Ne yapardım?
Fikir hoşuma gitti de..ne yapacağımı bilemedim.
Ne yapardım?
Fikir hoşuma gitti de..ne yapacağımı bilemedim.
"Öldü" demek yerine "kaybettik" demenin ne özel bir yaklaşım ve sır olduğunu düşündüm cenazeye giderkenki yüzlerce yalnız dakikam boyunca.
Naşide Hala babamın kardeşi değil. Hacıannem yazısında anlatmıştım hani ; bir değişim masalındaki iyi kahramanların bir tanesi idi o. O kadar herhangi bir kadındı ki onu sevmemek mümkün değildi. Nüktedan, geleneksel, iyi kalpli. Bayram sabahı aile sofrasında herkesin ne yediğine-iyice doyduğuna göz ucuyla yapılan takibin tatlı sahibi O sofrada "aileden biri" olarak bana da sandalye ayıran güzel ailenin annesi.İki güzel kızı , bir güzel torunu.
Öyleydi Naşide Hala👩🏻
Sabah 10'da Ayrılıkçeşme'den Marmaray'a bindim ve Yeşilköy'e yola çıktım. Cenazenin kaçta olacağını bilmiyordum. Gidersem kim nerde, hangi evde toplanıldı onu da bilmiyordum. Bir bildiğim bir an önce oraya gitmek ve gelenleri ağırlamak- yıkama yerine gitmek-camii avlusunda beklemek-gelenlere kolonya tutmak ama her neyse üzerime düşen "aileden biri olarak" onlarla olmak istediğimdi.
Sonra gittim.
Ağlaştık. Kucaklaştık.Vedalaştık. Kabullendik.
Dudağının kenarında hep olan o nüktedan tebessümü ile bizi izleyip izlemediğini merak ettim.
Sonra ritüeller yerine getirildi.
Sonra ayrıldık.
Döndüm yüzümü hayata..devam ettim.
Taaaaaaaaa 2015'te yazmışım.
https://mavidebirnokta.blogspot.com/2015/03/musaitimbuyrun.html
Hala müsaitim..hala Atatürkçü laik dimdik tertemiz evlatlar yetiştirmekle övünüyorum.
Uzun zamandır yazmadım. İşlerim hep çok yoğun benim. Bir de "umudu tüketmemek" gayreti yoruyor.
Ama tüketmedim!
Her Saraçhane eyleminde oradayım. Bu yaşta biber gazı yemekten bir hal oldum.Olsun; elimden gelen neyse yaptığım da o kadar. Sadece gidip desteğimi gösterebiliyorum.
Memleketin kör sağır insanlarına daaa cibilliyetlerine deeee.... ne zamana denk geldim yahu diye diye geziyorum.
Yazarım yine..biraz yorgun ama hala umutlu!
Dedim hem blog dünyasındaki sevdiceklerimle paylaşayım.
Hem çok uzak kaldım, bi tekrar başlayayım.
Öğretmenler gününde hediye almamız yasaktı.
Nehir devlet okulunda okudu.
Öğretmeni, öğretmenler gününde yarım altın mı dersiniz , markası belli mağaza mı dersiniz hediyesini seçip söylerdi ve veliler neredeyse minnetle alırdı hediyeyi.
Ben hariç.
Asla katılmadım bu meblağı belli hediyelere, yılbaşı ya da öğretmenler gününde.
Sınıftakiler huzursuz olunca , katılanlarına adını yazalım gibi yollara başvurunca "katılmayan sadece ben olduğuma göre Kadriye hariç yazıverin" dedim .
Kızgındım velilere de öğretmene de.
Onu kızdırmayalım , daha kaç sene çocuk onla beraber diyorlardı. Aklım sırrım duruyordu. Siz hediye almadınız diye çocuğunuza kötü davranacak biri öğretmen ya da sağlıklı bir yetişkin değildir, öyle olduğunu düşünüyorsanız zaten çocuğu ona vermemelisiniz diyordum.
Bir gün, Nehir sınıfta konuşuyor diye silgi atmış ona öğretmeni. Çocuk ilkokul 1ya da 2.

Öğretmenler gününde akrostiş şiir filan yazdırırdım çocuklarıma. Ya da el emeği başka bir şeyler. "Senin emeğinin meyvesi sana en büyük hediye" derdim öğretmene. Yılbaşlarında ışıklı - dönen dünya maketi filan alırdım "sınıfa" . Hediyeyi hak eden öğrencilerdi öğretmen değil. Kalan da devlete feda olsundu, bizden sonraki velilerin çocukları kullansındı. Bir de her sene şahane bi Atatürk'lü takvim alırdım..şaşmazdı. Sınıf, hediyesini verirken de içleri rahatlasın diye " ben hariç hocam, ben katılmadım doğru bulmadığım için " derdim. Aman veliler üzülmesin, öğretmenin de aklı karışmasın neme lazım.
Nehir de mezun oldu, öteki çocuklar da. Yıllar sonra o sınıftan hangi veliye rastlasam (bi benim adım kalmış akıllarda) hepsi "sen haklıydın" dediler. İlla buluşalım görüşelim denildi.
Onca seneyi bahçede-sınıfta yalnız geçirmişim.. Ne konuşayım ben sizlerle , o zaman da yoktu söyleyeceğim bir şey şimdi de yok dedim geçtim.
Kırgın mıyım?
53 yaşındaki ben, 37 yaşındaki bana yapılanlara kızgın tabii. Ama daha çok "veli güruhunun" bu berbat sisteme hem söylenip hem de sistemi beslemesini affetmemiş olması muhtemel.
Çayımı da yalnız içerim ama içim ferah olur nolcek .😏
Okuyunca içimdeki öfke yine çığ gibi büyüdü...
Dünyanın gelmiş geçmiş en özel lideri bu ülkeye ait...şimdi başka bir "en" ile anılan bu ülkeye. Gel bugüne tahammül et, katlan, kabullen.
Yapamıyorum...
***
Dünya tarihi bir sıfatın sadece Mustafa Kemal’e verildiğini yazar.. Dünyada O'ndan başka hiçbir liderin alamadığı bir sıfattır bu.. Hangi sıfat mı?
Bir insan doğumundan ölümüne kadar ya bir askerdir, ya bir devlet adamıdır, ya çevrecidir, ya tiyatrocudur, ya sanatçıdır, ya arkeologdur, bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen dünyadaki tek lider Mustafa Kemal ATATÜRK olduğu için dünyada; “KÜLTÜR ANTROPOLOĞU” sıfatı verilebilen tek lider de Mustafa Kemal’dir.
'KÜLTÜR ANTROPOLOĞU nedir, ne değildi? Uzun uzun başınızı ağrıtmayacağım. Hadi gelin 5 Mayıs 1935, Ahlatlıbel’e gidelim.
Ahlatlıbel Ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer biliyorsunuz. Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren Mustafa Kemal, müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal. Ama bugünkülerde olduğu gibi açın, kazın, imza, öyle değil. Nasıl yetişmiş inanın, 25 yıllık araştırmacıyım hiç anlamadım..:(
Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor iki kere gidiyor. Konya‘da Asar kazıları başlıyor başında. Bir de bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında. Toprak alıyor, ölçüyor, biçiyor. “Ya, ne yapıyor Mustafa Kemal?” diyorlar. Çankaya’ya gidiyor, Çankaya’da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak için alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor, bir heyecan, bir telaş...
Üç gün sonra; “Gelin, diyor Ahlatlıbel’e gidiyoruz”. Hemen geliyor, diyor ki; “arkeologlar toplanın..”
Biliyorsunuz başlarında büyük arkeoloğumuz Zübeyir KOŞAY var. Bu Zübeyir KOŞAY’ın bire bir anısıdır. Toplanıyorlar. Mustafa Kemal heyecanla; “Kazdığınız yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir” diyor.
Yabancı arkeologlar; “El insaf paşam. Anladık iyi askersin, iyi devlet adamısın ama yani bu iş de bizim işimiz, niye karışıyorsun” der gibi aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük yerden..
Başlıyorlar Mustafa Kemal’in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu?
Bütün bulgular oradan çıkar..
İnat uğruna, ceplerinden ödeyip kendi dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlanamaz.
Bunun üç gün sonrası, ATATÜRK Galip ARCAN’ın yazdığı “Sırat Köprüsü” adlı piyese davetlidir. Piyesin başında mutludur, biraz sonra sinirlenmeye başlar, bir müddet sonra bitince; “Bana Galip ARCAN’ı çağırın!” der.
Galip ARCAN gelince;
"Bu piyesi siz mi yazdınız?" der. “
"Evet paşam, ben yazdım”.
"Hayır, bu bir "Bolunun Flor Doranj" adlı Boldvilin'in aynen çevirisi. Neden bunu belirtmediniz? Hakkınızda soruşturma açtırıyorum” diyecektir.
Buna benzer pek çok anıyı da okuyunca ne dedim biliyor musunuz? Samimi konuşacağım inanın sizlerle. Dedim ki; “A be Atam, Boldvilin’e varıncaya kadar ne zaman okursun?
Ne zaman kafanda tutarsın?”
Ve o sırada ne yaptım biliyor musunuz? Yirmi yıllık araştırmacıydım, ATATÜRK’le iddiaya girmek gibi, dedim ki; “Senin başında durmadığın, ilerletmeye çalışmadığın bir alan bulmak benim boynumun borcu olsun..”
O sırada da “Sanat ve ATATÜRK” adlı araştırmamı yapıyorum. Baktım resimde Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin etkisini kaldırıyor!!!
Ama karşıma yedinci sanat dalı geldi. Ne? Sinema. Dedim; “herhalde burada iddiayı kazandım”.
Heyhat, baş yönetmen Cezmi AR, başrolde Mustafa Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal’e tabi Cumhurbaşkanı ya, diyemiyor; şöyle dur, böyle dur, diye. Diğer oyunculara şiddetle bağırıyor. Atatürk; “Gel Cezmi gel, diyor. Burada başkomutan sensin, ben bu işi bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı şiddet ve hiddetle bağıracaksın..”
Cezmi AR hayatının son günlerinde “Ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla çalışmadım..” diyecektir.
Prof. İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI
Ekonomik kriz bu haldeyken, Ekrem İmamoğlu'nu suçlayan mı ararsınız yine şükürler yağdıran mı ararsınız... biri beni çimdiklese de uyansam bu kabustan diyorum artık.
Öyle ya..düşünmeyi ve sorgulamayı reddedip korkutularak yetiştik biz. Ayakkabım yoktu baktım karşımdakinin ayağı yok saçmalığının, öte yana baktım adamın ayakkabı dolapları var kısmını görmedik ya da o yana bakmamamız emredildi.
Doğduğum aile için zilyonlarca şükrediyorum Tanrı'ya.
Neyse.
Bunca aptala tahammülüm kalmadı.
Kamudayız ve emekli ol diye tepemizde dolanıyor sistem. Belediyelere baskı aklınızın alacağı gibi değil...
Sırtımı yasladığım kaya gibiydi. Tereddütsüz güven. Ha, her şeyi halleder süper zeki süper becerikli inanılmaz yetenekli filan değildi. Güvenilir ve alevilerin özgün aydınlık yüzüne/bakışına sahipti. Lüzumsuz ayrıntılardan arındırıp öze iniverir, affediverirdi dünyayı. Gri bulutlarım tepemde birikmişken , gökkuşağını çıkartıverirdi cebinden.
Ne zordun sen son 10 yıl....
Lennox, "Şarkılar gemiler gibidir... Kendilerine özgü yolculukları ve varış noktaları vardır... Bir kere suya indirildikten sonra geri dönüş yoktur. Sadece yolculuğu takip etmeniz gerekir."
“Sweet Dreams (Are Made of This)” 3 Eylül 1983 tarihli Billboard Hot 100 şarkı listesinde zirveye yerleşti ve listede toplam 26 hafta geçirdi. Grubun aynı adlı ikinci albümünde yer aldı ve Billboard 200 albüm listesinde 15. sıraya yükseldi ve listede toplam 59 hafta geçirdi.