Umut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Umut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2018 Cumartesi

19 Mayıs 2018 Cumartesi

19 Mayıs


Bahar buram buram umut mu kokuyor ne?

Havada bir 19 Mayıs coşkusu var, küf tutmuş  zihinlerin çeperlerini kıra kıra mavilikler üzerinden memlekete yayılıyor.

Bizim mai'ye aşkımız Selanik'te açılan bir çift gözle başladı!

19 Mayıs Atatürk'ü Anma , Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun.....


16 Nisan 2018 Pazartesi

Prangalarımız




 
 Her nesil anne, bir önceki nesilden gelen bir geleneği-mecburiyeti-prangayı kırıp öyle yetiştirirmiş evladını.

Annem, düşünceleri-hayalleri özgür çocuklar yetiştirdi.Geriye bakıp olabildiğince tarafsız değerlendirdiğimde görüyorum ki ailemi üzmekten başka korku taşımamışım gönlümde. Gerisi vicdan,huy-karakter vs kendi seçimlerim olmuş. Sevgi ve anlayışla yetiştirildiğim için insanı kırmaktan korkmuşum. Onurum kırılmadan büyütüldüğüm için onurum değerli olmuş ilişkilerimde...vs vs vs

Kendi çocuklarımı yetiştirirken hangi zinciri kırdığımı düşünüyorum bir süredir. Objektif olabildiğim bir konu değildir muhakkak.

Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı, üstelik bunun neden kıymetli bir değer olduğunu bilerek yetişti çocuklarım.Sokuşturma "seveceksin" "çok büyük adam" cümleleri ile değil öğrete anlata, bugünün koşulları sayesinde de laik cumhuriyetin önemini bile bile yetiştiler.



Önce insan sonra kız çocuğu oldular. Eğlenceli bir süreçti büyümeleri.Dolabını toplaman gerekiyor dediğimde hiç bir zaman "hem de kız çocuğu olacaksın"ı eklemedim ardından. Doğrular ve yanlışlar, gerekler ve sorumluluklar birey olmaları ile ilgiliydi. Okulda ya da çevrede de onlara "kız kısmısı" davranışları ile yaklaşılmasına izin vermedim.

El-alem isimli örgüt ulaşamadı  çocuklarıma!

Sisteme kapılmadan sistem dışında durabilmenin engin gücünü ve gerekliliğini görmelerini ve bunu benimsemelerini sağladım. TEOG-SBS ve bu seneki adı her neyse sistemin çcoukları ezmesine izin vermedim.Kitap okuyan her zaman başarılı olur, sınavda nasıl soraralarsa sorsunlar okulda öğrendiğini soracaklar;öğrenmeye bak oldu düsturum. Diğer veliler 1000 soru çözdürür ve ödev kontrolü yaptırırken biz müzikallere gidip  şarkılar ezberledik. Baharı Caddebostan sahilinde karşıladık. Kışı dilimiz dışarıda kar taneleri yakalamaya çalışıp sokaklarda..Karnelerini bile almadan ,fırladık gittik yaz tatillerinde bazen. Önemli olan yaşamaktı. 


Küsmemeyi öğrettim. Hayata küsmek çaresizlerin (aptalların) insana küsmek ise iletişim nedir diye hiç düşünmemiş olanların seçeneği idi. Alternatifler hep vardı , yarına pay bırakmak en doğrusu idi . Öfke ve nefret, kin ve intikam yaşamın sıcaklığını-renklerini soğutmuyor mu? Yapılanı akılda veri olarak tutup kalbe indirmemek lazım 

Hatalarım ise "yok"u öğretmemek oldu. Ne param yok demeye kıyabildim ne şu işi de sen yap demeye. Hani hepten de çemberin dışında bırakmadan ufak tefek ev işlerine yardımları oldu tabii ama el değdirmedim bulaşık piş ağır işlere. Görmeleri yeter, lazım gelirse yaparlar dedim. Onlar hep küçücükler. Bu zamanda çocuk olmak meşakkatli iş kardeşim. Bir de ben mi yorayım çocuklarımı? Savunma-sebep bu olsa da belki çok doğru değil bu yaptığım.

Derdi üzüntüyü paylaşmamak da benden gelen yanlış öğreti oldu. Ben paylaşamadığım için paylaşmayı da öğretemedim. Oysa kendi içine atıp her şeyi orada çözmek yoruyor insanı bir yaştan sonra.. fıtrat. Bir internet anneleri grubu var 18  yıl öncesinden süregelen (ki onlar can can), onlarla paylaştıklarım haricinde kapı duvar iç dünyamda. Ciddi bir kusur bu sanırım.

Hayallerin sınırlarını zorlamayı vermek ve tüm dünyasını bir sırt çantasında sınırlamanın hafifliğini öğretmek isterdim.

Ülke gündemi lağımdan çıkamadı ki başka zincirleri kırayım. Gücüm buna yetti işte.

Yarınlar yine umut dolu. Sancılı günler biliyorum ama biz vaz geçmedik sevmekten ,yaşamaktan ve ummaktan.

O halde her şey güzel olacak.

6 Ocak 2018 Cumartesi

Seni Tanıdığımda


Sabah Selin'in pasaport işlemleri için Vatan'da bulunan Emniyet'e gittik. Sabahın esselatı ama mevzuu İstanbul olunca kargalar bile ikinci kahvaltıyı yapmış olayı brunch'a bağlamış oluyor. 


Haftalardır makineleşmiş bir beyin ve vücut ile deliler gibi, aptallar gibi  çalışıyorum. Bir dakika boşluk yok. Uykumdan uyandığımda bana şarkılar çalıyor olan beynim-hafızam-düşünce sistemim çalışmaya ve iş planımı  sorgulayıp beni sarı alarmda tutmaya devam ediyor. Bir odada hapis kalanlar, uzayda astronotlar gibi anılarımı ya da sevdiğim şeyleri hatırlayıp insan kalmaya ve kendimi yitirmemeye çalışıyorum.


 Sevmeye ve umut etmeye alışkın kalbim, biraz yorgun ama yine de güçlü bir şekilde varlığını hatırlatıyor. Tüm bu  haksız keşmekeş içerisinde yine de seviyorum yaşamayı, yarına umut etmeyi ihmal etmiyorum. Sağanak yağmurlarda burnumun ucuna düşen tek damla yağmurun, gökyüzünden şahsıma özel gelen bir armağan olduğunu bilmek ile ilgili bir şey bu.


Sabah Selin'in pasaport işlemleri için Vatan'da bulunan Emniyet'e gittik. Sabahın esselatı ama mevzuu İstanbul olunca sabahın 7'sinde bile kavga edecek kadar stresli ve yorgun olabiliyor insanlar. Oysa daha gün yorulmamış, insan kirlenmemiş..sadece 7(Yedi). Horoz esneyecek, uykusunu bastırıp  ötecek daha filan..ne olmuş olabilir ki kavga edecek kadar sabrınızı ve sizi tüketen?


Baba-kız gidilecek güzergah hakkında tamamlayıcı fikir tartışması yaşıyorlar. O vasıta bu yol, bu vasıta şu yol.Mecbur olmadıkça ağzımı açmıyorum. Yorgunum. Sonra onları izlemek  nasıl zevkli. Bir aile yaratmışım ben. Biri kıvırcık saçlı pembe beyaz bişi, öteki saçlarına kır düşmüş geçmiş zaman prensi. İkisinin de minnacık burunları. 


Dokunuşları, sesleri,sözleri aşina. Yaşadığın anı farkına varmak..ömrü en uzun kılan şey bu olsa gerek. Ocak ayında olmaması gereken bahar havasını içime çekiyorum doyasıya. Marmaray,  metro, otobüs,vapur...onlar konuşuyor ben  dinliyorum, kulaklarım bile yorgun dinlemekten. Karacaahmet'te öten tek kuş bile yok. Onlar da yorgun olabilir tabii..


Sabah Selin'in pasaport işlemleri için Vatan'da bulunan Emniyet'e gittik. Sabahın esselatı ama mevzuu İstanbul olunca akşamı düşünmüyor insan. Yapılacak onlarca şeyi sıraya koyup koşuyorsun sadece.Mevsimler takvimde, zaman saatte. Yakalayabilirsen sobele..


Eşim bir şeyi "fazla" yapmış eksik değil ama bu da sorun oldu , pasaport işini halledemedik. İki fındık burun bunun kritiğini yaparken ve ben daha şimdiden birazdan işe gidecek olmanın koşturmacasındayken farkında bile olmadıkları bir tatil sabahı kaçamağını farkında olarak yaşıyor olmanın huzuru ve neşesiyle gülümsedim. Bir şeyler yiyip ayrılalım planlarına girişmişlerdi bile ikisi. 


Selin  "baba" dedi bir şey sormak için.
Eşim döndü baktı.

Seni tanıdığımda adın Özer'di sadece..



1 Kasım 2017 Çarşamba

Secret Superstar - Bir Aamir Khan Filmi



 Bunu yazmakta geciktiğimi biliyorum. 
Ama yine de yazacağım 😰

Sinema günümü geçenlerde Aamir Khan filmi ile değerlendirdim. Aamir Khan ile beni Nehir yani küçük kızım tanıştırdı ve ben ona minnettarım gerçekten. Filmlerinin hepsini severim. Dolayısı ile ilk kez internetten değil de sinema salonunda onu izleyecek olmak fikri hoşuma gitti.

Secret Superstar'da, diğer filmlerinde de olduğu gibi sokağın gerçeği, halkı,gerçek yaşantılar ve mutlaka önemle değinilmesi gereken kemikleşmiş sorunlara yer verilmiş. Asla didaktik yanı olmaması bu  eleştiri ve önerileri kabul edilirliği kolay hale getiriyor. Tıpkı Kemal Sunal filmleri gibi : o ekiptensiniz. Biri canı yandığında "aman Allah'ım..canım çok yandı" demiyor da "hastiiirrr" deyiveriyor. Gerçek yani, fena halde.


Filmin kahramanı olan genç kız hayli suratsız. Asla nefis bir fiziği olmadığı gibi güzel demek de göreceli. Ama iyi bir oyuncu olduğunu söyleyebilirim kendi kriterlerimde.


Filmin kahramanı olan erkek oyuncu ise diş yapısı deforme, kapkara leylek gibi bir oğlan. Ama o kadar mı güzel gülünür, o kadar mı bir gülüşle gönüller fethedilir ; yok böyle bir şey!


Anne rolünü üstlenen Meher Vij'i Allah  iyilikle gülümsesin diye yaratmış olabilir. "Sana bütün derdimi dökmek geldi içimden, sarılıp da boynuna öpmek geldi içimden" diye bir şarkı vardı ya eskiden. Hah, kadının uyandırdığı izlenim aynen bu.


Umudun, inanmanın, vazgeçmemenin  vazgeçilmez güzelliği ile zorluklarının yanı sıra gerçek sevginin erdemini, derinliğini, kendinden vazgeçmek olduğunu da kusursuz bir şekilde önünüze koyuyor. Kızdığınız şey kurtarıcınız ve kaderiniz olabilir. Yapmak isterseniz bir yolu her zaman var. 


İyilikte sebat kurtuluşa, kötülükte ısrar ummadığınız anda her şeyi yitirişe sebep olabiliyor. Ve insan sevmeyi, bazen geride bırakmak istediklerinden öğreniyor.


"O Ses Bilmem ne" tipi yarışmaların afyon etkisi, toplumda yaratılan deformasyon,  gerçek duygu ve inceliğin yerini alan şeylerin yarattığı büyük boşluğa hipnoz olmuş toplumların farkına bile varmadan düşüşü de yine didaktiklikten uzak şekilde gözümüze gözümüze sokulmuş.


Ve tabii filmin ana mesajlarından biri Victor Hugo'nun "Kadınlar zayıftır ama analar kuvvetlidir." sözü ile özetlenebilir. Sevinci, merakı,umudu çocukları ile paylaşan, acıyı,korkuyu,yılgınlığı tek başına yaşayan anne gerçek bir kahraman değil de nedir?






















Aamir Khan filmde çok ön planda değil. 52 yaşında birinin hala o sadece çocuklarda bulunan inanmış, pırıl pırıl bakışlara sahip olabilmesi kıskanılası bir şey. Onu izlemek bana keyif veriyor. 

ALIŞMAYIN!

Kadın tüm dinlerde ve toplumlarda hep değişimin ve baskının ana teması ne yazık ki. Filmde ekonomik özgürlüğün önemi, kadının yaşadığı sıkıntılar, yok sayılışı ve buna rağmen mücadele ile yarattığı küçük özgürlük alanları "alıştık artık" dediğimiz şeylere alışmamanın ne kadar önemli olduğunu  gösteriyor göresi olan herkese. 

Alışmayın!


Filmde beni çok etkileyen bir replik oldu.
Kız, annesi ile iddiaya giriyor ve kazanıyor. Anne "benden ne istersen yapacağım" ile bahse girmişti. Kız, farklı bir şehre gitmeyi istiyordu sanırım ya da öyle bir şey. Anne üzülerek bunun gerçek olamayacağını söyleyince kız isyanla "söz vermiştin, benden ne istersen demiştin" diyor. Anne ise ciddiyetle "benden ne istersen diye söz verdim, hayattan ne istersen demedim.Bu , benim yapabileceğimin çok ötesinde" diyor.


Kızıma bazen anlatmaya çalıştığım ve istediklerini yapamadığımda suçluluk duyduğum şeyler geldi aklıma. Bu , anlatamadığım o karmaşık duyguların güzel bir özeti idi. Eve gittiğimde de bunu onunla paylaştım. İkimiz için de iyi oldu.

Film vizyondan kalkmış olabilir ama izlemenin bin yolu var artık.

Yukarıda da bahsettiğim gibi : istiyorsan yapmanın mutlaka bir yolu var her zaman.


25 Eylül 2017 Pazartesi

Dur


Eski çalıştığım yerde , hayatın kavşağında durur zamanı içindekilerle seyreylerdim.

Ondandır belki de insana saygım :varoluşun ne çok emek istediğini görmemdendir.

Birileri "Paris'teki kaldırım taşlarının zarafetini " överken, 80 yaşındaki adamın gece uğradığı tecavüzle kan revan içinde kapıma gelip benden medet ummasıdır derdi dert bilmem ama kimselerin derdinin diğerinden büyük olmayışını aklımda tutmam.

Bildim ki kimse baki değil, gördüm ki tüm yönetici koltuklarının  altı tekerlekli..kayıp gidiyor.

Eski çalıştığım yerde unutulmazlarım olurdu, zaman zaman bunları sizinle paylaşmayı sevdiğimi söylemiştim.Bugün, bana en büyük ders verenlerden birini hatırladım ve sizlerle paylaşmayı uygun gördüm.

Orada işe yeni girdiğim, sistemi ve kişileri anlamaya çalıştığım günlerdi. Yeşil hülyalı gözleri ile hep uzaklara bakan ama her şeyin çözümüne ait bilgiyi zarifçe aklında tutan mütevazı bir kızdı Sultan. "Yine o adam geliyor" dediklerinde öfkeyle homurdanmak yerine nezaketle gülümsedi.  Yaşlı adamın bir haftadan fazla süredir her gün geldiğini sonradan öğrendim.

Yorgun, bezgin üstü başı çimenli geldi adam. İş yerimin karşısındaki parkta yatıyormuş, kalacak yeri yokmuş.

Sultan'ın karşısına oturdu.

-Lacivert , kenarı beyaz çizgili eşofman buldunuz mu ?
Sultan üzüntüyle başını salladı.
-Eşofman var ama lacivert ve beyaz çizgili değil.
Merakla adama baktım. Başını olumsuz anlamda salladı.
-Ben yarın yine gelirim...
-Siz bilirsiniz.

Diğer çalışma arkadaşları biraz kınayarak baktılar ardından. Parklarda yatıp duran birinin eşofmanı bulmakla yetinmeyip koşul koşmasını saygısızca buluyorlardı. Hem kendilerini meşgul ettiğini düşünüp had bildirmek isteyenler de az değildi..ama Sultan, hülyalı yeşil gözleri ile arkadaşlarına da gülümsüyor ve "öğrenirsiniz, peşin hükümlü olmayın. İşiniz bu sizin, belli koşullar koşamayacak olan sizsiniz o değil" diye tatlı yumuşak sözlerle yaşlı adamla aralarına set çekiyordu.

O hafta da her gün gelen yaşlı adam için her yere soruluyor ama lacıvert, kenarı beyaz çizgili eşofman bulunamıyordu. O ise her gün sabırla üzerinde çimen kalıntıları geliyor ve yine gidiyordu.

Sultan bir gün sordu yaşlı adama onu incitmekten endişelendiği her halinden belli olarak.

- Ben yine elimden geleni yapacağım elbette ama neden mutlaka lacivert ve kenarı beyaz çizgili eşofmanda ısrarınız.

Yaşlı adam yorgun halde, hep öne eğik başını üzüntüyle iki yana salladı. Gözlerinde acıyı dahi yok etmiş bir boyun eğiş,kabullenişle bize baktı.

-Evimiz yandı bir süre önce. Oğlum ve gelinim yangında öldüler. Torunum da zihinsel sorun vardı, yangın ve anne babanın ölümü ile hepten delirdi. Onu tımarhaneye yatırdım. Benim de yerim yurdum kalmadı, ondan parkta yatıyorum;ölsem dert değil ama torunum var ya işte onda kalıyor aklım.Öğlenleri hava almaya avluya çıkıyorlar dolaşmak için ama hepsi lacivert-kenarı beyaz çizgili eşofman giyiyorlar. Farklı giyinen biri olduğunda tehlike algısı oluştuğundan ona saldırıyorlar, bu şiddet uygulamaya kadar gidiyor. O yüzden bu eşofmanı istiyorum ..dedi.

Sessizlik bıçak kadar keskin, utanç dağlar kadar ağırdı. Kimse, yaşlı adama bakmaya cesaret edemedi. Sultan:

-"Yarın yine uğrayın, bir yer ile daha görüştüm, oradan umutluyum" dedi.

Ertesi gün personel aralarında topladıkları para ile lacivert-kenarları beyaz çizgili  eşofmanı almış ve yaşlı adam için başka neler yapabilecekleri sorusunun cevabına dört elle sarılmıştı.

Dünya da koca bir tımarhane değil mi?

Lacivert-kenarları beyaz çizgili eşofman giymediğim her gün canım yanıyor.


13 Haziran 2017 Salı

Tebessüm

Tebessüm sadakadır ya da vb bir söz vardı.

Bugün aklıma hep o kadın ve bu  söz geldi.
Sözün anlamına hayat katan o kadını hiç unutamadım.


İşsiz ve güçsüz günlerimdeyken , bir sabah Nehir'i her zamanki yoldan her zamanki adımlarla her zamanki ruh hali ile okula götürürken, sıkkınlık bıkkınlık içime öküz gibi oturmuşken, hava bulutlu yağmur bile lütfedip yağmazken, yangınımı kül edip
çocuğuma yansıtmamak için tüm gücümle çabalarken , artık hayal bile kuramayacak kadar içimi kurutmuşken o düdük ara sokakta karşımdan çocuğunu okula getiren bir kadının yaklaştığını fark ettim ve göz teması kurmaktan şiddetle kaçındığım o günlerde acele ile bakışlarımı kaçırdım.


Yine de bir an, tek bir an, bir saniye değil bir salisede neşeyle sürüldüğü belli olan kıpkırmızı ruj ile bezeli dudaklarında samimi ve kocaman, koooskocaman, dünyayı ısıtacak sıcaklıkta içten bir gülümseme ile bana baktığını gördüm.

Neden?

Dürtüsel olarak bakışlarım ona ve kıvırcık saçlı çocuğuna döndü.

Bir insan neden böyle gülümser ki hiç tanımadığı birine diye düşündüm.

İçime bir sıcaklık, ruhuma cemre düştü.

Sonra insanların bana her zaman" bayılıyorum sana, yüzünde hep bir tebessüm..insanın içi şenleniyor" deyişini anlamadığım günleri hatırladım.

O insanları anladım.

Tebessüm sadakadır sözünü anladım.

Gözlerime yaş doldu.

Sadakamı aldım, daha karanlık günler için cebimde sakladım.

Bugün her nedendir bilmem aklıma sık sık o kadın ve gülüşü geldi. Şimdi eski haline dönen ben, sokakta ve iş yerimde her zaman tebessüm eden ve bunu kendimden ya da yaşantımdan ya da yaşantımdaki insanlardan ya da yaşamın ta kendisinden sakınmamaya , eksik bırakmamaya  %100 kararlı olan ben hep gülümsüyorum.

İhtiyacı olan alsın diye...kendi cemrelerimi saçıyorum.

25 Mayıs 2017 Perşembe

Sol Cebimiz Çok Çok Büyük


"Unuttun mu ummayı" diye sormak isterdim.

Ama burası İstanbul.

Mecbur olmadıkça konuşmaz kimse kimseyle..hatta dostlarıyla  bile. Zaman az,bereketsiz;ne doğana sevinilir ne ölene üzülünür. Zaman yetmez.

İETT 'de gidiyoruz. Küçücük bi kız. Dizlerini içine çekse çamaşır sepetine sığacak;o kadar küçük. Başında iki metre  örtü. Kocaman kara gözlerinde anlamını çözemediğim bir ifade; ama donuk. Kimseyle gözgöze gelmemeye özen gösteriyor. Belli ki göz teması ağır geliyor; kimbilir ne gördü daha evvel. Kınama...şehvet?

Hap kadar çocuk ne diye örter başını ben anlamam. Kim ne isterse yaşasınlık konu mudur bu?
Konu  çocuksa,hayır.

Cinler tepemde, bakıyorum içerliyorum kızıyorum.

"Yaşın kaç" demek istiyorum.
"Unuttun mu ummayı" demek istiyorum..sonra "hiç öğrenmedim ki " derse diye korku düşüyor içime.

Kendimi suyun akışına, İstanbul'a bırakıyorum.
Şu nefes alamazlığımı unuttursun bana koşturmacası içinde

Boğulacağım!

Hatırlamak , bilmek  kurtarıyor bizi çok zaman:



Sel ile mücadele etmek manasızdır. Gücünüz yetmez. Kendinizi akıntıya bırakın, koruyun : ta ki  sel zayıflayıp kıyıya yakın yere geldiğiniz ana saklayın gücünüzü: gücünüz kurtuluş için lazım olacak.

22 Mayıs 2017 Pazartesi

262.800 Saat Üzerine...


 13 Mayıs üniversitenin pilav günü vardı.

Totom yer görürse kıyamet kopar korkusu ile şu yorgunluğa aldırmayıp oraya  gittim.

İsimleri buradaki gerçek hayat hikayelerinde geçen insanların 30 yıl sonraları ile buluştum.

Her şeyden önce, evveli hatırlamak bugünü analize daha iyi sebep oluyor.

16 yaşındaki Kadriye 50 yaşındaki  sınıf arkadaşlarına bakıyor ,onlarda kendini ve geçen zamanı izliyor.

"Z"'nin iki torunu olmuş. Katıla katıla güldük o bize biz ona. Gün boyu dede diye seslendik. Çocukların hayatına saygı, seçimlere saygı ve tevekkül üzerine inanarak yaşadığı şeyleri anlattı bize  tatlı tatlı. Zaten o hep tatlıydı ki. Eşi ile görücü usulü evlenmiş. "Şans hep %50 bu işlerde kızım " diyor gülerek bana. Haklı, biliyorum. Çok da mutlu bir evliliği var. Eşi sanırım çarşaflı. Eşinden bahsederken sesindeki samimi saygı beni mest ediyor. Sevdiğim dostumun mutluluğu için hiç görmediğim eşine minnet duyuyorum. O tüm bunları anlatırken ders kitaplarını boru gibi büküp elinde tutan  ve dost olmaya çalıştıkça benden uzaklaşan 20 yaşlarındaki Z geliyor gözlerimin önüne tüm ayrıntıları ile.

"A" garip bir karışım. Bir üniversitede ders veriyor, bir iş daha yapıyor . Daha yeni çocuğu oldu , 5 yaşında. Torunu olan ona, o torunu olana gülüyor. Her zamanki peşin sözleri arka cebinde , daha sakin daha durgun izliyor konuşulanları . Çocuğu kocaya bırakmış gelmiş belki aklı onda birazcık. Çok kilo almış. Kiremit rengi dikdörtgen yakalı penye strech blüzü ile kalın kemer taktığı pantolonunu giydiği zamanlar ne çok beğenirdim onu, hatırlıyorum. Sigaraya hepimizi o başlatmıştı neredeyse. Şimdi içmiyor bırakmış.

G'nin bir çocuğu üniversiteyi bitirmek üzere.Başka şehirden gelmiş bizi görmeye. Ne aşıktım ona okuldayken. O ise benden akıllıydı, olmayacağını bildiği yola girmedi. Bugün birbirine samimiyetle değer veren iki dost olarak o bankalarda oturup muhabbet edebiliyorsak onun akıllılığı sayesinde biliyorum. Bir ara minnetle omuzuna dokunuyorum. Nedenini anlamasa da gülümsüyor. Konuştuğumuz konu  hakkında cep telefonumdan açtığım yazıyı okumak için yakın gözlüğünü burnunun ucuna oturtunca basıyorum kahkahayı. Hararetle ettiğimiz sohbet esnasında okul kapısında gelişini beklediğim günlerde,  geldiğinde beni görünce yüzünde beliren ve anlamını çözemediğim o ifadeyi hatırlıyorum. Çaresizlikmiş meğer. Burnunun ucundaki gözlüğün üzerinden bakıp  bir şeyler anlatan bu adam  dost, iyi ki kaybetmemişim.


"Ş" okulda aşkın timsali idi. Ayrılmazlardı partneri ile. Fizik hiç değişmemiş, insan iki kilo alır di mi ?Yok. Boşanmışlar. Konuyu bizimle konuşmak onu rahatsız ediyor belli. Açmıyoruz konuyu. konuşacak binlerce konu arasından onun istedikleri ile devam etmenin ne mahsuru var.

"T" kalbimi kırdı geçenlerde. Facebookta yazımın altına siyasi yorum yaptı. Didiştik, tersledim. Şimdi babacan babacan gülümsese de pas vermiyorum. 30 senedir farklılıklarla dosttuk biz. Saygı duymak zorunda idi düşüncelerime.  Çekinerek  "nasılsın Kadriye" dediğinde "ne yapacaksın" diye cevaplayıp  muhabbetin köküne kibrit suyu ekiyorum. Aslında olgun, sevecen ve iyi bir insandır. Nitekim uzatmıyor, bana uyup çemkirmiyor da. Sadece arada uzaktan gülümsüyor. En azından bu sene gülümsemeyeceğimi biliyorum. Sınav çıkışı  soruları tartıştığımı halini hatırlıyorum. Adam hiç değişmemiş yaaaa....

"İ" canımın içisi. Okulda da ayrı severdim. Ölen bir kızkardeşi vardı, beni onun yerine koymuştu. Ailem de onu öyle sever. Evlendiğinde kızım kucağımda nikahına gittim. Karısı beni ben de karısını sevmedim. Görüşmüyoruz netekim. Sebep önemli değil. Bizim oğlanlar ilk kez başını yastığa koyduklarına gönül düşürürler. Bu da öylesi. Kız sebep aradıktan sonra benim yapacak  bir şeyim olmadığını biliyorum. O yüzden hiç girmedim o topa. Hatun bir akşam İ ile konuşurken "bir gelemediler evimize" diye dırdıra başladığında, sesim hoparlörde iken" selam melam söyleme karına" diyerek kapattım her kapıyı. Süreci uzatmanın anlamı yoktu. Nitekim İ'nin başında bir tane siyah tek kalmamış, bembeyaz saçları. Ne iyi ettim de uzak durdum diye düşünüyorum içimden. Koşup boynuna sarılıyorum : o gün onun doğumgünü. Bir ben hatırlamışım. Gülerek hepsinin doğumgünlerini sayıyorum. İlk tanıştığımız günü söylüyorum. Doğum yıllarını.. şaşırıyorlar.

Çıkıp Nişantaşı'da bir cafede oturuyoruz. Masada en küçük benim halen bizim sınıfta. Yaş neredeyse 50'ye gelecek, bu tanım beni çok güldürüyor. "G" ve "İ" için sürpriz pasta ayarlayıveriyoruz "A" ile. Hep birlikte "kazık kadar adamların doğumgünü mü olur" söylenmeleri arasında kahkahalar atarak yiyip içip sohbet ediyoruz gani gani.

Unutmak isteyip  unutadıklarım ile unutmayı hiç istemediklerim yanyana duruyor. Zaman zalımsın zalım diye haykırıyorum neşeyle. Yine de neşeli , yine de mutluyuz.

Bizim çekirdek grupta ben CHP'liyim. Biri ülkücü, biri HDP'ye oy veriyor, biri "ben evet dedim" diyerek çizgisini açıklamaktan çekinmiyor, biri öyle biri böyle. Çay içip  30 yıllık dostluğumuzu yudumlarken kıyasıya tartışıyoruz. Öfke ile değil, hakaret ederek değil. Birbirimize kah söylenip kah dalga geçip ama kırmadan, ötekileştirmeden, farklılığına saygı duyarak. Özlemişiz insan gibi konuşuluna ortamları kişileri. Ben,  eskiye ait özlediklerim içerisinden "en özlediklerim" arasına sokuyorum  bu ortamı.

Beyler ......bu  vatana nasıl kıydınız?


Sonra, Üsküdar'a döndüğümüzde "Z" ve "A" ile Kanaat Lokantasında alıyoruz soluğu.
Sonra o neşeli kahkahalar yerini hüzne bırakıyor.
Güzel günlerin güzel  anıları, neydik ne olduk ne olacağız ağrıları gelip haksız haksız çörekleniyor yüreğime . Kötü olan her şeyi unutup sadece güzelini aklımızda tuttuğumuz gençlik günlerinden çocuklarımıza bir Cumhuriyet bile bırakamadığımız lain günlere dönüyoruz ister istemez.


Umut, korkudan güçlü tek duyguymuş.

Okul bahçesinde preverzatifleri şişirip  voleybol oynamaya uğraşan o umarsız gençlerden bugün sorumluluk sahibi ve her koşulda dik durabilen yetişkinler çıktıysa,vallahi diyorum umut havada karada her koşulda sapasağlam ayakta.

Vazgeçmemek lazım.
Yarınlar bizim.