Nasıl acımadık? İnanamıyorum Elimizde varken hiç değerini bilmedik Plastikle dolmuş mideleri hayvanların buna hiç mi üzülmedin? Nette paylaşmaksa yetmez Bi’ şeyler yapmalı SUYU KİRLETMEYİN! Su gibi aziz olsun ülkem Onun can damarlarına Bu zehri vermeyin!
[Nakarat: Şanışer] Gel, gün olur hapsolur bu suçlu cümleler! Yenilir hiç olurum fark etmezler! Susma, susamam! Korkma yanıma gel!
Gel, gün olur hapsolur bu suçlu cümleler! Yenilir hiç olurum fark etmezler! Susma SUSAMAM!
[Verse 3: Şanışer] (Hukuk) Ben bi’ beyaz Türk’üm Yasalarım Anglosakson ama kafam Ortadoğulu Apolitik büyüdüm, hiç oy vermedim Kafamı tatile, gezmeye, borca yordum Adalet öldü, ucu bana dokunana dek sustum ve ortak oldum Şimdi tweet atmaya bile çekiniyorum Kendi ülkemin polisinden korkar oldum Üzgünüm ama senin eserin ülkedeki umutsuz nesil Senin eserin bu mutsuz kesim ve bu kurşun sesi! Sebebi nedir bilmeden hapiste çürüyen o suçsuz sefil Seni, senin eserin, senin eserin bu korkunç resim Bu yorgun sesim Fakirin vergisiyle yatına, katına katana salak Haşere geri yolsuz vekil seni, senin eserin! Sen hiç yıkanmadın Ölümle bi’ kez bile tıkanmadın Elinde 3. dalga karton bardak kahve Tek derdin o özenti “Start-Up”ın Şimdi kapını kollaması gereken adalet gelir acımaz Vurur kırar kapını Çünkü çocuk öldü vuran memurdu diye “Haklıdır” dedin Sesini çıkarmadın, yani suçlusun! Çünkü iki gün üzülüp sonra gözündeki nehri kuruttun Tuğçe ve Büşra’nın katilini serbest bırakan hakimin adı neydi unuttun! Şimdi başına bi’ şey gelse şeh’rin hukuk mu? Bi’ gece haksızca alsalar içeri seni Bunu haber yapıcak gazeteci bile bulamazsın HEPSİ TUTUKLU! Salınan katillerin aldığı canlar (Geri gelmeyecekler!) Haksız yere hapiste geçen yıllar (Geri gelmeyecekler!) Sen sustun, ses etmediğinden bindiler tepene Haklarını elinden aldılar ve güzellikle geri vermicekler
[Verse 4: Hayki] (Adalet) “Adalet” sözde mülkün temeli Tıkamış kulağını duymaz ne dediğini Adeti, töresi, geleneği söyle Giden kötüydü de gelen iyi mi? Bu medeni mi? Biz yiyemiyo’ken senin kürkünün bile yemediğini Sizin polisiniz silahını çekip güpegündüz ortalıkta vuramaz dilediğini Medya, basın, hukuk, asker hepsi sizin için çalışırken Aslen güneş bile üzerine doğuyo bu çocukların İşe gidip geliyolar canlarına kasten Silahınızı kin! Bu çektiğimiz bizim günahımız değil Planınız iyi! Ben bilmem bunun inananı kim? Ama bilirim, gel Silahımız dil!
[Verse 5: Server Uraz] (Hukuk) (Bu Server Uraz) Ben sesiyim kayıp neslin Sansürü olamam ayıp resmin Ekibimi bu mezardan çıkarabilmek için hep gözlerim açık, uyanık ayık gezdim Sopa, bıçak ne yazar ki? Zayıf hepsi! Öncelikle olmalı akıl keskin Sabır bey’nimi yiyip bitirirken yağmur gibi yağanları yakıp geçtim! Müzik yapmak dışında bi’ bok yemedim! Polis bi’ şeyleri problem edip Yine duruşmadayım sen konsere git Ben aynı takım elbisemle 10 senedir Biri dönüp desin bana “Çaban boş yere değil” O gün kalbimi, ruhumu komple veriyim ama Yargı gelip arıyor bedeli Yaşıyorum cehennemi, yanıyor bedenim
[Verse 6: Beta] (Türkiye) Merhaba Türkiye Bende var hüviyet Yaşamaya çalışıyoruz hasbelkader gitmeden katakulliye Ekrana süs diye çıkan şarlatan, hep fanatik biri! Fesatlık, kötü niyet salgın gibi Eder daha manipüle! Bu bir temsil ya da piyes! Bu uçaksa bu türbülans! Komşumuzdu Suriye Şimdi bu gemideki vatandaş mı? (Yurttaş mı?) Huzurda değil ölü bile topraktakilerin ahı var Sadece gazeteydi “Hürriyet” Sen olabildiğince özgür ol!
[Verse 7: Asil Slang & Zen-G] (İstanbul) Hepimizi bi’ lokmada yutuveriyo’ Pis boğazlı İstanbul! En iyi zamanları törpülüyo’ Çözülemeyen gizemli esrar bu! Taşı toprağı altın (altın) Eli verdim, kolu kaptı (saldır) Ulaşım, eğitim, yargı (yardım) Şeytan zehrini saldı (saldı) Paranız olmalı, ya da birileriyle aranız olmalı Kodamanlarda numaranız olmalı Aksaray’da bir adamınız olmalı Bizim yatımız katımız bi’ de yalımız olmadı Kumbaramız dolmadı da bununla doğmadım Ki metropolde biraz amacın olmalı Yapıcı olmadın, yakıcam ormanı Beton ormanda hayvan olman normal Tutsak göz altların yine morlar Yönetenler çağ dışı dinozorlar Bu ormanda herkese göre rol var Sustukça sıra sana gelecek Aydın beyinleri bekliyor karanlık gelecek
[Verse 8: Sokrat St] (Eğitim) Mezun olucam Cash para, diploma ver bana Para yoksa ter dökmeliyim Eğitimde fırsat eşitliğini fırsata çeviren bi’ üniversiteliyim Ben mezun oldum Yarattığınız sistem yüzünden bi’ serseriyim Ben mezun oldum Ya kasiyer olayım, ya da sinemada sana yer göstereyim Sokak başı üniversite ama köy okulları çok terste Başa gelenin ideolojisi neyse o anlatılır her derste Zengin, fakir ayrı Torpile ya da parasına göre kayırır Eğitim endüstridir İnşaattan rant sağlamaka aynı! Kiminin kitap alıcak bi’ parası yok Öğretmen atanıcak ama “arası” yok! Milletvekili bi’ tanıdık mı, wow Beni anlaman da bu mantıkla zor Bari bi’ köy okulunun yardımına koş Her tarafı kaos Sen de biraz boğuş Bu gece uyudu zorla çocuk Okula gidecek YOL YAP!
[Verse 9: Ozbi] (Sorgulamak) Neden bu gök, bu yıldızlar, bu galaksiler, gezegenler Neden, neyden bu evren? Neyden bu dünya? Neden ben, neden sen, neden biz? Sorgula, hele bi’ sor lan bi’ “Neden ben varım? Nereden geldim ve neden bi’ insanım? Nasıl oldum? Nasıl olduk? Nası’ oluyo’? Nası’ anlam kattık? Nası’ doluyo’ bu kafa? Neye tapınıyo’ hayat kimi kayırıyo’?” Hasat ne doyuruyo’ hesap Anlasak, anlatıp her şeyi kavrasak da len Anlamak mı yasak olabilir Ama sadece bi’ yanıtı yok bi’ sürü cevap var koş git yanıt ara Peşine düş mutlaka kanıt ara Ruhunu demle hep yakıt ara lan Kalbini tut ve de buna tanık ara Hadi nefesini gör ve git sanat ara Sorgula sorgula atomları Işık hızını düşün ve de git kanat ara sonra Uç uçabildiğin kadar Uçabildiğin kadar Uçabildiğin kadar uç Uçabildiğin kadar uç Bırak kendini
[Verse 10: Deniz Tekin] (Kadın Hakları) Ben bilmem hiç kendimi korumak zorunda kalmadım Bilmem ben bi’ çocuğu düşünmek zorunda olmadım Hiç evlendirilmedim Evde dayak görmedim Kendi evimde kendi odama zorla hapsedilmedim Sözlerinizi kusmadım Yurdumdan edilmedim Nefretinizle yanmadım Yakılarak can vermedim Hiç kardeşim olmadı Hiç abimden korkmadım Okuldan alınmadım Ben hiç öldürülmedim
[Verse 11: Yeis Sensura & Sehabe] (Kadına Şiddet) Kadına el kalkmaz ulan beyinsiz Erkeksin ama insan değilsin Aslında o en iyiye layık Kadına şiddete hayır Ülkede erkek neden en üstte minibüste, evde ya da metrobüste Taciz şiddeti hiç bitmiyo’ Kınamakla falan iş bitmiyo’ Uh, Ah, adam olamadınız bu kalıbının adamı mı para babalarınız? Beşiktaş’ta beş tokat, leş hareketler Cebi dolu ciğerin beş para etmez Yaşadığın kafa ne? İnsan mısın? Biz utandık ulan! İnsan mısın? İnsan mısın? Bu hale nasıl gelir insan? Nasıl?
[Bridge: Aspova] (Dünya) Düşerim derinlere Dünya, dönsün başım gibi Aklımı kaybederek rüya Nefesim, iç sesim Düşerim derinlere
Dünya, dönsün başım gibi Aklımı kaybederek rüya Nefesim, iç sesim Düşerim derinlere
[Verse 13: Defkhan] (Gurbet) Kaptı kafamı çarptı duvara Beni koruması gereken tenime bastı cigara Kaldırdı geri bütün derileri kattı dumana Yattım falaka motherfucker bu mu yargı burada Hangi kurala denk? (denk) Cenk için hazırım, karışır her yer Öğretilen bu işte Şiddeti sevmek ve ipleri germek Bak Almanya buz gibi morg Bana sor sana diyim Gençlerin çoğunda amfetamin, tilidin ya da weed, kokain ya da speed, crack Sana göre güzel ama bana göre değil Bana göre değil, kafana göre yürü bas mayına geber Ederi kaç? Kaç? Kaç? Kaç paraya bedel? Yeter artık dönme teker gibi Dost ol yeter bana Geliyorsan dosdoğru gel
[Verse 14: Şanışer] (Hayvan Hakları) Bi’ kap su ver çok mu zor Vicdanlı ol be lanet Anlamak istemiyo’sun ama bütün bu canlar sana bana emanet Lan bi’ düşün: “Soğukta kışta dışarda tek başına yaşıyo’sun Dilini anlayan kimse yok hep tehlike, hep felaket, hep afet” Ademe bir türlü yaranamazlar Vicdana bakar paraya bakmaz Toplayıp ormana atmak çözüm değil Bunlar kurt değil, ormanda kendi başlarına yaşayamazlar Onları sen savun, onlar kendi haklarını arayamazlar Barınaklar dolu Memleket acı Seması kara Sokak hayvanlarına tecavüz etmenin, işkence etmenin cezası para “Büyük ahlaksızlıklar için büyük aptallar lazımdır” Bütün insanlar suçlu değildir ama Bütün hayvanlar masumdur
[Nakarat: Şanışer] Gel, gül olur hapsolur bu suçlu cümleler! Yenilir hiç olurum fark etmezler! Susmam, susamam! Korkma yanıma gel!
Gel, gül olur hapsolur bu suçlu cümleler! Yenilir hiç olurum fark etmezler! Susmam SUSAMAM!
[Verse 15: Sokrat St] (İntihar) Gitme, Gitme, Gitme, Gitme Daha çok şeyi değiştirebiliriz bu hayatta İnat etme Hepimiz pes ettik vaktiyle Şimdi sık yumruğunu Sustur şu suskunluğunu Unutma kafan atınca nasıl da dimdik durduğunu İçin dışın nefret Gel Hiçbir şeyi yaşamak kadar sevme Sana bi dünya yaratamam da elini tutarım elbette Varsın herkes terk etsin seni Sen dünyayı terk etme Seni yargılamıyorum Acını tam olarak anlamam mümkün değil biliyorum Kaldıramadığım yükleri bırakıp kendi yolumdan gidiyorum ben Sen de aynaya bak lütfen “Seni seviyorum” de
[Verse 16: Aga B] (Faşizm) Ey! Faşizm ne mi? En amiyane deyimiyle faka basacağız Beynelmilel el birliğiyle Tek bildiğiniz siz Ve de pek çok kazanın asıl sebebi aşırı hırs Bu hırs bi’ ebedi his Evde eşine kız Sokakta kriz Fıss, tokakla köpeği Cins ise değil de miks ise tabii Akılsız, ey Kendinden çalan hırsız Polisten tırs, ey Ol ister sistem Hiç çiğ sığ birey Bir neyin ne olduğunu Bi’ de bizi bil Biz façası pis de eli temiz bir nesiliz Bu işin selesi siz de Tekeri gidonu biz Ey, e bi tabi biz de biz gibi bir nes’lin peşindeyiz Ey, bu tek emelimiz saygı, tohum Torun, ayna ol Kaygı bol da yol Ey, tam da bu Ya boğul ya doğ Tonla yanlışa, gırla doğru Olsun torun, saygı tohum
[Verse 17: Mirac] (Sokak) Yüzüne bakamam yüzüm düşer o yerlere Ayakları çıplakken gözleri dalar düşlere Başı önünde ama beden çıkıyor sefere Yok mecal dizinde Bak, her bi’ günü sürgüne Kaçamıyo’ kovalıyo’ zalimler Ele güne, ele bakıyor o gözler Kodamanın parasını ateşe ver Ve de koyduğumun egosunu bi’ yere ser Sokağa bakanın adını değil Yoksulumun, yetimimin adını ver Zabıtaları seyyara değil Gökdelenlere gönder
[Bridge 2: Mert Şenel] Fırtınadan kopup giden dalların bi’ tanesiyim Fazla yol almış ve yıpranmış İçimde neler dönüp durur anlatsam tarifi yok Bazen evsiz bi’ çocuğun hikayesiyim
Fırtınadan kopup giden dalların bi’ tanesiyim Fazla yol almış ve yıpranmış İçimde neler dönüp durur anlatsam tarifi yok Bazen evsiz bi’ çocuğun hikayesiyim
[Verse 19: Kamufle] (Trafik) Can pazarı, otobanlar can pazarı 365 günün riskli Bitmiyo’ gamsız magandası Öde kan parası Bi’ kaza bayrama matem düşürür Yürek dağlar acılar cabası Bir sela çınlar kulaklarında Hiç dinmez yarası Trafik terörüne eşlik eder alkol, şiddet, hız tutkusu 25 yaşında yüz binlik arabaya binen gençlerin yok korkusu Önce emniyet sonra hoşgörü Sabır, selamet gerekiyor insan Ufacık bir hata her şeyi karartır inan yok dönüşü