1987'nin 1 Eylül'ünde Trabzon'dan İstanbul'a getirdi beni annem.
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'ni kazanmıştım ve henüz 16 yaşındaydım.
O zamanlar uçak pahalı, otobüs ile gider gelirdik. Kanberoğlu otobüs firması özellikle tercihimizdi.
Vakfıkebir'de dururdu otobüs. Herkes İstanbul'a hediyelik ekmek alırdı. Hediyelik ekmek olur mu demeyin...o ekmek bugüne kalmadı.. servet dökerdiniz bir lokma yemek için.
Ağırlığı 2 kg kadar vardı. Bir de kokusu vardı ki , parfümü olsa üstüme sıkardım. Ekmeği koklar öyle yerdiniz. Bayatlamazdı.
Yolculuk 18 saat sürerdi. Harem'e uğrar yolcu bırakır Topkapı'ya geçerdik. Perişanlık. Hele de beni otobüs tuttuğu düşünülürse...
O yıllarda otobüste sigara içmek serbestti. 18 saat açılır cam yok boğum boğum boğularak gelirdik. Çorum tarafından bir yerlerden geçerdik.
Tepeleri renkli topraktan oluşmuş bir yerler vardı,
Bacasından alevler çıkan fabrikalar... otobüs Samsun'dan içeri döndü mü başlardım duaya "denizi görmediğim yerde ölmeyeyim..denizi görmediğim yerde ölmeyeyim"... öyle bir sevda maviye...bildiğiniz gibi değil.
Ayda 1-2 Trabzon'a dönerdim. E yaş 16, daha süt kuzusu. Annemi özlerdim, evimi özlerdim Trabzon'u özlerdim.
Küçük jeton ile büyük jetonlara giderdi tüm harçlığım. Sokaktaki ankesörlerden hep evi arardım.
Filiz Abla vardı bir tane, komşumuzun kızı. O işe girmiş çalışıyordu. İş yerine gel istediğin kadar uzun konuş annenlerle demişti. Gidemedim tabii, gurur-utandım ama önerisinin yarattığı sevinç o kadar büyüktü ki ..hiç unutmadım.
ilk dijital oyunlar...abimle ben saatlerce oynarken.
Neyse...yazları Trabzon'a dönerdim ya. Hep merak ederdim İstanbul'un Temmuz'unu. Mektuplaşırdık sınıf arkadaşlarımla, ben sorardım onlar anlatırdı ya..içime dertti İstanbul'da Temmuz merakı.
Yıllar geçti..Evlendim. 31 Temmuz gördüm İstanbul'da.
Kim ne derse desin.. İstanbul başka güzel.. doyamadım. 2-3 31 Temmuz daha olsa yok demem hani.
Şimdi çocuklarla gitmek için tatil planı yapıyoruz da..diyorum Temmuz olmasın.
Temmuz'da da Ağustos'ta da..Mart'ta da Mayıs'ta da .... İstanbul hep çok güzel.
Yazıya başlarken niyetim başkaydı. Okulun o ilk yılları, Türkiye'nin o güzel günleri dökülüverdi elimden.
Ne Vakfıkebir ekmeği kaldı, ne jetonlar, ne mektuplar.
"Turizmin faydası çok. Ama çevreye ve yerel halka da faydalı mıdır?" bu haftanın konusu imiş
Bir disiplin-düzen-bilinç-kural olmadan neyin faydası olur ki?
Ekonominin anasını ağlatmışsın.
Adalet-eğitim- devlet sistemi -hukuk yerle yeksan.
Adalar elden gitmiş, sınırlar delik deşik.
Memlekette 20 milyon "mülteci" var.
Belediyeler devlet kurumudur : savaş açmışsın hizmeti engelliyorsun.
Turizm faydalı mı... değil! Gelenler arap, pis. Memleketi parayla kirleten insanlar.
Buyrun size memleketim olan Trabzon'dan turizm ve havalimanı görselleri:
Memleket hırsız dolu : o yüzden hırsızı seviyorlar ya zaten!
İç turizm zaten öldü, Üsküdar'da Kadıköy'e gidiş 22 TL. 4 kişilik aile 176 TL ödeyecek sadece gidiş-dönüşe. Başka şehre gitmek ne şehir içinde bile gezilmez oldu.
Hani Avrupa'dan gelen insanlar... bu güvensiz ortama kim niye gelsin.
Haftanın konusu: "Yoksul ailelerin çocukları, zengin ailelerin çocuklarına oranla büyüdüklerinde daha mı olgun olurlar?" ..dedi Deep.
O kadar garip bir konu ki bu. Yoksulkim zengin kim ....
Kendi deneyimimle anlatacağım fikrimi.
Biz yoksul değiliz. orta halli cici bir ailemiz var.
Kızım küçükken bugünkü senelik ücreti 903.000 TL +KDV+ 29 bin küsur yemek parası olan bir okuldan %100 burs kazandı . Yol parası var, kıyafet var var oğlu var. Biz var gücümüzle sarıldık elbette elden ne gelirse yaptık. Çok şükür ki hallettik.
Bu arada kızım şimdi üniversiteyi bitirdi ..evvel yıllardan bahsediyorum.
Yaşam standartlarımız o kadar farklıydı ki , oldukça kısa sürede diğer ailelerle ne sargın ne dargın olmayayım politikasını benimsedim. Evlerde(!) yapılan doğum günlerine gitmedim ama Selin'i bir başka veliden (çalışıyorum gelemeyeceğim gerekçesi ile) yardım alarak arkadaşının yanına katıp yolladım.
15 tatillerde biz Trabzon'a gidiyorduk, onlar Fransa'da Disneyland'a filan.
Sonra kızım sorguladı ; bizde hem sen hem babam çalışıyor onlarda bi tek baba çoğunlukla. Neden onlar bizden daha zengin?
Kardeşinin bakıcısı 5 kişilik aile hepsi çalışıyor ama ev kiralarını belediyeden yardım alarak ödeyebiliyorlar.
Biz onlardan zenginiz.
Filanca ailenin ebeveyni doktor.. o daha zengin. Ötekinin şirketi var, o doktordan zengin. Beriki CEO o daha zengin. Bir de milletvekilleri var... deli para kazanıyor, bakan milletvekilinden çok, başbakan ( o mutlu yıllarda bir başbakanımız vardı parlementer sistemdeydik) bakandan çok.
Şaşkın baktı yüzüme... uzar gider bu liste dedim. O yüzden elindeki ile yetinebilen ve bir adım sonrayı hedefleyebilen en zengin olan. Mutlu olamazsın öteki türlü. Onların hiç biri Trabzon'da dedenin kayığı ile balığa çıkmadı. Onların hiç biri senin bildiğin mavi tonlarını bilmiyor.
Bir süre düşündü.
"Türkiye'de en çok maaşı kim alıyor peki" dedi.
"Fatih Terim" dedim.
Çocuk ondan sonra mantığı bi yana bıraktı 🤣🤣🤣🤣
Yani ezcümle ; yaşadıkları hayat koşulları kadar ebeveynler ve anlatımlar belirliyor "nasıl bir insan olduklarını"
Akışa ve ülke gündemine, insanın ve insanlığın geldiği hale o kadar tepkiliyim ki uzak durmazsam kalıcı olarak bir şeyleri yitireceğimi düşünüyorum.
Beri yandan Ekim tüm her şeyin ötesinde güzel. Hatta Ekim Eylül'den de güzel. Thomas Hardy'nin "Herhangi Bir Jude" kitabını aldım ve iş yerinin dengesiz akışından da uzak kalıp kitabımı okumak, ağaçları -denizi-bulutları seyretmek istiyorum.
35 senedir çalışıyorum ve ilk defa bir şeyler işten daha çekici geliyor bana.
Tabii bunun direkt ülke gündemi ve insanlarımızın saçmalığından öte yaşla da ilgisi var. Artık 53 yaşındayım. Muhtemelen bir 53 daha vardır da sonraki 53'ten şüpheliyim. Artık yaşamak, güzel yaşamak istiyorum. Ertelediklerimi yapmak istiyorum demeyeceğim ertelemek eşeklik gerçekten ;35 yaşında heves edip sizi mutlu eden şey 53 yaşında umurunuzda bile olmuyor. O yüzden ertelediysem bitmiş gitmiş ; yenilere bakmak lazım.
Haydarpaşa köprüsünden Kadıköy'e inerken sağda bir ağaç kümesi var. Tanıdık geliyor bir yerlerden ama çıkaramıyorum. Eskişehir'de görmüştüm sanki aynısını . Eskişehir'e gidip bi bakmak istiyorum. Eskişehir'i özledim. (Eşim Eskişehirli)
Abalmmmmmmmmla Trabzon
Trabzon'a biraz daha kış bastırınca gitmek istiyorum. Annemin söylendiği benimse özleminden burnumun direği sızlayan yağmurlarında suskun, dinlemek istiyorum hayatı ve kendimi. Yeniden güzel anılar inşa etmek...
Bir çok iş yerinde, makamda,görevde bir çok değişik işte çalışmışım ; geriye baktığımda kendimi hayretle ama "onca şaşkın halime rağmen başarmışım aferin" lerle izliyorum kendimi.
Yaşama atılmak için kararları yeterli donanım ve tecrübe olmadan verdiğimiz lise son sınıfta seçtiğin mesleği al cebine..bir ömür onunla yürü. Ne saçma şey.
Ne yazık ki ülkemizde denemelere, vazgeçmelere çok yer yok. Uğultulu bir koro var hiç susmayan.
Uslu ol-okula git-ders çalış-okulu bitir-ders çalış-üniversiteyi kazan-ders çalış- üniversiteyi bitir- iş bak- askere git- evlen-çocuk yap- ev al-araba al-yazlık?-bi çocuk daha yap- Bir de kızın olsun/bir de oğlun olsun..ikinciyi yap-borçları öde- çocuk uslu olsun-çocuk okula gitsin-çocuk ders çalışsın... korkunç bir bitmeyen döngü!
Çocuklarıma bunu yapmadım.
Çocuklarıma bunu yapmayacağım.
Üniversiteyi kazanıp Trabzon'dan İstanbul'a geldiğimde 16 yaşındaydım. Hayatıma karar verdiğimde yani..müthiş değil mi? Entellektüel bakışı olan, iyi bir ailem ve cevval bir annem oluşu kurtarmış beni geriye baktığımda. "Yapabilir miyim" endişesini hiç taşımadım ama bu kendime güvenimden mi sarsukluğumdan mı onu da bilmiyorum dürüst olmak gerekirse.
Tüm o masalar içinde en çok öğretmenliğimi sevmişim geriye dönüp baktığımda. Artık var olmayan okulda, artık var olmayan güzelliklere özlemim biter mi bir gün ? İstanbul'un hemen hemen en güzel semtlerinden birinde çok sevdiğim güzel işimde çalışıp hayatın renkli akışı içinde "bildik" sokaklarda nefes alıp verirken, bir çok insanın " ne şanslısın" dediği bi kavşakta sakin salınımlarımda yürürken öğretmenliğimi hatırlamak, kendime özlem gibi derin bir sızı yaratıyor bende.
En lüks otellerde ofisim oldu, en yüksek makamlarla yemekler iş birlikleri..titrler titrler...ee ne olacak? Karacaahmet mezar taşında makamı yazanlarla dolu. Geriye ne kalıyor? Alkışı da duyuyorsun, ihaneti de görüyorsun. İnsan kalıyor mu , dostluk kalıyor mı, kardeşim diyeceğin insanlar biriktirebildin mi peki dön bak geri ..
Yağmurlu Karadeniz günlerinde sınıfta yanan fındık sobasının çıtırtısında ormanlarla kaplı dağları seyretmeyi , çocukların sıcacık gülüşlerinde ısınmayı ve alt katta abimin olduğunu bilmeyi seviyordum.
Camii kaldı..şatafatlandırdılar Kahve kaldı..orda yaşıyor erkekler
Okulu yıktılar
Ormanları yaktılar
Çocuklar büyüdü gitti
Abim...o hepsinden beter gitti.
Eskiden olsa daha derin bir üzüntü daha koyu bir hüzün sarardı içimi eminim. Oysa şimdi gülümseyerek bakıyorum ve " iyi ki yaşadım o günleri " diyorum.
Marka ayakkabılar giymek ve serçe parmağım havada (!) yemekler yemek zorunda olduğum bu yaşam kesitinde, öğle uzun teneffüsünde toprak bahçesinde voleybol oynadığımız o günleri, abimin ruhsuz bir kayaya dönüşmüş benliğinde artık var olmayan sıcacık gülüşünü, çocukların ilkbahar çiçeklerini derleyip masama bıraktığı güzel ellerini hiç bilmeseydim ,hayat daha mı güzel olacaktı sanki?
* * *
Bazen , iyi ki unutmadıklarım var diyorum. Yitirilmiş gülüşler sahibinde değil bende saklı kalmış. Hayli zenginim diyebilirim...gönlü fakir kalana yazık.
Günün şarkısı Cem Karaca'dan...hayatımızda kalan tüm güzel insanlara gelsin.
5 midesi olan Abba , açık ara mutluluk kaynağım en sevdiğim kahraman
1984'ten beri günlük tutarım.
Artık her gün yazamıyorum ama yazmayı da hiç bırakmadım.
Defterini kalemini seçmek eşsiz keyif veren bir ritüel.
Kocaman bir kalemkutum var. Her kalemin yeri var.
Son seçtiğim defterin başında "Love As Long As You Live" yazıyordu.
Yaşadığın sürece sev.
Severek yaşamak hayattaki en büyük meydan okumadır diyordu Leo Buscaglia.
Bu meydan okuyuşu sevdim...
O defteri aldığımdan beri, her yazdığım günün ilk başına , beni ben yapan sevdiğim bir şeyi yazdım.
Bunun, kendini farkına varma ve önceliklerini sıralama konusunda nasıl bir farkındalık yarattığını anlatmak zor.
Beni ben yapan ve sevdiğim her şey o kadar tekil ki kendimden utanmam gerekir sanırım.
Başlangıcımı sevdim. Trabzon'dan iyi ki ayrılmışım. Çocukluğumun mavisi ile kalmış aklımda.. şimdinin ziyan olmuşluğu ile değil.
Renkleri, mevsimleri,kokuların mavi olanlarını,zamanı,hayalleri, rüzgarı, yağmuru,bulutları,ağaçları,yolları, yürümeyi, uyanmayı,anıları,yarınları,bugünü, chopin-spring gibi tambur taksimleri gibi müzikleri,yazmayı,okumayı, görmeyi,sessizliği çok sevmişim.
Bir yuva kurmuşum..balkonundan mutfağına ,kedisinden kuşuna içindeki her şeyi sevmişim.
Çocuklarım...biriyle nefes alıp biriyle nefesi vermişim..yaşamın ve var oluşun ta kendisi olmuşlar hep. Onları öpüp koklamak bir yana dursun..var oluşlarını bilmeyi her zerremle sevmişim. Birbirleri ile şakalaşıp birbirlerine bir şeyler anlattıkları anlarda gözlerimi göğe çevirip sonsuz maviliğin bu mutluluğu tamamlamasına izin vermişim.
Kuşları böcekleri, çay içip kitap okurken susup dinlemeyi sevmişim.
Az'ın çokluğunu sevmişim.
Her şeyi ve her şeyi sevmişim de..insanları sevememişim. Ne hayallerimde ne tercih kullanabildiğim zamanlarımda insan yok.
Trabzon'da,evimizin karşısında devasa bir dut ağacı vardı.
Ne zaman annem misafir çağırsa..yani ayın hemen hemen yarısından fazla zamanlarda evden uzaklaşır, Trabzon'a mahsus mudur bilmediğim o yargılayıcı-inceleyen bakışlardan , sonu gelmez sorulardan, el öpmelerden - çay koymalardan - ay bu açık olmuş koyusunu getirir misin / ay bu koyu olmuş açığını getirir misin/ çay verirken öyle kazık gibi durma az eğil'lerden -derslerin nasıl sorularından vs vs vs lerden uzaklara kaçardım.
Ablam üstün sabır ödülünü kıl payı kaçırır ama takdirlerin tamamını toplardı. Nice nitelikli ergen cinneti onun özverileri sayesinde ayak basamadı bu dünyaya.
Neyse efendim ben akşamüzeri o dur ağacının en tepesine kadar tırmanır , 6. kata denk gelen evimizin içini büyük bir keyifle dikizler ve evde kim kalmış diye bakınırdım .
Ü Teyze ise sorun yok, o her zamanki nazik ve ölçülü tebessümü dudaklarında kibar bir kadındır. Benle de uğraşmaz. Tuhaflıklarımla sever beni ama yüzgöz olmaz. Annemin ahretliğidir o. Susmasında çok şey saklı teyzelerden.En kızdığı zaman sadece "peki" der. Ezer geçer sizi öyle nazikçe. O hep annemin arkadaşı , haddim görmedim onla didişmeyi. Büyüğümdü, yıllar yılı da öyle kaldı.
C Teyze...ayyyy rontgen mütehassısı o. Bakışları ile ruhumun bile rontgenini çeker, ebemin içliğinde kaç sökük vardı onu bile bilir. Piiii o varsa hiiiç gitmem eve beklerim gece yarısına kadar. En son da hep o kalkar ya..şansımı deneyip bakarım işte.
L Teyze..ayyy çok bilmişin en önde gideni. Herbokologların atası. Annem neyini sever bu kadının bilmem ama o da annemi çok sever.O ablamı da çok sever. Beni mi..birbirimizi görünce annemi delirtmeden birbirimize ne kadar laf sokabiliriz diye şöööyle bir tartarız ortamı.
Ş Teyze. Kısık gözlerinin bakışları ile asla uyumlu olmayan bir şirin tebessüm var hep dudaklarında. Bir sidik yarışı duayenidir ki sormayın gitsin. Burdan Fizan'a sürdürür. "Kolundaki bileklik ne güzelmiş kızım çok yakışmış ama sahte galiba değil mi?" Sevecen tonlamalar...doymak bilmeyen bir hırs. Annem nesini sever bu kadının hiç anlamam.
F Teyze. Hihihi onun da kusurları var ama beni sever bilirim. E o zaman ben de onu sevebilirim. Öğretmen olduğundan mıdır nedir hep o aynı tonlama ile azarlar beni: "Bak şimdi bana çay getirirken gülümsüyorsun C Teyzenin yanına bırakıp kaçıyorsun ..olmaz di mi Gadiş. N'aapmıyoruz, misafirleri üzmüyor büyüklerimize saygılı davranıyoruz" . He he tabii manasında başımı sallardım kıpkırmızı ojelerinden gözümü almadan. Bir kere bana da sürmüştü; annem bişiler pişirip tabak yollamıştı benimle, o zaman sürmüştü.Gönül almak ne kolay şey aslında. İçimden gelen "C Teyze'ye arazöz bağlasak anca kesecek yuh" sözcüklerini yutar usulca başımı sallardım. Sevdiklerimi üzmeyi sevmiyorum ben. Çok nazik bir kızım :-)
Z Teyze de kurulmuş her zamanki gibi dimdik oturuyor koltuğunda. Saray sorundan mısın mübarek..başı da öyle yukarda. Ama hakkını vereyim nazik bir kadın o. Annem çok sever onu . O da annemi. Korktuğunda çok komik tepkiler verir Z Teyze, bir kere yolda yürürken köşeden tabut taşıyan bir kafile çıkmıştı da saçlarımı eline dolayıp beni kaldırımın üstüne çekmişti ( tabut geçerken yüksek yere çıkmazsan ömrün erir sen de gidersin paniği) Ona kızmam da çok sevmem de.Sadece ani reflekslerine karşı hep tetikteyimdir..
F Teyze var bi de. Annem tabağına ne koysa bitirir. Bunu annemi çok sevdiği için yapar. O tabağındakileri bitirince annemin yanacıkları kızarır sevgili arkadaşı beğendi diye. F Teyze'ye çay verirken yerlere kadar eğilirim makbul olsun diye. Onun gözlerinde hep bir hüzün var, nedenini bilmiyorum. Lafı da peşin öyle canımlı cicimli konuşmaz ama lazım olmayan lafa da ağzını açmaz. Onun etrafında olmayı çok sevmem, ola ki üzersem annem üzülür biliyorum ve ben onun da çok onayladığı bir tip değilim. Benden çok hazzetmediğini biliyorum ama gözlerindeki o hüzün ona karşı nazik olmaya zorluyor beni.
Haahh..S Teyze de orda. Maça papazını bulduk..ağzımla kuş tutsam kirpiğimle tüyünü yolsam o kadın bende yine kusur bulur. Bu da baston yutmuş gibi oturanlardan. Müzik duyunca ortada döktürür ve güzel de oynar Allah'ı var. Kalçaların özgür salınımına o kollar nasılbir edeple eşlik eder o nsaıl bir dengedir anlaşılmaz. Ama onun haricinde buzzzzzzzzzzzzzz kadın buzzzzzzzz. Annem benim huysuzluk ettiğimi, onun kalbinin çok temiz olduğunu söylüyor. E haklıdır. O kadar soğukta mikrop barınmaz ki :-P
H Abla da gelmiş. Pabucum kadar ağzı var. Gülümsediğinde elimde olmadan ben de gülümsüyorum. O kibar bir kadın aslında. Kocası öküzgillerden. H Abla'nın kibarlığı mı kocasının öküzlüğü mü baskın toplumda bilmiyorum. Yanında ödevimi yaparken "3" rakamını yazışımı görüp "sessiz sedasız kenarda duruyorsun ama çok cevher var sende sen çok değişik ve güzel bir çocuksun" demişti. Onu ve pabucum kadar ağzına sürdüğü mercan rengi rujuyla gülmesini seviyorum. Annem onu da çok sever çok takdir eder.
ANNE HAYATIN SONSUZLUĞUDUR(E.ZOLA)
Annem öyle herkesleri çok sever sanmayın. Annem sevmediği kişiyi de nezaketle ağırlar ama sevdiğini anlarsınız. Kocamandır onun sevgisi. Kocaman sever kocaman kızar kocaman titrer üstünüze..nezaketle yaptığı her şey az gelir onu tanıyanlara. Okyanusu görenin dereye razı olması gibi..
Neyse, dut ağacının tepesinden yapılan değerli gözlemler sonucu eve gitme vakti gelir ve ben de giderdim. Özgürlüğün ballı bir bedeli idi dut ağacının tepesinde pineklemek. Şikayet etmek mi..asla. Bildiğiniz mutluluktu orada yaşadığım.
Bazen bu kadar şanslı olmaz, tüm bu teyzelerin çocuklarını ağırlama-onlarla ilgilenme işiyle görevlendirilirdim.
Yıllar sonra bir gün dünya devi bir markanın Türkiye temsilcisi olan G ile rastlaştık da , "Kadriye Abla, beni onca saat tuvalete kilitlediğine hala inanamıyorum" dedi. "Unutulmaz anılardan olmak ne güzel dedim" ona ben de. Üzüntüyle içini çekti. Ters düşmeye hala korkuyor olmalı..Budayıcıoğlu da yok ki etrafta çocukluk korkusunu yensin zavallı.