25 Ekim 2020 Pazar

18.038. Günde

 


50 yaşıma gelmek üzere olduğumu fark ettim her zamanki şaşkınlığımla.

"Sen hiç değişmiyorsun valla Kadriye" diyen arkadaşım yüzündendi dikkatle aynaya bakışım.

Şakaklarımdaki beyazlara gülümseyerek merhaba deyişim, insanların bunu neden dert ettiğini anlayamayışımdı afallayışım. Büyü gibi..öyle güzellerdi ki ışıl ışıl bembeyazlıkları

Şu kozmetik mağazalarının indirimlerine bir göz atayım da kırmızı rujumdan daha kırmızısını üretmişlerse alayım diye gittiğimde "anti aging" kremleri tıkıştırmaya çalışmalarındaki ısrarla daha bir dikkatle bakmıştım aynaya. Onların bende gördüklerini aynada göremeyişim nedeniyleydi şaşkınlığım.

Lise yıllarında annem 40'lı yaşlarını henüz geçmiş iken "ibre 50'ye döndü" dediğinde ona nasıl hayran olduğumu, neredeyse yarım yüzyıl yaşamanın ve onca yılın görmüşlüğünün ne saygın bir şey olacağını düşündüğümü hatırlıyorum.

O yıllarda anneme lila rengi bir hırka aldığımı ve belki Trabzon'da yaşamanın getirdiği bir sakınımla "kaç yaşında kadınım, ben bunu nasıl giyeyim " dediğini hatırlıyorum.


Yaşlanınca giyemeceğimi sandığım lila rengine ve üzerine çok yakıştığına gönülden inandığım yangın kırmızısı rujuma doymak için yaşadığım yılları iyi değerlendirdiğime inanıyorum :-)

Üniversitenin pilav gününe gittiğimizde makam-mevki ya da iyiyaşantısını  masaya yatıran tüm arkadaşlarımı dinledikten sonra sakince "halen yakın gözlüğüm olmadan okuyorum ve halen saçlarımı hiç boyatmadım" dediğim için aldığım onlarca "Allah belanı versin Kadriye" hayatımdaki güzel ödüllerimdendir.

50 yaşıma çok az kalmış.

18.038 gündür yaşıyormuşum.


Olayı memnuniyetle abartırsak 

49yıl
592ay
2,576hafta
432,912saat
25,974,720dakika
1,558,483,200saniye

Yarım yüzyıl neredeyse. Müthiş değil mi?

Saçlarımı hiç boyamayacağım...Arada bir kına yeterince güzel.


Kırışıklıkları da dert filan etmedim, edeceğimi de sanmıyorum.

Güzelim ben böyle. Yaşlanıyorum çünkü yaşıyorum ve sağlık sorunu olmadıkça bir şikayetim yok.

Fidan gibi görünen 150 yıllık çam ağacını kim sever?


Doğa, insan resimlerindeki gibi sadece düz çizgilerden oluşsa ne yapardık?

En güzel görüntüyü bile verse fotoğraflarda filtre kullanıldığında değeri düşmüyor mu gözümüzde?

Beyler kel-göbekli-kıllı bacakları ile gezdiğinde artık aşık olmuyor muyuz onlara?


Hani diyeceğim o ki herkes mutlu olduğu şekilde yaşasın ve kendini nasıl iyi hissediyorsa varsın onu yapsın ama neredeyse yarım yüzyıldır yaşayan ulu ben,mutluyum yıllarımdan ve yıllarımın bana getirdiklerinden.

En sona sevdiğim ve günün anlamına uygun şarkıyı sizinle paylaşmak kaldı dostlar

Mutlu Pazar'lar ola.
Kalın sağlıcakla.






23 Ekim 2020 Cuma

HEY JUDGE - The Beatles //Şarkı Sözleri Öyküleri -3


 

Paul McCartney, anne babası yeni ayrılmış olan Julian Lennon ile bol bol vakit geçirmektedir ve bir gün, küçük çocuk için bir şarkı bestelemeye başlar.


 Şarkının adı, "Hey Jules"dur. Daha sonra Jules kısmını, kulağa daha iyi geldiği düşüncesiyle, Hey Jude olarak değiştirir ve ardından, yaptığı yeni besteyi John Lennon`a sunar. 



“The movement you need is on your shoulder” dizesini, şarkıya yakışmadığı gerekçesiyle çıkarmak ister ancak Lennon onu engeller. Çünkü şarkının içindeki en anlamlı dize, budur Lennon`a göre. Dizenin, şarkı içinde tek kafiyesiz satır olmasının nedeni de budur.


Şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz:


Nisan 2020'de The Beatles’ın dağılmasının 50’nci yıl dönümü nedeniyle New York Times Meydanı’ndaki Hard Rock Cafe’de düzenlenen açık artırmada gruba ait nadir eşyalar ve enstrümanlar satıldı. Grubun “Hey Jude” adlı şarkısının Paul McCartney tarafından el yazısıyla yazılan sözleri açık artırmada 910 bin dolara satıldı.


Hey Jude durumu daha da kötüleştirme
Take a sad song and make it betterHüzünlü bir şarkı söyle ve düzelt onu
Remember to let her into your heartKalbine girmesi için izin ver
Then you can start to make it betterSonra durumu daha iyi yapabilirsin
Hey, Jude, don’t be afraidHey Jude, korkma
You were made to go out and get herSenin yazgın gitmek ve onu getirmek
The minute you let her under your skinTeninin içine geçtiği an
Then you begin to make it better.Durumu düzeltmeye başlayabilirsin
And any time you feel the pain, hey, Jude, refrainVe ne zaman acıyı hissedersen, Hey Jude, pes etme
Don’t carry the world upon your shouldersOmuzlarında dünyanın yükünü taşıma
Well don’t you know that it is a fool who plays it coolSen de bilmiyor musun aptaldır havalıyı oynayan
By making his world a little colderDünyasını biraz daha soğuk hale getiren
Hey, Jude! Don’t let her downHey Jude, onu hayal kırıklığına uğratma
You have found her, now go and get herOnu buldun, şimdi git ve onu getir
Remember to let her into your heartUnutma, kalbine girmesine izin ver
Then you can start to make it better.Sonra durumu daha iyi yapabilirsin
So let it out and let it in, hey, Jude, beginBu yüzden bırak gitsin, bırak dönsün, Hey Jude başla hadi
You are waiting for someone to perform withBirini bekliyorsun sahne almak için
And don’t you know that it is just you, hey, Jude,Ve bilmiyorsun ki, bunu yapacak sadece sensin, Hey Jude
You will do, the movement you need is on your shoulderSen yapacaksın, ihtiyacın olan senin omuzlarında
Hey, Jude, don’t make it badHey Jude, durumu kötüleştirme
Take a sad song and make it betterHüzünlü bir şarkı söyle ve düzelt onu
Remember to let her into your heartUnutma, kalbine girmesine izin ver
Then you can start to make it betterSonra durumu daha iyi yapabilirsin

22 Ekim 2020 Perşembe

Séraphîta - Balzac



Evim Üsküdar işim Merter'de idi.

Uzun yollar benim dedim, krizi fırsata çevirdim ve düzinelerce kitabı yollarda bitirdim. Zamanla herkese dağıttığım kitaplar yüzünden servis şoförü "kütüphaneye çevirdim servisi, eskiden iki çift laf ederdik şimdi cenaze arabası gibi sessiz gidip dönüyoruz" diye çatmıştı bana.



Kulakları çınlasın Halil Abi denen huysuz lazın.


Pandemi döneminde de evde kaldığım günler balkonumun eşsiz özgürlüğü-kitap ve film cenneti ile şenlendi. Bir gününden dahi şikayet ettiğimi hatırlamıyorum.


Elbette o günlerde elimden bazı kitapları ve bazı filmleri tekrar geçirdim büyük bir keyifle.



Séraphîta  yani Balzac yine en sevdiğin yemeğin suyuna taze ekmek banar gibi her anını keyifle yaşadığım bir sunumdu benim için. Ve beni doyuran. Ve sonra daha fazlası için çeperleri genişlemiş beynimi acıktıran.

Séraphita benim ustalık eserim olacaktır. Bir Goriot Baba her gün yazılabilir ama Séraphita gibi bir yapıt bir ömürde ancak bir kez ortaya çıkar” demiş Balzac.


Nihayet bunu da okudum bitti. Nihayet diyorum çünkü  sayfaları  ardıardına çevirip okuyabileceğiniz bir roman değil Séraphita . 


Balzac romanlarında alışkın olduğum o  heyecanlı, sizi alıp götüren hızlı  ve zengin akışlı olaylar örgüsü yerini derin araştırmalar,felsefik hatta teolojik  anlatımlarla bezeli. Olayın Norveç'te geçiyor olması (kitabı Balzac'ın yazdığı düşünülürse) hepten ilginç benim için. Tanrı-ses-matematik-astroloji-fizik-bilim-mana-ilahi sevgi ....anlatmış irdelemiş. O dönem için bir hayli hatta fevkaladeninfevkinde iyi bence.


"İnsanlık Komedyası'nın bugüne dek Türkçede eksik kalmış mistik temel taşlarından biri olan bu romanda, bazen Séraphita isimli zarif bir genç kıza, bazense Séraphitus adlı genç bir erkeğe dönüşen meleksi ve göksel kahraman; ruh, Tanrı, inanç, kadın ve erkek ilişkileri hakkındaki fikirleriyle iki yüz yıla yakın bir süredir insanlığı büyülüyor"  denilmiş kitabın tanımında. Bu, sanırım benim uzun uzun anlatacağım bir çok şeyi kısa ve daha net açıklıyor.

Kitaptan , unutmak istemeyip alıntıladığım cümleler şunlar :



Vatan, tıpkı annesinin yüzü gibi bir çocuğu asla korkutmaz.

İnsanın kendisi de tamamlanmış bir  yaratı değildir, zaten öyle olsaydı Tanrı olmazdı.

Bilim maddi alemin,sevgi manevi alemin dilidir. Bu  yüzdendir ki insan açıklamaktan çok tasvir ederken meleksi ruh görür ve anlar. Bilim insanı kedere boğar, sevgiyse meleği coşturur. Bilim arayıştadır,sevgiyse bulmuştur. İnsan doğayı onunla kendi ilişkisi içinde yargılar, meleksi ruh ise gökle ilişkisi içinde

Tanrı erkeğin hayatından güzellik ve zarafeti alıp kadına nakletmiştir. Erkek , hayatının bu güzelliğiyle, bu zarafetiyle tekrar birleşmediği zaman sert huylu, kederli ve insan sevmez olur; birleştiğinde ise mutlu ve sevinçlidir, tamamlanmıştır.


Bu dünyada her şey konuşur , here şey dinler. Söz, dünyaları yerinden oynatır.


Zayıfların erdemi olan vicdan azabı ona erişmiyordu. Vicdan azabı bir güçsüzlüktür. Onu çekenin günahlarını tekrarlamayacağı kesin değildir. Ancak nedamet kuvvetlidir, her şeye son verebilir.


Size doğru alçalmak Tanrı’ya uygun düzer mi? Tersine sizin ona yükselmeniz gerekmez mi?


Kartallar leşlerin olduğu yere, kumrular serin pınarların olduğu yere, yeşil ve sakin gölgeliklere doğru uçarlar. Kartal yerden göğe yükselir, kumru gökten yere iner.


Ulema  için fikir bir olaydır, en büyük olaylar belki fikir bile sayılmaz.

Onu sonsuzluktan ayıran ve son seddi çökertmekte olan mananın ilerleyişine “hastalık” , hayata kavuşma saadetine “ölüm” deniyordu.

 Vicdan azabı bir güçsüzlüktür. Onu çekenin günahlarını tekrarlamayacağı kesin değildir. Ancak nedamet kuvvetlidir, her şeye son verebilir. üzerinde düşündüm epey Vicdan azabının zayıf ve güvenilmez olduğunu fark etmtmişim bunca sene. İnsanı bir kez durduran vicdan azabı, "ama ne yapayım "herkes yaptı" vb gerekçelerle susturabiliniyor bir dahaki sefere. Buna şahit olduğumuz pek sık aslında. Oysa ki nedamet (pişmanlık) hata ya da günah her neyse tekrarlanmasını gerçekten engelliyor.



Bir Balzac daha istiyorum her seferinde. Rus klasiklerinden sonra en çok Balzac'ı seviyorum diyorum, sonra İngiliz klasiklerine haksızlık etmenin azabı midemi ağrıtıyor.


Düşünen ve gören güzel insanlar: zenginliğinizi kelimelere dökerek yüzyıllar sonrasında bile bizim dünyamıza dokunduğunuz için hepinize müteşekkirim. Dininiz ya da milletiniz ne;umurumda değil: Tanrı'nın cennetinde var olasınız....


21 Ekim 2020 Çarşamba

Şarkılar Seni Söyler

Üniversitede bir Ünsal Hoca'mız vardı. 

Ne duayen, ne müthiş bir insanın dersine girmişim, ne şanslıymışım dedim durdum ömrüm boyu. 

Siyaset biliminden bahsederken bakarsını konu çıplaklar kampına gelmiş, tam ne anlattığını anlamaya başladığınız sırada annesinin onun için yaptığı köfteleri ve annesini anmaya başlamış ve gözyaşları içinde sınıftakilerden bir sigara isteyip yakıvermiş....

Sıradışıydı. Deryadeniz zihnindeki akışı engelleyemez, bize dünyayı anlatmaya çalışırken akademik bilgilerle de bezerdi dersi. Prof Ünsal OSKAY Hoca öyle iki kelama sığmaz ama sırası gelmişken saygı ,sevgi ve minnetle anmak istiyorum. 

Şarkı sözlerinden bahsetmişti. Eski şarkıları yapan insanların ve hitap ettiği toplumun inceliğini,hassasiyetini,özenini naif bir dille anlatıp önemli noktalara dikkatimizi çekmiş ve "görmemizi" sağlamıştı. Sonra da"Kıl Oldum Abi" ile başlayan yozlaşmayı biraz endişeli ama zeki insanların "kaçınılmaz olanı kabullenen" sağduyusuyla anlatmıştı.

Biraz evvel 2020 yazında en çok dinlenen şarkıları merak edip araştırdım. Şaştım kaldım.

Hani tamam ben klasik müzik severim ve tercihim klasik müzik ya da TSM-THM klasiklerinden yanadır ama kalanına da illa kulağımı tıkamam. Ama bu seçilen yani en çok dinlenen şarkılardan resmen tek bir tanesini bile bilmiyorum.

Ne diyeyim...

Şarkılar şu şekilde (Türkiye için - Kaynak Spotify)




1. Kendime Sardım - Oğuzhan Koç (şarkıyı dinlemek için fotoğrafa tıklayınız)



2. Bi Sonraki Hayatımda Gel - Ezhel, Murda (şarkıyı dinlemek için fotoğrafa tıklayınız)



3. Her Mevsim Yazım - Zeynep Bastık (şarkıyı dinlemek için fotoğrafa tıklayınız)



4. Siyah - Patron, Sagopa Kajmer (şarkıyı dinlemek için fotoğrafa tıklayınız)




5. Unutulacak Dünler - Gazapizm (şarkıyı dinlemek için fotoğrafa tıklayınız)




6. Aykız- Remix - Ben Büdü, Reynmen (şarkıyı dinlemek için fotoğrafa tıklayınız)


7. Made In Turkey - Ezhel, Murda (şarkıyı dinlemek için fotoğrafa tıklayınız)


8. Nimet - Didomido, Eglo G (şarkıyı dinlemek için fotoğrafa tıklayınız)



9. Roses - Imanbek Remix - Imanbek, SAINt JHN (şarkıyı dinlemek için fotoğrafa tıklayınız)




10. Sağı Solu Kes - Gazapizm (şarkıyı dinlemek için fotoğrafa tıklayınız)













20 Ekim 2020 Salı

MOR

 Bir varmış..sonra yok olmuş.

Farklı ama neden farklı olduğunu bilemeyen bir genç hanım bir ayağı başka kıtada öteki ayağı başka kıtada bir masal şehrine göç etmiş gelmiş. Aşkı da yaşamışa ayrılığı da, iyiyi de görmüş kötüyü de. Kendisine ait olanı kaftanı  için kah örtüsünü kah ruhunu değiştirip durmuş.E tabii büyümüş de o arada.

Derken evlenmiş.

Derken anne olmuş.

Ne yapacağı artık daha belirginmiş onun için çünkü ne yapamayacağı diye bir kategori oluşmuş. Annelik, insanın intihar etme özgürlüğü bile olmadığı bir mutlu hapishaneymiş aslında. Daha da güzeli için özgürlüğü feda etmekmiş kısmen de olsa.

İş hayatı da buna göre şekillenmiş. Çalışma saatleri düzenli, insanlara iyilik etmek üzere düzeni kurulu, herkes ona yabancı bir diyarda eteğini beline toplayıp canla başla var olmaya ,ruhuna en yeni mintanı oluşturmaya başlamış.

Bu, onun anne olmaktan sonraki en büyük mutluluğu olmuş.Oraya ait günler,anılarında hep mai kalmış.Aklı ve yüreği senkronize çalışan hızlı ve güçlü ekibin bir parçası olmak onu doyurmuş. Aldıkça vermiş,verdikçe almış.Bir damla iken başladığı seyahati ummana dönmüş. Farklılığı nedeniyle dahil olamadığı sosyal yaşam,bulamadığı dostluklar,edemediği sohbetler..insan yahu insan..hepsi oradaymış. O kadar mutluymuş ki yıllık izne dahi ayrılsa dönüp işe gidiyor ve her şeyin daha da iyiolması için  çabalayıp duruyormuş.

Sonra kara bulutlar birikmeye başlamış ülkenin üzerindeki gibi İddiaları aydınlatmak da olsa adım attıkları her yeri karartıyorlarmış.Bu şapşal genç hanım ve arkadaşları  mücadele etmişler. Çok zeki ve çok başarılıymışlar, var olmayı sürdürmeleri-onca yılın emeğine ve kurdukları kusursuz sisteme sahip çıkmaları olasıymış ama içlerinden biri ihanet etmiş onlara. Kara bulutların getirdiği kara prense bilgileri vermiş..sistemi açmış ve bu hem kurdukları o muhteşem sistemin,hem ekiplerinin,hem kendilerinin sonu olmuş.



Masalın sonrası hazin.

Genç hanım , güzel insanların katıldığı beklenmedik bir Gezi'ye dahil olmuş. Bu , onun felaketini hızlandırsa da hep mutlu ve gururlu andığı  zamanlarmış. Sen dizimizin dibinde oturmadın da Gezi'lere mi katıldın diyerek önce rüzgarın önünde yaprak gibi savurmuş onu kara prens ve avanesi. Sonra elinde ne varsa almışlar. Önceleri dibi yok sanmış atıldığı kuyunun..düşmüş düşmüş düşmüş..savrularak haykırarak düşmüş. ..ama kuyunun  dibi varmış.


Her kötü şeyin sonu vardır.


Onlardan ayrılan arkadaşları ise terfi üstüne terfi ile çıkmış çıkmış çıkmış ..dağların zirvesinin de sonu vardır.

Döngü.

Yıllar içinde birbirlerini bulup ,canlarını acıtan  mutlu anıları anmamaya çalışarak  görüşmeye devam etmiş kalan dostlar. Artık her biri  can yangısı cebinde mecburen başlatıldıkları yeni hayatların içinde var ve mutlu olmaya çalışıyorlarmış. Gülmeye, yardımlaşmaya devam etmişler. Hüzünlü tebessümleri zamanla kahkahaya çevirmeyi bile başarmışlar. Ama can yangılarının acısı  kırmızı imiş ve rengi hiç solmamış.

Bir gün...bugün...kendilerinden ayrılıp öteki ekibe kapıyı  açanın veda ettiğini duymuşlar.Hayallerine,hayal kırıklıklarına, dostlarına, düşmanlarına, evlatlarına, geçmişine ve geleceğine...

Onların hepsi iyi insanlarmış. Haklarını helal edip  eski arkadaşlarının yasını tutmuşlar.

Mai affetmiş koşmuş kırmızıya sarılmış.

Masal mora bürünmüş.





16 Ekim 2020 Cuma

Kitap Lansmanı - Ankara ve O Bizlerden Biri

 Blog dünyasında tanıdığım insanları ve onların bana açtıkları kapılardan geçtiğimde gördüklerimi çok seviyorum.

Adaşımın sayfası da bunlardan biri.


Kitap yazmış...nasıl takdir ettim , nasıl hoşuma gitti görünce.

Ankara'da olsam giderdim elbette ama bana değil sizlerin bir kısmına nasip bu keyif demek ki.


Benden haber vermesi:



https://bizkimizkadiniz.blogspot.com/2020/10/kitap-lansmanm.html

KARANTİNA GÜNLERİNDE AŞK


 Kızımın erkek arkadaşı yurt dışında yaşıyor.Türk de değil. Lise yıllarında başlayan aşk hikayesi, erkek arkadaşının ve ailesinin Kanada'ya dönmesi ile kesilecek gibi olsa da uzak mesafe aşklar devam denenmeye değer mi dediler,devam ettiler ve başardılar. Bazen acıyarak bazen şaşkınlıkla daha çok ilgiyle izlediğim bu "teknolojik aşk" iki gencin ortak gayreti ile senede 2 kere fiziksel ortamda bir araya gelmekle şenleniyor. Birlikte para biriktiriyorlar ve belli miktara ulaştığında "doların karşılığı Türkiye'de lüks cennet olduğundan" erkek arkadaşı buraya geliyor.


1000 dolar ile Türkiye'de yapabilecekleriniz ile Kanada'da yapabileceklerinizi kıyaslayın...


Neyse pandemi mandemi dinlemedi aşk ve erkek arkadaşı (W diyelim ona) Türkiye'ye geldi. Airbnb ile Kadıköy'de şahaneli müthişl bir ev tuttular W için. Gün gün ne yapacaklarını planladılar, buluşulacak dostlara haber verdiler ve pandemi nedeni ile olabildiği kadar kısıtlı tuttular kalabalık ortama girmeyi.


Her şey yolunda idi,W bir ay kaldı ve gideceği akşam bize vedaya geldi.

Ertesi gün test yaptırdı ve test pozitif çıktı.

Apar topar işten eve geldim ve hepimiz karantinaya alındık.


Ne zamandır bloğuma yazmamıştım ve çok özlüyorum yazmayı diyordum ama ..evde W+4 kişi biz olunca aman Allah'ım..nefes alacak zamanım yok ne demek öğrendim.


Neler görüyor neler yaşıyor insan. Bir karantinaya alınmadığımız eksikti, onu da yaşadık.


W çok iyi. Ateşi yok  şu yok bu yok...bildiğiniz "hiç bir şeyi yok"

Ne kadar ısrar ettiysek de bir aydır birlikte gezdiği kızıma test yapmadılar.

W 10 bizler 14 gün karantinadayız.

İlk gün gelip ilaç bırakıp gittiler bir daha gelen olmadı. Aile hekimimiz bir kaç kere aradı. Hepsi bu.


Bizişin teleşında,emanet çocuk ya kötü giderse bir şeyler telaşında iken baktık kızım ve W sabahları birbirlerini görmenin ve küçük notlar-sürprizler hazırlamanın küçük mutlulukları ile başlayan keyifli bir sürece girmiş bile. Aşk hakikatten her şeyin önünde.."hatırladım"





Böyle günlerde daha iyi anlıyor insan


Yaşamak güzel şey mirim :-))))))))


2 Temmuz 2020 Perşembe

Hamdım...Yandım


 Özün neyse sözün de o oluyor. Bir çok şey değişiyor ama senin için aslolan kâh  örtülerin altında kâh özlemlerin altında aklı kalıp zamanı gelince tekrar seni sarıyor.

16 sene Trabzon'da 33 sene İstanbul'da yaşadım.

16 yaşında ayrıldığım Trabzon da o Trabzon kalmadı, ben de aynı Kadriye kalmadım haliyle. Okudum,yurtta kaldım,kurumsal firmalarda,yabancı firmalarda,büyük kurumlarda çalıştım. Dost edindim, kazık yedim,aşık oldum,evlendim,anne oldum.Değiştim de değiştim.


Olmaz dediğim oldu.
Gitmez dediğim gitti.
Kalmaz dediğim kaldı.

Hamdım,piştim,yandım.

Daha da devam ediyor.

Günün ve normların gerektirdiği şekilde hayalleri hedefleri biçimlendirirken "öz" beklemediğiniz yerlerde karşınıza dikiliyor.

2 sene kadar önceydi. Dünya tatlısı 2 şabalak şebelek 1 hanım iş arkadaşımla Nişantaşı'nda akşam takılmıştık bir yerlere. Hoş mekanlar,hoş ortamlar ve hoş insanlardı.Lüzumlu olan şekilde giyinmiş, lüzumlu olan şekilde olağan akışında sohbet ediyorduk. Sonra nereden geldiyse konu "Maçka'da bir evim olsun çok isterdim ayyy" dedi şabalak şebelek olan. Gözlerim parladı. "Ben de çok isterdim. Şunca yorgun koşturmacadan sonra ne yi gelirdi öyle eşsiz bir ortamda yaşamak" dedim. Genelde aynı fikirde olmadığımız için hem o bana hem ben ona hem de diğerleri ikimize baktı şaşkın ve tebessümle. O, dubleks olsun  şu olsun bu olsun diye  hayali genişletmeye koyuldu, ben de ahşap olsun!lara giriştim. Sonra anladık ki o Taksim-Maçka'dan bahsediyor ben başı dumanlı dağlarla çevrili Maçka'mdan. Onlar bana güldü ben de kendime çok güldüm. Sonra sohbet yine o tatlı akışkanlığı ile devam ederken ben o ortamdan çoktan koptuğumu ve memleket özleminin içimi yakıp kavurduğunu kendimden bile saklamaya uğraştım.

Kolay mıydı?

Değildi.
Yanakları kırmızı, zayıf düz saçları perçemli  bir kız çocuğu. Maçka'nın yemyeşil doğası oksijen gibi doluyor içime. Hep orada yaşamış olduğum halde Trabzon'un doğasına yeşiline mavisine her gün biraz daha aşık ve her gün biraz daha hayran uyanan biri.Yediği her lokma cennet tahını kıvamında...memleketinin suyunu sever ekmeğini sever biri.

Sonra İstanbul aldı götürdü yine beni olmam gereken kimliğime. Maçka türküleri içimde sızı sızı, yüksek ökçelerimle yürürken yalın ayak basmayı özledim toprağıma sessizce.

Şimdi de pandemi nedeniyle iş hayatı-çocukların okulu yani günlük endişe ve sevinçler,planlamalar içerisinde sakin sakin yuvarlanırken epeydir girmediğim facebook'a gireyim dedim. Sonra da bana arkadaşlık teklifi yollamış ama kabul etmediğim kişileri bir inceleyeyim istedim. Derken yıllar önce gelen iletilerden birinin ,kısacık vekil öğretmenlik yaptığım dönemden bir öğrencime ait olduğunu görüp gülümsedim. Daha geçen akşam öğretmenlik yaptığım o dağ köyünün toprak yolunda geziyordum okuldan  geriye ne kaldı diye. Ne yapmış bizim oğlan diye tebessümle profiline girdim. Sevmediğim bir siyasi parti için övgüler düzmüş..canım sıkıldı. Yeterince eğitebilseydik böyle olmazdı diye kendimi suçladım. Evlenmiş. Güzel esmer ve kararlı bakışları olan gelini inceledim hoşnutlukla. Fotoğraflarında gezindim. Sonra birden kendimi ait olduğum kültürün teklifsiz samimiyetinde, doğal sıcak tebessümlerinde, bütün güçlü masumiyeti ile sizi saran doğasının içinde buldum.


Özlem, sımsıkı bir yumruk gibi indi mideme.Kokusunu içimde hissettim toprağımın; İstanbul'un kısıtlı görüş alanından kurtulup Trabzon'un engin sonsuzluğuna kavuşmak istercesine kapandı gözlerim.

Oradan geçerken hayran olmak değil anlıyor musunuz? Oraya ait olmak, o mavi sizsiniz o yeşil siz. Yarın yine tanıdık ve yeniden aşık olacağınız kadar güzel.


Kendi isteğimiz olmadan yitirdiğimiz her şeye belki bu özlem. Yitirdiğimiz kardeşe, zamanın uzunluğunda küçülüp yok olan dostluklara,renkleri hala canlı duran anılara.



Dedim ya ; hamdım,piştim,yandım.


Zaman iyi ve güzel olanı getirsin hepimize.



Anlaşılan o ki , hasret demirbaş olmuş öyle de kalacak ömrümüzde.