8 Mart 2017 Çarşamba

Çetin Emeç Anısına



Dün Kadıköy Belediyesi'nce düzenlenen Çetin Emeç anmasına katıldım.

Bir yüreği devin,bileği demirdenin ardından söylenen güzel sözleri dinledim.

Herkes onun ne özlenesi bir insan olduğundan, katlinin acısının kalıcılığından dem vuruken eşini izledim göz ucuyla.

Zarif bir Cumhuriyet kadını.

Metanetle dinlediyse de her söyleneni hüznü duruşunda saklıydı.
Hepimiz ayrılıp  gideceğiz, ben yetişecek raporlarım yapılacak işlerim, basın haberin yetişmesi, öteki trafik derdine dalacağız en fazla 10 dakika sonra;o da hayata devam edecek ama yaşasaydı..ile başlayan tümcenin ağırlığı belli ki hep yüreğinde ıslak kalacak dedim kendime.



Mesleğim gereği hep televizyonlarda -basında gördüğümüz ünlüler ya da saygın isimlerle bir araya geliyorum. Allah da biliyor ya bir Özdemir Erdoğan, bir Ferdi Özbeğen ile tanışmak heyecanlandırmıştı beni TRT'deyken. Ferdi Özbeğen'in kibri  hayallerimde saklı tutarken o güzel sesi ile icra ettiği tüm eserleri , kendisini silip atmıştı. Vücudu olmayan bir ses haline dönüşmüştü benim için. Onca huysuz adı atfedilen Özdemir Erdoğan ise sempatik mahcubiyeti ile kalbimde taht kurmuştu. Rahmetli Selim Naşit, sanatçı  asaletinin simgesi olmuştu bende.

Ama daha evvel hiç katledilen bir  gazetecinin  , dudaklarında tebessüm de olsa gözleri hep  bulut bulut eşiyle tanışmamıştım. Televizyonda haberini izlediğim bu  elim olayın ulusal ve bireysel yıkımını  bu kadar düşünmemiş, bir şeyleri haber diye algılayıp giderken insani duygu ve düşüncelerden ne kadar soyutlandığımı fark etmemiştim.



Bu sabah bu duygularla Bilge Emeç'in kaleminden eşine yazdığı mektubu okurken onların şarkılarını dinledim. 

Şu an bu  satırları yazarken de o şarkıyı dinliyorum.

Kimsenin şarkısı,gülüşü; kimsenin öyküsü yarım kalmasın. Ulusum, ülkem ..dünyanın sevmeyi bilen tüm güzel kalpli insanları acı ve karanlık olan her şeyden muaf kalsın.

Bu güzel mektubu okumaya başlamadan önce şarkılarını dinlemek için tık


Çetocuğum, doyamadığım sevgili eşim,
Hayatta olaydın, bu yıl evliliğimizin elli beşinci yılını kutlayacaktık.
Tanıştığımız günden düğünümüze kadar geçen yılları da sayarsam, altmış yıl birlikte olmuşuz. Bizi tanımayanlara bu hesap tuhaf gelebilir, ama çocuklarımız şahit, biz seninle bu dünyada her an birlikteyiz.  
Misal mi?  Ne zaman ‘La Vie En Rose’ şarkısı çalsa, belime sarılır, kulağıma şarkının sözlerini fısıldardın ya, hâlâ yapıyorsun bunu ve ben her seferinde senin kollarında ağlıyorum.
Kızımız, senden üç ay sonra ilk konserini verirken, Mehmet’le onun piyanosunun açık kapağına eğilip içine bir şey koyduğunu görmüştük. Meğer tellerin üzerine senin resmini yerleştirmiş ve konser boyunca bakışlarından güç alarak çalmış piyanosunu. Hayattayken Mehveş’in biricik babasıydın, yokluğunda onun ilham perisi de oldun. Ya Mehmet ile yaşadıklarımız!  O Amerika’dayken, ben ne zaman seni ziyaret etsem, Mehmet’in beni arayacağı tutardı. Saatler uymaz, aramızda kilometrelerce mesafe, oğlum benim o anda nerede olduğumu nasıl bilecek? Ama oğlumuz açıklanamaz bir şekilde, beni hep seni ziyaret ederken arar ve o anı paylaşırdı. Bir keresinde telefonumu mezar taşına dayamamı istemişti, seninle konuşmak için.
Defalarca Mehveş, Mehmet ve ben aynı rüyayı gördük... Sen ölmemişsin, bir başka şehirdesin, sadece yanımıza gelemiyorsun. Kısacası Çeto, biz ailecek yaşadığını varsaydık, seni hissettik, sana danıştık, seninle sevinçlerimizi paylaştık. Sen hep yanı başımızdaydın, sevgili kocam.  
KUCAKLAYAMADIĞIN TORUNLARIN SENİ TANIYOR VE SEVİYOR
Eğer vurulmamış olaydın, birçok mutluluğu bedenen de bizimle birlikte tadacaktın. Çocuklarımızın mezuniyetinde, nikâh törenlerinde, düğünlerinde, torunlarımızın doğumlarında yüreğimde değil yanımda olacaktın. Ama ne gam! Evlatlarımızın ailemize kazandırdıkları değerli eşleri Özalp ve Lale ile torunlarımız  Selin ve Sofi de seni çok iyi tanıyor ve seviyorlar.
Selin yazı yazmayı sökeli beri, ölüm yıldönümlerinde, mezarının başında sana yazdığı hikâyeleri okuyup, sana sevgi bulutları gönderdi. Sofi henüz çok küçük olmasına rağmen senin resmine bakarken yüzündeki tebessümü görünce bebeklerin yoğun duyguları nasıl da algıladıklarını anlıyorum. İşte böyle Çeto, kucaklayamadığın torunların seni tanıyor, tanımadığın kişiler dahi seni hatırlıyor. Vefakâr dostlarımız hiç aksatmadan, her yıl senin mezarının başında toplanıp acımıza ortak oluyor.  Ve onca acıya rağmen, hepimizin başı hep dimdik...
O GÜNE DAİR HATIRLADIKLARIM...
Oysa vurulduğun gün kolum kanadım kırılmıştı. Seninle birlikte ben de vurulmuştum sanki!  Sen her zamanki gibi erkenden kapıdan çıkmıştın ve ben az sonra bir silah sesi ve cam şangırtısı duydum. Yataktan fırlayıp pencereye koştum. Araban kapının önünde duruyor ve ben yukardan baktığımda arabada sadece bacaklarını görebiliyordum.  Dışardaki telaşa rağmen bacakların hiç kımıldamıyordu. Aman Allahım dedim, Çetin’i vurdular!  Telefona koşup hastane ayarlamaları için gazeteyi aradım, bir taraftan da üzerime bir şeyler geçirdim.  Aşağı koştum. Alt katta oturan kardeşin Zeynep kapıdaydı, “Çetin’i vurdular, Doğan onu hastaneye götürüyor” dedi. Doğan, Zeynep’in delikanlı oğlu, o sırada üniversiteye gitmek üzere bir arkadaşıyla evin az ilerisindeymiş. Ben evin önüne gelen polis arabasına attım kendimi, “Kocamı vurdular, beni onun götürüldüğü hastaneye ulaştırın” diye ağlayarak yalvardım. Arabadaki polis, amirini aradı, “Aracımıza bir kadın bindi, Çetin Emeç’in eşi olduğunu söylüyor, ne yapalım?” diye sordu. Her ne talimat aldıysa, beni ana caddeye çıkarıp Divan Pastanesi’nin oralarda indirdiler. Üzerimde para yok, çanta yok!  Önüme çıkan ilk dükkâna girdim, Hürriyet’i arayıp senin hangi hastaneye götürüldüğünü sordum. Doğan’ın kullandığı araba Göztepe’ye doğru gidiyormuş. Bir taksi durdurdum...

Biz hastaneye ulaştığımızda, seni çoktan içeri almışlardı. Ben deliler gibi koşuyordum koridorlarda. Yaşlı, şalvarlı bir teyze yanıma geldi, “Başın sağ olsun, kızım” dedi. O an bayılmışım. Kendime geldiğimde başhekimin odasındaydım, başımda doktorlar vardı. Bana sakinleştirici iğne yapmışlar. Seni görmek istediğimi söyledim. Yanına girmeden önce, doktorların banyosunda duşumu aldım ki, sana tertemiz geleyim. Beni sana getirdiler. Boynuna kadar çekili bir beyaz çarşafın altında yatıyordun. Sadece başın açıktaydı. Güzel yüzüne eğildim, kulağına sevgi sözcükleri fısıldadım, sonra da sana dedim ki, “Sana hakkımı helal ediyorum Çeto’m, için rahat olsun!” 

Sonra çocuklarıma telefon etmek istedim.  Başhekimin odasından önce Londra’da yüksek lisans yapan Mehveş’i aradım, “Baban vuruldu. Yaşıyor ama durumu çok ağır. Sen Mehmet’in büyüğüsün, kardeşini sana emanet ediyorum, ona sahip çıkacaksın Mehveş!”
İkinci telefonu Amerika’da eğitim gören Mehmet’e çevirdim. Aynı yalan: “Baban yaşıyor ama ümit hiç yok, ablanı sana emanet ediyorum, onu kolla, ona sahip çık!” Ben yaşayabileceğimi sanmıyordum o sırada, Çeto’m.
O güne dair hatırlayabildiklerim sadece sana vedam ve çocuklarla konuşmalarım. Hepsi bu. Etrafımda kimler vardı, neler oldu, inan ki bilmiyorum.  Doğan’ın  seni önce Zeynep Kâmil’e, oraya kabul ettiremeyince, ardından bir başka hastaneye ve en son Göztepe SSK Hastanesi’ne getirdiğini sonradan öğrendim. “Acaba geç kalınmasaydı yaşar mıydı?” diye düşünürken bin kere daha öldüm. Ama biliyorum ki, o genç çocuk senin için çırpınıp durmuş ve kaderin önüne asla geçilemiyor. Neyse ki, yüce Rabbim her acının gücünü de birlikte veriyor.
KAVUŞANA KADAR HOŞÇA KAL, ÇETO’M
Ben o gün, o hastanede yılları bir anda aşarak büyüdüm, olgunlaştım, yaşlandım. Sonrasında, ölüm, öldürülme, cinayet sözcüklerini hiç telaffuz etmeden, ağzıma hiç almadan yaşadım yıllarca... Belki de o yüzden sen hep benimle kaldın.
Senden sonra ülkemizin seni çok üzen bazı olayları, katlanarak arttı. Tek tesellim şu ki, sen o gidişata  ve bir darbe teşebbüsüne daha şahit olmadın.  Kız kardeşin Leyla’nın anılarında bizden bahsettiği satırları da okumadın neyse ki! Okusan, belki çok üzülür, belki de gülüp geçer ve benim üzüntümü dindirirdin... O dönemde yaşananlarla ilgili sana olan saygımdan, sevgimden ötürü şimdilik susmayı tercih ediyorum...
Bu arada, Galatasaray Liseli arkadaşlarının, özellikle İnan’ın sana nasıl sahip çıktığını görmek, çok sevdiğin okulunda adına düzenlenen anma törenlerinde arkadaşlarının, dostlarımızın sana gösterdiği vefa, Galatasaray Üniversitesi’nde adını bir sınıfa vermeleri ve burada adına küçük bir müze kurmaları, Uğur Dündar başta olmak üzere Hürriyet’ten arkadaşlarının ve Hürriyet’in her yıl sana ve aziz hatırana sahip çıkarak kabrinin başında seni anması, yerel yönetimlerin senin adını yaşatma hususundaki duyarlılığı, desteği, Mehveş’in ve senfoni orkestralarının adına düzenlediği konserler, Gazeteciler Cemiyeti’nin, Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin ve Hürriyet’in seni anarken adına verdiği gazetecilik ödülleri gibi değerbilirlik örnekleri, Suadiye kıyısından gelen hoyrat rüzgârları dağıtıyor... Seni seven, unutmayan ve sahip çıkan dostların varlığı ve vefası bizi mutlu ediyor.
Yanımda olaydın, elli beşinci yılımızı ‘La Vie En Rose’u dinleyerek kutlayacaktık. Yine öyle yaptık canım, tek fark, sen orada ben burada, ama her zamanki gibi birlikteydik...
Kavuşana kadar hoşça kal, Çeto’m...

22 Şubat 2017 Çarşamba

6 Bilinmeyenli Denklem Üzerine



Bu ilk versiyon.
Kesinlikle daha çok sevmiştim izlerken
Oyuncu kadrosu çok daha iyi ve ilginç.

Operanın Hayaleti (Claude Rains) operanın devasa avizesini seyircilerin
 üzerine düşürmek üzere.

Ne zaman Süreyya Operası gibi bir yere gitsem ;hani tavanı yüksek, iç mekan özellikleri masalsı , başımı kaldırıp avizesine bakar ve bu filmi hatırlarım.

Ve ne zaman yoğun iş günü beynimi eritip beni 6 bilinmeyenli denklem görmüş sözel öğrencilerine döndürse,baktığımı görmesem-söyleneni duymasam-duyduğumu  anlamasam bu şarkıyı dinlerim.

Bu muhteşem hayal gücü ve öyküleştirme bugün kaldı mı sizce?
bence meftaaa

Aşağıdaki de son versiyon.
Bu da ayrı bir keyif


In sleep he sang to me,
In dreams he came.
That voice which calls to me,
And speaks my name.
And do I dream again?
For now I find,
The Phantom of the Opera is here,
Inside my mind.
 
Sing once again with me,
Our strange duet.
My power over you,
Grows stronger yet.
And though you turn from me,
To glance behind.
The Phantom of the Opera is there,
Inside your mind.
 
Those who have seen your face,
Draw back in fear.
I am the mask you wear.
 
It’s me they hear.
 
My/your spirit and my/your voice,
In one combined.
The Phantom of the Opera is here/there
Inside your/my mind
 
In all your fantasies
You always knew
That man and mystery
 
Were both in you
 
And in this labyrinth
Where night is blind
The Phantom of the opera is there/here
Inside your/my mind.
 
Sing my Angel of Music!
Sing!
Sing for me!
Sing my angel of music!
Sing for me!
 
"I have brought you,
To the seat of sweet music’s throne.
To this kingdom where all must pay homage to music, music.
You have come here.
For one purpose and one alone.
Since the moment I first heard you sing,
I have needed you with me to serve me, to sing,
For my music.
My music."


TÜRKÇESİ
(Tarja)
Uykularımda bana şarkılar söyledi, rüyalarıma geldi
O ses, beni çağıran ve adımı söyleyen
yoksa yine bi rüya mı, şimdi bulduğum şey
Operadaki hayalet, orada
zihnimin içinde.
 
(Marco)
Benimle birlikte bir kez daha söyle
garip düetimizi.
Üzerindeki gücüm şimdi giderek güçleniyor
ve arkana göz atmak için bana sırtını dönsen de
operadaki hayalet orada
zihninin içinde
 
(Tarja)
Yüzünü görenler korku içinde geri atıldı
Ben taktığın maskeyim
(Marco)
Duydukları benim
 
(T) Senin ruhun ve benim sesim bir oldu
(M) Benim ruhum ve senin sesin bir oldu
(T-M) Operadaki hayalet orada
(T) zihnimin içinde
(M) zihninin içinde
 
(T-M) Orada duruyor,
operadaki hayalet
Sakın,
operadaki hayaletden
 
(Marco)
Tüm hayallerinde, hep biliyordun
bu adamı ve gizemi
(Tarja)
İkimiz de senin içindeydik
(T-M) ve bu gecenin kör olduğu labirentin içinde
operadaki hayalet
burada
(T) zihnimin içinde
(M) zihninin içinde
(Marco)
Söyle! Müzik meleğim
 
(Tarja)
O orada,
operadaki hayalet
(Marco)
Söyle, meleğim, söyle

21 Şubat 2017 Salı

BÜYÜ



Gerçek tüm öykülerdeki gibi isimleri değiştiriyorum:

Ağlamaktan gözleri küçülmüş, yüzü sırılsıklamdı.

Harem'e bakan bir tepede çay içiyor ve mainin tonlarının birbirine karıştığı o nefis manzarayı görmüyorduk bile. Dostumu çok seviyor olsam da  saatlerdir bitmeyen yinelemelerinden ve mantığa sığdıramadığım ilişkilendirmelerinden bayılmak üzereydim.Yine de yılların hatırı vardı, sessizce çayımı yudumlayıp dinlemeye devam ettim.

-Sana bişi diyeceğim..dedi en sonunda.

Dalgın dalgın ufka bakmayı sürdürerek "yes?" dedim.

-Ertan'a büyü yapıldı. Bunun başka açıklaması yok bak sabah beri anlatıyorum sana adama bi hal oldu.

Bitse de gitsek modundaydım.

-Büyü..tabii..dedim.

-Ben bir hoca buldum,  methede methede bitiremiyorlar. Herkesin derdine deva olmuş, bir giden kapısından ayrılamıyormuş.

Kınamaktan çok uzak baktım gözlerine. Çaresiz ve mutsuzdu biliyordum.

-Eeee?

Biraz sıkılarak başını eğdi:

-Ona gideceğim ama korkuyorum tek gitmeye. Bizim çevrede yok böyle şeyler biliyorsun. Senden başkasına da açamam durumu.

Başıma geleceği anlamış efkarlı efkarlı çaya bakıyordum.

-Sen de benimle gelirsen gidebilirim.

Suskunluk pırıl pırıl yaz havasında neşeyle ötüşen kuşların, sarı sıcak güneşin verdikleri ile uyumsuz-tatsızdı.

Hala ıslak yanaklarına ve bir zamanlar ışık saçan gözlerindeki umutsuzluğa baktım.

Arkadaşım da olsa giderdim. Kaldı ki  dostumdu.

-Peki..dedim.

Meğer çoktan randevular alınmış, öyle tereddütsüzmüş benim rıza göstereceğimden. İçten içe memnun oldum bana bu kadar güvenmesine. O da beni kırmaz hiç bir şey için bilirim. Hayatta yalnız bırakmayacak dostlar edinmişim diye düşündüm. İçim sıkkındı, kendime moral vermeye de çalışıyordum bir yandan.

Üsküdar'da, dar merdivenleri olan, cephesi mezarlığa bakan aralardan birinde bir eve çıktık. Kuntakinte duruşumu almış, ödümün patladığını  belli etmemeye çalışıyordum. Evden içeri girerken bir çok beklentim ve bunlara  paralel savunma stratejilerim vardı. Ama asla gördüklerime hazır değildim.

Ev, az eşyası olan kutu gibi  bir yerdi. Az evvel çamaşır asılmış, kokusu  hafiften ortama dağılmıştı. Sağda solda ilkokul öğrencisinin ödevini yaparken ortada unuttuğu kitaplar, çerçeveli aile fotoğrafları vardı. Hani alt komşuya çaya inmiş gibiydik. Kesinlikle herhangi bir aile eviydi.



Müzeyyen Hoca sakız gibi bir başörtü ile çıktı içerki odadan. Son derece güler yüzlü idi. Benim kuntakinte halimi görmezden geldi, nezaketle elimi sıktı. Direkt konuya girildi ve dostum Ertan'nın nasıl da büyülü olduğunu, evliliğinin bitmek üzere olduğunu, mutsuzluktan ölmek üzere olduğunu,kavgaların ardının arkasının kesilmediğini bütün sabah dinlediğim ne varsa hepsini ama hepsini yine ağlama krizleri eşliğinde Müzeyyen Hoca'ya anlattı. O da dostumu  sağlam bir psikolog edası ile sözünü kesmeden, arada hım hım'layarak ve zaman zaman omuzlarını sıvayıp teselli ederek -anladığını  belli ederek dinledi.

Anlatım bitince içeriden Kur'an-ı Kerim aldı geldi. İçinden dualar okudu. Kimisinin türkçesini bize açıkladı. Arada çocukları geldi "anne biz çıkıyoruz okula" dediler, onları öptü yolcu etti . Bize hiç bir şey ikram etmemesini de mahcup bir gülümseme ile "sonra içinde bir şey var sanıyorlar, buraya gelenler biraz farklı" diyerek özetledi.İlk defa sempati ile baktım yüzüne. Kadıncağız neler yaşamış olmalı diye düşündüm.

Birbuçuk saat orada kalmışız. Dostum "bana vereceğiniz bir şey yok mu" dedi sadece dua ile yollanmanın hayal kırıklığı içinde. Müzeyyen Hoca "ben Allah'a inanırım, sen de inan. Dua ettik, niyaz ettik derdini açtık. Sen de söylesen duyan o, ben de söylesem duyan o.Ötesinde kimden ne bekleyebilirsin ki" dedi. 

Dost sıkıntıyla başını eğdi. Mantıken hal verse de mantıkla yatışamayacak kadar ayaktaydı duyguları,umutsuzluğu.

"Bak" dedi Müzeyyen Hoca "seni bir hafta sonra yine bekliyorum. Sevgi ve sabır bildiğin tüm büyülerden üstündür. Kocan sana her bağırdığında -seni seviyorum- de. Kocan sana her kızdığında sabret sus. Her akşam  yatarken ve her sabah kalktığında ona sevgini hatırlat. Yeni evlisiniz ve aklınız karışmış; birbirinizi sevdiğinizi ben görüyorum siz görmüyorsunuz. Bu dediklerimi yap, bu da senin büyün olsun." Dost umutla baktı yüzüne, halâ bir şeyler bekler gibiydi. "Ben uzaktan okuyacağım, kontrol edeceğim ama dediklerimi eksiksiz yapmalısın" diye sırtını sıvazladı,eline de bir muska tutuşturdu  Müzeyyen Hoca.

Çıktığımızda her cümlenin her kelimenin üzerinden heyecanla geçtik. Ben beklediğimden çok farklı bir sabahın şaşkınlığı, o ise yeni büyünün heyecanı ile dopdoluyduk. Bir hafta sonra orada buluşmak sözüyle ayrıldık.

Müzeyyen Hoca yine sakız gibi bembeyaz bir baş örtüsü ile açtı kapıyı.  Camları siliyormuş, bitmek üzereymiş;  iki dakika beklememizi rica etti.

Dostun yüzü gülüyordu. Hafta ortası Müzeyyen Hoca onu arayıp "diklenme demedim mi ben sana" diye uyardığında kavga etmek üzereymiş. "Az kaldı her şeyi bozuyordum" diyordu neşeyle. Gözlerini Müzeyyen Hoca'dan alamıyor, ağzının içine bakıyordu. Ben ise kunta'yı indirdiysem bile kinte'yi muhafaza ediyordum. Öylesine tepkiliydim ki bu tür şeylere aslında, gardımı indirmem mümkün değildi.

Bu kez çay ikram edildi.

Her şey  yoluna girivermişti bir haftada. Ertan sakinleşmiş, fırtınalar, tayfunlar yerini sert rüzgarlara bırakmıştı. Bu yolda devam edilirse tatlı meltemlerin okşadığı  akşamlar yakındı, bunu hepimiz görebiliyorduk.

Müzeyyen Hoca bir kez daha "unutma,  sevginin sabrın büyüsü her şeyden üstün. Dileyeceğini Allah'tan dile, kişileri sokma bir daha araya" dedi. Sonra muskayı geri aldı, içini açtı. Sadece "bismillahirrahmanirrahim" yazıyordu. Bakakaldık yüzüne. Gülümsedi. "Daha büyük bir cümle bilmiyorum, evrenin yaradılış sırrıdır bu..size mi derman olmayacaktı" dedi.

Saygıyla başımı eğdim.

Bir kaç ay sonra oradan geçerken baktım camları boş. Dosta sordum, taşınmış gitmiş ama kimse bilmiyormuş nereye gittiğini.

Çay ikram ederken tereddüt etmeyeceği insanların arasına gitmiştir belki de...

Bunca kara,kötü,sapkın,iğrenç,aşağılık,menfaatçi insanın arasında sakız kadar beyaz kalabilmişler de var..unutmamak lazım.

20 Şubat 2017 Pazartesi

ÖZGÜRLÜK YÜRÜME MESAFESİNDE


Çayı koy ki  çocuklar kalkana kadar demlensin ama o arada  çamaşır atabiliriz elbette ve çanta değiştireceğim şunları koymayı unutmamalıyım vb cümlelerle dolu sabahın asil prangası mutfak havalansın diye camı açana kadar sürdü.

Taze , serin yağmur kokusu hipnozdan uyananlardaki kadar şaşkın bir bakış getirdi yüzüme.

Yine de saatin tik-tak'larına yenik düştü  varlığım ve çocukların ayakkabılarını da boyayayım diye mırıl mırıl geri döndüm evin içine.

Saat henüz 05:30'du.

08'de Nehir ile evden koşturararak çıktığımızda o okula ben işe yetişmek için adımları telaşla sıralamamıza rağmen birbirimizi kucaklamayı unutmadık ayrılmadan hemen önce.


"Seni seviyorum" diye fısıldadım kulağına annece
"Aynen" dedi yüzüme bakmadan ..ergence

Tam çöpü de atıp 14C'yi yakalamak için atıldım ki yağmurun davetkar tıkırdamasını duydum kırmızı şemsiyemin  tepesinde.

Çocuksu, 
Masum,
Yalnız,
Davetkâr,

Elimi cep telefonuma attım saate bir bakayım ne kadar zamanım var diye.
Elimi geri çektim; dedim ki kendime,özgürlük yürüme mesafesinde.

Herkes duraklara ya da saçakların altına sığınırken, kulaklığımı takıp müzik dinlemeyi bile reddederek yola koyuldum. Yağmuru dinlemek, nefesimle o tazecik serinliği ciğerlerime nakletmek, yorgun düşüncelerimi attığım her adımla kaldırımlara dökmekten başka bir dileğim yoktu. 

Evden işe yürüdüm.




Şemsiyemin tepesindeki o inanılmaz ritm, yağan her damlaya şükür duası ettirecek kadar huzur doldurdu içimi.



Öyle böyle değil...Yaklaşık 3 kilometre yürüdüm.



Sevgili İstanbul,

Bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla.

Esaretin her türüne #HAYIR

19 Şubat 2017 Pazar

HAMSİLİ DİBLE İLE KAYGANA

TRABZON'UMMM

Yok, bugün hiç bir etkinliğe gitmedim.

Uzun metrajlı rüyalar, aceleyle dakikalara özetlenmemiş sohbetlerdi Pazar gününün yaşattığı.
O kadar yorulmuşum ki, gün içerisinde 3 kez uyuyakaldım.
Uyanınca da çocuklarıma nicedir özlediğim yemeklerle dolu bir sofra hazırlamak için mutfağa koşturdum.

Taşına toprağına,yeşiline maisine,dağına denizine kurban olduğum memleketim... özlemlerimi yemeklerinle gidereyim bari dedim.


Dolayısı ile bugün size uzun uzun ne yaptığımızı anlatma ya da yaşamın mai zerrelerinde dolaşmak yerine yemeyene küfür yiyene lütuf gelen sade ve sakin  iki karadeniz yemeği tarifi vereceğim.Sağlıkla ve lezzetle nice Pazar'lara efendim. 

KAYGANA:🐡🐡🐡🐡🐠🐠🐠🐟🐟🐟


Kılçığını çıkarttığınız hamsiyi derince bir kaba koyarsınız. Üzerine yumurta kırarsınız.Bir miktar tuz,nane,ince kıyılmış maydonoz ve süt eklersiniz.Krep hamurundan daha az yoğun olacak şekilde un ve 1 paket kabartma tozu ekleyip çırparsınız. Tavada kızgın yağa döktüğünüz hamur kabartma tozunun kabartma özelliği göz önüne alınarak belirlenmelidir. Alt yüzey pişip  üste çevrildiğinde hem kolay yenilmesi hem de içinin iyi pişmesi için tahta spatula ile (pişme esnasında) kaygana hafif vuruşlarla  9 kareye bölünmelidir. Vallahi afiyet olsun.

Yanına salatalık ve çay çok güzel oluyor..mmmmm

görsel internetten,bana ait değil ama görüntü aynen bu


GENEL TEPKİ:

**Hamsili omlet mi o? Aman Allah'ım!!! Siz onun reçelini de yapıyormuşsunuz doğru mu? 
İÇ SESİM: keşke küçükken buna da hamsi yedireymişler oyyyyy...

***Hamsiye süt mü katıyorsun? A-aa? E zehirlenmez mi insan?
İÇ SESİM: Hakkatten yaf?Poseidon koruyor  olmalı :-P


HAMSİLİ DİBLE :🐟🐟🐟🐟

Kılçığını çıkarttığınız hamsiyi bir kaba ayırırsınız. Kara lahanayı ince ince kıyarsınız. Soğanı yemeklik  soğan şeklinde doğrandıktan sonra az miktarda pirinçle birlikte  kıyılmış lahananın üzerine koyar ve iyice bir harmanlarsınız. Sonra üzerine nane ve tuz serpip en üste kılçığı alınmış hamsiyi kümbet şeklinde  koyar ve kısık ateşte kendi buharında pişmeye bırakırsınız. Pirinç uzayıp pilav kıvamına geldiğinde pişmiş demektir. Küçük bir tencerede tereyağı yakarsınız(yani üstü hafif kahverengileşecek) ve yemeğin üzerine cosssss diye gezdirirsiniz. Ohhh misssss. Hafif de pul biber eklenebilir tabalara,yakışıyor yani.
Afiyet olsun.
görseli süslemeyi beceremeyen ben :-)


GENEL TEPKİ:

**Aaa..uzakdoğu yemekleri gibi kendi buharında pişiyor öyle mi?
 İÇ SES: Öleceksiniz özentiden öleceksiniz. Yayladaki nenem çinli sanki!

***Valla güzele benziyor, zor da değil bir deneyeyim ben bunu
İÇ SES: Ömrün uzar bi kere dene müptela olmazsan ben de bıyıklarımı  keseceğim!


Sevgiler size tüm dostlar.


18 Şubat 2017 Cumartesi

John Wick-2


Merhaba pestilimi çıkartan haftanın hemen ardındaki sevgili Cumartesi.
Yalan yok , bu sefer iple çektim gelişini.
Hayallerim vardı
Elinden tuttum sana geldim.

Bu hafta deli  çalıştım. Cuma akşamı 22 gibi  işten çıkıp eve yürürken ayaklarım mı beni taşıyordu ben mi ayaklarımı  taşıyordum emin değildim ama içimde üzerime düşenleri bi tamam halletmiş olmanın huzuru vardı ve tüm stresleri arkada bırakmanın sonsuz neşesi ile bir nevi bulutların üzerinde uçuyordum.

Eve gittiğimde çantamda çocuklarıma getirdiğim minik kanepeler vardı özür niteliğinde.
Onları ihmal ediyorum bir süredir ben de farkındayım.
Her ihtimale karşı çiğ köfte de almıştım.

Affedildim netekim.💖

Sabah gözlerimi açtığımda bacaklarım kilometrelerce yol yürümüşüm gibi ağrıyordu.
Sürünerek çıktım yataktan.
Makyaj yapmama hakkımı kullanıp sinemaya yollandım.

Salonların neredeyse hepsinde recep İvedik vardı
İĞĞREENNÇÇÇÇÇ
Öğrk!



John Wick'e biletimi aldım ve çubuk krakerimle suyumu almak üzere Carrefour'a indim.

John Wick'e gitmemem için çocuklarım bana yalvardı aslında. Senin hapşırıp bizim çok yaşa dediğimiz sürede adam bir vagon insan öldürüyor neden gidesin dediler.
Keanu Reeves benim için yeterli dedim. Gittim
Çok iyi bişi yaptığım kanaatindeyim.


John Wick , ölmezler grubundan biri aslında. Hani  mantık arayarak bu filmi izlemek, lüks bir restaurantta yemek yerken "ben bu parayla 3 kilo kıyma alır hepinize köfte yapardım" demek gibi bişi. Keyif alacaksınız,İzleyin.

John Wick karakteri hoşuma gidiyor. Bu filmde de deformasyon ya da geri adım yok. Efektler kesinlikle muhteşem. Dublör kullanmıyorsa Keanu Reeves'e kullanıyorsa dublöre had safhada acıdım. Mr Wick'in evinin renklerine hasta olup ileride bir gün zengin olursam aynısını yaptırayım hayali kurarken evi havaya uçurduklarında harbi öfkelendim. Katiller kulübünün nezaket kurallarına bayıldım. Ölüme ve dostluğa saygı prensipleri  hoşuma gitti. Kelime israfından kaçınmaları beni  dört köşe etti. Lakin konuşma yokken çocuklarımın hakkını vereyim aksiyon pek bi  boldu.


Az konuşulan, aşk ilişkileri ile yoğrulmamış filmleri daha çok seviyorum artık bunu  fark ettim. Aşk, Mr Darcy ile Mis Bennet seviyesinde anlatılmadıktan sonra çekilir dert değil abicim.

Sinema, vaad ile bitti. Devamı gelecek besbelli ve devamı buna beş basacak onu  da görüyorsunuz. İddia hayli yükseltildi çünkü.👍



Bir de Tayfun Pirselimoğlu ile Zeynep Özbatur söyleşine gittim. Güzelim konu ve konuklara karşın katılım 35 kişi kadardı.

Sinir oluyorum sana ey toplum

Teşekkürlerrrrrr

16 Şubat 2017 Perşembe

GEZERSEM ÖYLE BÖYLE DEĞİL FENA GEZERİM



Yazamadım çünküüü koş koş  koş koş...bakınız nerelere takıldım bir haftada:

SİNEMA:







Vizyona girdiği gün  gitmeyi çok istedim ama toplantıya katılmam gerekiyordu gidemedim. Geçen sene kapıları kırıp içeri girenler aklımdaydı ama  bu sene sakin bir toplulukla girdim sinemaya çok şükür.








Film bu sefer kitaba daha uygundu. Daha cüretkardı. Renklerin büyüsü, görsel bütünlük kesinlikle beni etkiledi:çok doğru kullanılmıştı.Daha evvel de dedim : 20 ya da 30'lu yaşlarda izlesem farklı  algılardım  ama bu yaşta, Türkiye gündemi ile yoğrulmuş ve yorulmuş beynim ile sadece çekimlerin güzelliği beni heyecanlandırdı ve keyif aldım.

Mr Grey beni güldürdü. Filmi izlerken karısının kıskanç olduğu ile ilgili okuduğum şeyler aklıma geldi ve gerçekten gülmekten kendimi alamadım. Anastasia ilk filmden daha iyiydi. makyaj uzmanlarını mı değiştirdiler bilmiyorum ama ne yaptılarsa bu sefer kız gözüme güzel göründü. Kim Bassinger'i görünce de "zalımsın zaman" demekten kendimi alamadım.

Gidin, izleyin;keyif alacağınız bir film, güzel zaman geçireceksiniz.

TİYATRO:


Tiyatro Martı'nın "Demir" oyununa gittim. Güzin Özyağcılar oyunu alıp götüren kişi.Seyirciyi de sahneye bağlayan ipler onun elinde.Eski jenerasyon ile yeni jenerasyon arasındaki farkı bariz izliyorsunuz. Oyun güzel ama ağır denilebilecek nitelikte. Kalitesine yaraşır dolulukta değildi salon..üzüldüm.



KONSER:


"Aşka Adanmış Şarkılar" KKM 14 Şubat etkinliği idi. Yeğen (Mert) bende ya, oğluşumla  gittik konsere. Şems Trio ve bir konuk sanatçı  vardı sahnede. Yeşilçam filmleri konsept alınmış, ekip süper, salon tıklım tıklımdı. Her parçayı çok büyük bir beğeni ile  dinledim. Konser bittiğinde neden bu kadar kısa diye hayıflansam da saate baktığımda tam bir saat sürdüğünü hayretle gördüm. Salonun merdivenleri bile doluydu. Tebrikler Kozyatağı Kültür Merkezi.

FESTİVAL:



Kadıköy Kış Sanat Festivali'ne katıldım. Bilet yerine kitap isteyen Türkiye Gençlik Akademisi  bir grup pırıl pırıl genç insandan oluşuyor. Şahane de bir program düzenlemişler.

İLK GÜN:


  • Yalnızlık Senfonisi –Perdesiz Sanat

• Madox ile 3 gece tiyatro gösterimi
• Dans
• Müzik Performans)

İKİNCİ GÜN:

• Seramik workshop
•     Beckett tiyatto
• Folklor Gösterisi - Karadeniz
• Tango

Ayrıca bakımevlerinde kalan çocukların resimlerinden de sergi açmışlar.
Açılış konuşmasında  da gözlerim doldu (basında yer almış alıntı oradan)

"Kısa vadede hepiniz Türkiye Gençlik Akademisi’nin faaliyetlerini yakinen göreceğinize ben yürekten inanıyorum. Bizim buraya çıkma amacımız bu festivali gerçekleştiriyor olma amacımız bize çok eskilerden gelen bir emanet, bir vazife hatta Türk gençliğin birinci vazifesini yerine getirmek için Kış Sanat Festivali organizasyonu yapılmıştır. Bu vazife bize 1923 yılından kalan bir emanettir. Bazı zamanlar vardır. Elinizi taşın altına sokmanız gerekir. Bazen küçük ya da büyük olmanız çok da önemli değildir. Ve bazen Hz. İbrahim’e karınca olmak gerekir o suyu taşıyan. Ve o günler geldiği zaman ne yanmaktan korkmamız gerekiyor ne de ezilmekten. Türkiye Gençlik Akademisi’nin bundan sonra herhangi bir üyesi ve herhangi bir gönüllüsü hiçbir zaman korkmayacaktır. Birinci vazifesini yerine getirmekten yılmadan usanmadan kaçmaya devam edecektir"

SERGİ:




"Ahşaba Dokunmak" sergisinin açılışına katıldım. Sergi çok güzel ve ahşabın insana huzur veren büyüsü estetikle birleştiği için benim bi ayrıca hoşuma gitti. 

 

9 Şubat 2017 Perşembe

Şizofren-2

 Sonra ağladığını gördüm bir  kenarda belki kendisi de farkında olmadan. Büründüğüm rollerimin sağlam ve onaylanmış  zırhının  içerisinde o kadar rahattım ki  kımıldasam ve var olsam mı  diye düşündüm huzursuzca. Artık çok yorulmuş olduğumu, var olmaktansa olur gibi  yapmayı tercih ettiğimi de o vakit kanıksadım.

Gözlerine çektiği  kalın siyah  göz kalemi akmış, özensiz kesili  saçları  rastgele ensesinde toplanmıştı. Tutam tutam özgürlüğünü ilan eden  siyah saç öbekleri arasında iyice solgun,iyice masum görünüyordu. Gönlümü hoş etmek için sürdüğü yangın kırmızısı ruj, tek mutluluk kaynağı ,hayatındaki tek canlı renk gibi parlamıştı yüzünde.

Tek laf etmeden geçip gittim önünden.
Var olduğunu  bile unuttuğum bir rüzgar  vardı şimdi doluvermişti yelkenlerimde..savrulmadan yaşamak mümkünün çok ötesindeydi besbelli.


Şizofren olmayı kendisi seçmemişken bunca gözyaşından sonra  nasıl sorumlu  tutabilirdik ki onu hatalarından dolayı. 1-2 sorgulamıştım hataların sebebini, kulağıma fısıldadılar ne yapacağımı diye açıklama yapmıştı kocaman gözlerinde saçma duygula geçiş festivali düzenlerken. En sevdiği iş arkadaşlarından birine galiz küfürler savurup 10 dakika sonra "seni kırmak istemezdim ama dün bir telefon aldım tam 11:46'da sana bunları söylemezsem ikimizi de öldüreceklerdi" dediğinde ne gülen olmuştu ne kızan. Herkes sonsuz bir hüzün ve ne yapacağını bilmezlikle bakmıştı kâh masum yüzüne kâh bina zeminine.

Bir gün çay getirdiğinde "ben en çok şeytanları seviyorum müdürüm" dedi. İçine gömüldüğüm çalışmadan başımı kaldırıp baktım, konuşmak istiyorsa dinlemeliydim. "Neden Umman" diye sordum. (Gerçek öykülerde sahte isimler kuralımız devam ediyor). "Şeytanlar kötü,  zaten kötü. Ama asıl ben meleğim diye konuşan ama canınızı yakanlar var ya. Sevecek sanırsınız sevmezler, saracak sanırsınız döner giderler. iyiyi beklerken kötüyü bulunca insanın canı daha çok yanıyor bilirler ama aldırmazlar. Hah..melekler daha çok üzüyor insanı müdürüm..en iyisi  şeytanlar " dedi. Bir süre yüzünü seyrettim. Çiller mi yoksa koca kara gözlerindeki boşluk mu o masumiyeti veren diye düşündüm. "Biz yine de meleklerden olalım Umman ... insanlar yeniden inanır meleklere belki o zaman" dedim. Gözleri doldu, başını eğdi ve odamdan çıktı kabullenişle.

Gülüşü  sabahın ilk ışığı kadar naif ve belirleyici. Neler vermezdim daim kılmak için gülüşünü.

Her şey alışılmış rotasında gidiyordu, sonra ağladığını gördüm bir  kenarda belki kendisi de farkında olmadan. Büründüğüm rollerimin sağlam ve onaylanmış  zırhının  içerisinde o kadar rahattım ki  kımıldasam ve var olsam mı  diye düşündüm huzursuzca. Yanıma çağırdım odama vardığımda.

-Neden ağlıyorsun Umman, biri mi üzdü seni?

-"Müdürüm" dedi kırılgan "şizofren olabilirim ama yine de insanım. Kimse bana aşık olmayacak, Umman hiç yuva kurmayacak. ben ağlamayayım da kim ağlasın"

O kadar yalın , o kadar sahici ki yarasının derinliği ve yarattığı acı, teselli edemedim. Hani o klişeler var ya...beni bile hasta edebilirdi o an gerçekten. evlenenin başı göğe mi erdi, aman aşk dediğin turşu suyu, bi sen mi hastasın herkeste var bişiler...yok! Sahici acıya ancak sahici teselli yaraşır.

Bu, henüz devam eden bir öykü. En çabuk kuruyan şey  gözyaşı olsa da bıraktığı izler zaman zaman vadi gibi derin oluyor izleyenlerde.