22 Haziran 2022 Çarşamba

Çerağan Vakti

 
Hafta sonu Nehir üniversite sınavına girdi.

Özer ile kapıya yakın bir cafeye attık kendimizi.

Gözümüz çıkış kapısında..küçücüğümüzün  sınav çıkışını bekledik.

Diğer masalardaki veliler matematiğin belirleyiciliğinden,  her şeyin ne kadar pahalandığından, park yeri sorunlarından konuşuyordu.

Biz , Özer ile her zamanki sessizliğimizi muhafaza edip birbirimize eşlik ettik.

Kolay değildir sessizliği paylaşmak. Sağlam dostluk ister.

Diğer veliler gibi çok endişeli, çok düşünceli değildim açıkçası.

Türkiye'de yaşıyorum, kızımın matematik yeteneği 62'den tavşan çizmekten ibaret.

Ve hayatın sürprizlerle dolu olduğunu biliyorum.

İnsan  plan yapar kader gülermiş.

Öyle her şeyi  motif motif takmanın alemi yok...vallahi diyorum.

50'li yaşlar güzel yaşlar, diyeyim ben size :-)


Ben, çocuklarımı bu geri zekalı sistem öğütsün diye dünyaya getirmedim. Buna izin verecek de değilim!


Nehir'e "elinden gelenin en iyisini yapmakla mükelleftin, çabaladığını gördüm izledim. İyi olacak kızım" dan başka bir şey demedim.

Sınavı nasıl geçti bilmiyorum.

O da anlatmadı.

Bizimle konuşmuyor dedim Özer'e.
Ziyanı yok dedi.


....gülüşü yeter bize...


Günün şarkısı Nehir'ime ve tüm kardelenlere gelsin..





16 Haziran 2022 Perşembe

Önemsiz Bir Kadin ve Oscar Wild

 

1.      Hiç bir şey umudun ulaşamayacağı kadar uzak olmamalı.Hayatın kendisi zaten bir umut.

2.     Ateşle oynamanın faydası, oynayanın ucundan bile tutuşmamasıdır.

3.     Yirmi sene süren bir aşk , kadını harabeye çevirir ama yirmi sene süren bir evlilik onu kamu binasına çevirir.

4.     Bir tapınakta herkes ciddi olmalıdır, sadece tapınılan hariç.

5.     Benim kocam bir çeşit borç senedi, sürekli önüme gelmesinden bıktım.

6.     *mauvais quart d'heure(Fr) : Kötü bir onbeş dakika; zorunlu kısa bir deneyim alamında.

7.     Kadınların çok iyi eğitim aldığı  şu günlerde artık hiç bir şeye şaşmamak lazım, tabii mutlu evlilikler dışında.

8.     İnsanların anneleri beni her zaman ölesiye sıkar. Kadınların hepsi de sonunda annesi gibi olur. Bu onların trajedisi.

9.     Bir adam hata yapacak yaşa geldiyse, gereğini de yapabilecek yaşa gelmiş sayılır.

10. Entellektüel genellemeler her zaman ilginçtir ama ahlaki genellemeler hiç bir anlam taşımaz.

11. Vazife insanın başkalarından beklediğidir, bizzat yaptığı değil.

12. Memnuniyetsizlik bir adamın ya da bir ulusun ilerlemesindeki ilk adımdır.

13. Dünya, akıllı adamlar tadını çıkartsın diye ahmaklar tarafından kurulmuştur.

14. Yanıldım! Tanrı'nın tek bir yasası var o da sevgi.

Oscar Wilde sevdiğim bir yazar. Bu kitabını da hayli eğlenceli bulduğumu hatırlıyorum. Kitabı 03.10.2019 Perşembe okumaya başlamışım.


ilk kez 1893 yılında sahnelenen satirik oyunu Önemsiz Bir Kadın, Victoria Devri toplumundaki ikiyüzlülüğü ve yüksek tabakayı eleştiriyor.Önemsiz Bir Kadın, yazarın zenginlik ve yoksulluk, aşk ve evlilik, masumiyet ve erdem konusunda dönemin muhafazakâr zihniyetine karşı tavır alışının dikkat çekici bir örneği olarak nitelendiriliyor.

Oscar Wilde 16 Ekim 1854 yılında İrlanda'nın tanınmış göz cerrahlarından olan Sir William Wilde ve başarılı bir yazar, genç İrlandalı devrimcilere örnek bir şair olan Jane Francesca Wilde'ın ikinci çocuğu olarak Dublin’de doğmuş.9 yaşına kadar evinde eğitim görmüş.Portara’dan mezun olduktan sonra Dublin’de bir koleje kayıt alan Wilde okul yaşamında sıra dışı bir öğrenciymiş.

Okuduğu kolejde çok ünlü olan Berkeley altın madalyasını kazanmış. Oxford Üniversitesi Magdalen kolejine tam burs kazanmış ve kaydını yaptırmış. Edebiyatın ilklerinden olan hayatı sanata yaklaştırmak estetik akımının bir parçası olmuş.Estetizm hareketleri ile tanınan Oscar Wilde saçlarını uzattı ve odasını papatya, lale ve orkide gibi çiçeklerle dekore etmiş. Wilde’ın giyim tarzı eleştirilerin odağını olmuş. 1879 yılında Wilde Londra’da estetik dersleri vermeye başlamış.

Dublin'deki heykeli

Oxford’dan mezun olduktan sonra Florance Balcomb ile tanışacağı yer olan Dublin’e yerleşmiş. Fakat Florence, yazar Bram Stoker ile nişanlanınca Oscar, ona İrlanda’yı terk edeceğini yazmış.1878’de İrlanda’dan ayrılmış ve buraya küçük ziyaretler gerçekleştirmek için, sadece iki kez dönmüş. Sonraki altı yılını ParisLondra ve ABD’de geçirmiş.Londra’da kraliçenin danışmanlarından olan Horace Lloyd’un kızı Constance Lloyd ile tanışmış. Wilde ve Lloyd 29 Mayıs 1884'te Paddington, Londra’da evlenmişler Çiftin bu evlilikten iki çocukları oldubu evlilikten iki çocukları olmuş: Cyril (1885) ve Vyvyan (1886). Babalarının yankı yaratan davasından sonra Constance ve çocuklar Holland soyadını almışler.. 

Oscar Wilde İngiltere’ye döndükten sonra Pall Mall gazetesinde köşe yazarlığı yapmaya başlamış. Bu gazeteden sonra Womans Worl dergisinin editörü olmuş.

Yaşamının büyük bir bölümünde sosyalizm desteklemiş.Özgürlüğe olan düşkünlüğünü Liberty şiiriyle  açıça ortaya koymuş.

Şiirin bulabildiğim en iyi çevirisi şu şekilde :

Donuk gözleri olan çocuklarını sevdiğimden değil

Kendi sevimsiz kederlerinden başka bir şey görmezler,

Akılları hiçbir şey bilmeyen, bilmek umurunda olmayan,

Ama senin Demokrasilerin kükremesi,

Senin Terör saltanatların, senin büyük Anarşilerin,

Deniz gibi en çılgın tutkularımı yansıt,

Ve öfkeme bir kardeş ver——! özgürlük!

Bu uğruna sadece ahenksiz çığlıklar at

Sağduyulu ruhumu memnun et, yoksa tüm krallar olabilir

Kanlı budak veya hain toplarla

Ulusların haklarını ihlal etmelerini sağlayın

Ve hareketsiz kalıyorum - ve yine de, ve yine de,

Barikatlarda ölen bu Mesihler,

Tanrı biliyor ki bazı şeylerde onlarla birlikteyim.


Cinsel kimlik açısından pasif bir eşcinselmiş. Lord Douglas ve Alfred Taylor ile olan ilişkileri basında yer almış. Dönemin aktörü Charles Brookfield’in yardımı ile polisler suçlular ile olan ilişkisini açığa çıkarılmış ve dava açılmış.

Dava büyük ses uyandırmış tabii Oscar Wilde büyük bir ahlaksızlık suçu nedeni ile iki yıl kürek hapsine mahkûm edilmiş. Hapis hayatında oldukça zor zamanlar yaşayan Wilde hayatının kalan üç yılını parasız olarak geçirmiş.

Hapisteyken kalem dahi verilmeyen Wilde’ın isteği sonralardan kabul edilmiş Hapiste iken Douglas’a 50.000 kelimelik bir mektup yazmış ama gönderememiş. Ölümünden sonra mektup kısaltılarak yayınlanmış.(Oscar Wilde’ın Mektupları )

Wilde, 30 Kasım 1900'de menenjitten ölmüş. Ölmeden hemen önce rahip Cuthbert tarafından Katolikliğe tekrar kabul edilmiş. Ölürken otel sahibi ve papaz yanındayken ünlü "Ya duvar kağıdı gider, ya ben." sözünü söylemiş Vefatının ardından Cimetiere de Bagneur mezarlığına gömüldüyse de, daha sonra yine Paris’teki ünlü Pere Lachaise’e taşınmışve Sir Jacob Epstein tarafından tasarlanan ve üzerinde erkek melekler olan mezartaşının altına gömülmüş.Mezarı hayran öpücükleri ile kaplı :-)

Bugünün şarkısı sonradan bile anlaşılamayanlara gelsin :)




 

15 Haziran 2022 Çarşamba

Gerçek Yaşam Öyküleri - Çıkmaz Sokak

 



Birlikte kahve içtiğimiz Boğaz manzaralı terasta, bir nebze olsun umudunu diriltmek, moral vermek için sordum neşeyle:

- Bak şimdi, şu hayatta en çok neyi seviyorsun.

Tamamen fiziki yapısından  kaynaklanan öfkeli  yüz ifadesine uyumsuz  bir dalgınlıkla baktı bana. Düşündü. Dramatize etmeksizin, samimiyete "hiç bir şeyi" dedi.

Çok uzun yıllar insana dair çözüm bulmaktı mesleğim. Çıkmaz sokakları hemen tanırım. Kaderini benimsemesi için , sustum.

Onunla, ben 5 yaşında iken tanıştık. Sıra arkadaşımdı. 70'li yılların tahta sıralarını bilirsiniz. Her oturuşumuzda ıslak ve kuru temizlik bezi ile siler. Saydammış hissi veren , damarları seyredebileceğiniz beyaz ellerini dikkatlice sıranın üzerine serdiği örtüye koyardı.

 Hiç unutmam, türkçe sınavında "şair" kelimesinin yazımını onun kağıdında görmüş ve kendi kağıdımdaki hatayı düzeltmiştim. Her derste birinciydi.Sınıfta birinciydi. Bıldırcını andıran  sivri hatlara sahip aksi suratı gülümsediğinde bile azarlar gibi göründüğünden midir, temizlik hastası olduğunda mıdır, kuralcığılığından mıdır bilmem pek arkadaşı yoktu. şimdi geriye dönüp baktığımda, çocukken bile fedakar ve merhametli kalbinin kendisine  karşı takılınılan uzak tutumlarla ne çok incindiğini görüyorum.

Ortaokulda ayrı sınıflardaydık. Koridorlarda bazen rastlaşır, kazağının -gömleğinin  daimi beyazı, ölçülü adımları, yine kısacık saçları ile beni kucaklamasına sevinçle karşlılık verirdim.



Lise ayrı deryaydı..karşı cinsi ve aşkı keşfetmiş, limandan çıkıp ummana atmıştım kendimi.O günlerde değil  Semra ( gerçek öykülerde sahte isimler kuralı devam ediyor), sülalesi mezardan çıkıp gelse umursayacağımı sanmıyorum doğrusu. 

Ben eriyen karların oluşturduğu  coşkun bir nehre dönüşürken o hala  elinde sabun,bez,kolonya gezen, hala derslerde birinci, hala bıldırcın bakışlı -kısa dik saçlı  ,kuralcı,gülümseyen ama gülümsemesi görülmeyen bir genç kızdı.

Sonra yıllar,yollar,kader denilen yazılı  olmayan asıl metin vs vs..koptuk gitti.


Facebook'un yaptığı en iyi şey hatta sanırım belki de tek iyi şey  kopup  gitmiş insanların birbirini bulmasını  salamaktı. Facebook sayesinde  Fizik dersinden 9 aldığı için ağlayan bıldırcın suratlı kız ile "aynı adlı eser" i, eserin adı AYNI sanan sarsuk kız seneler sonra birbirini buldu.

Semra  da Trabzon'dan başka ilde okumuştu. Türkiye'nin en büyük illerinden birinde mühendisliği yine birincilikle bitirmiş ancak   sebebini bi türlü anlayamadığım şekilde Trabzon'a geri dönmüştü.


Birbirimizi bulunca derhal buluştuk tabii.

Evlenmiş ayrılmış.

 Onca birincilik ve harika diploma ile bir devlet dairesinde saçma sapan evrak kayıt memuru  olmuş. İlkokul mezunu adamlar, partililer, sorunlu kişiler..iş hayatı ızdırap dolu.

Hasta babası ona bırakılmış, zaten bir de abisi var. O da başka ilde evli ve çocuklu..her şey Semra 'nın üstünde. İşten izin alamaz,  babası onu bırakmaz, işte mutlu değil, evde mutlu değil. Zeka ile keskinleşmiş aksi bakışlarını üstüme dikip , her söylediğine verdiğim tepkiyi dikkatle gözlemleyerek  görüşmeyeli hayat ona neler etmiş anlattı durdu buluştuğumuzda. Onu  dinlerken geçmişi hiç düşünmedim. Geçmişten, saydam beyazlıkta teni haricinde hiç bir şey kalmamış gibiydi. Öfkeyle herkesin hatalarını, toplumun  inisiyatifsizliğini,küçücük mahallede herkesin tanıdığı bir ailenin ferdi olarak hiç evlenip ayrılmışlığın getirdiği baskıları  anlattı.

-"Konuşmuyorsun" dedi. Sonra endişeyle "seni sıktım mı " diye sordu.

Her zamanki gamsız halimle gülümsedim.

-"Yok, dinliyor ve düşünüyordum. Şair kelimesinin yazılışını senden kopya çektimdi ben biliyor musun?"

Kaşları bir araya geldi ve aksi aksi süzdü beni. 

-"Ben sana onca sıkıntı anlatırken bunu mu düşündün?" dedi

-"Evet" dedim

Gülmeye başladı.

-"Bana senin gibi gamsız biri lazımmış ay ne güldümmmmm" diye diye kahkahayı bastı.

Senelerce devam etti dertleşmemiz, gülüşmemiz, buluşmamız, konuşmamız. Herkesin herkesi tanıdığı yerlerde derinlemesine dertleşeceğin güvenilir biri bulmak zordur. Abisi ile  abimin ne samimi arkadaş olduğu konusu önce onu gerdiyse de zamanla aştık bunu.Allah da biliyor ya,  susmak konusunda iyiyimdir ben. Sustum da nitekim her zaman.

Ona "aşık olmalısın" dedim. "Yeniden yuva kurmalı,  iş-ev" saçma döngüsünü kırmalısın. Hayli de zengin bir ailen var, güzel bir yeni hayat kurabilirsin..denemelisin.

Sanırım bunlardı  duymaya ihtiyaç duyduğu cümleler. Siyah ve gri kombinasyonları  sarı-yeşil-mor-turuncu detaylarla renklenmeye başladı. Zaten çıtı pıtı zayıftı ya..daha bi yakıştırdı giydiklerini kendine. Tüm dertlerini, haklı kırılmışlıklarını,çaresiz isyanlarını anlattıkça önerdiğim çözümler ona hep çok komik geldi. Bana hep çok güldü, ben de bana gülmesini hep çok sevdim. 

4. senenin sonunda, aralık bir kapıdan sızan ışık gibi aydınlandığını ve gülümsemesinin derinleştiğini gördüm sevinçle. Çalıştığı devlet dairesinde biri ona çıkma teklif etmişti ve o da kabul etmişti temkinli temkinli. Dul..dikkat isteyen sözcük onun yaşadığı  yerlerde.

Adamın adı Murat.  Kendi işlettiği bir çeyiz dükkanı var. İş için gelip giderken görmüşSemra 'yı Beğenmiş sevmiş. O da evlenip  ayrılmış ama çocuk yokmuş.

Onun Murat  ile  neşesine kavuştuğunu, yarınlara dair  ihtimallerinin zenginleştiğini görmek beni  sevindiriyordu gerçekten.Sonra, onun Murat adına bahane bularak anlattığı bazı şeyler beni tedirgin etmeye başladı. En çok da "gururlu ama allem kallem edip hesabı çoğu zaman ben ödüyorum..annesine bakıyor ne de olsa,msarafı çok. Kızıyor bana böyle yapınca ama çok tatlı" kısmına takılmıştım.

Onun hanımhanımcık mühendislik okuduğu  yılları çok da takdire şayan hanımhanımcık şekilde yaşamamıştım ve çevrem de katolik rahibelerle dolu değildi. Görücü usulü evlendirildiği adamcağızdan başkasını pek de tanımayan Semra 'nın benim gördüklerimi göremediğini, Murat'ı hakikatten murat olarak algıladığını  endişe ile fark etmiştim. Romantik evlilik teklifi  beklenenden önce gelmiş, bu da benim endişelerimi ayyuka çıkartmıştı. Murat 'ın, Semra  hakkında neler bildiğini merak ettim. Üzerine tapulu 4 katlı apartmanı biliyor muydu mesela..

Zaman ne yazık ki  beni  haklı çıkardı. Murat'ın eski eşi Semra  ile iletişime geçmiş ve ona güvenmemesini  söylemişti. Sonra Murat'ın dükkandaki  çırağı, anlaşmazlıklarının sonucu yediği dayağın intikamını ödenemeyen  bonoları Semra 'ya  ifşa etmişti. Bakımını üstlendiği annesi ise..rahmet olsun ruhuna öleli seneler olmuştu.

Yine de aksi  bakışları, çatık kaşlarının  ardındaki  tertemiz inanmışlıkla, sevgiye inanma çabasını  gördüm onda. Onuru sevdasına ağır bastı, Murat'ı terk etti.

Babasına alzheimer teşhisi konulması tam da o yıldı. Partizanlığın normalleştiği ülkemizde,  doğru dürüst tahsili olmayan adamı filancanın yakını diye getirip ona şef yaptılar. Şef, Semra'in dul olmasından başka bir kusur bulamamıştı ama diploması olmayanların diploması olanlara neler neler ettiklerini görüp yaşadığımız ülkemizde Semra da bunun acısını  çekti bol bol. Tüm gücüyle dik duruşunu koruyor ama her gün daha çok ruhu yıpranıyordu. Tünelin ucundaki ışığı görme umudu..zayıflamıştı.

Abisi temkinli bir uzaklıktan sevgi ve şefkatini esirgemiyordu. Semra evlendiğinde ayrılmasına abisi çok destek olmuş hatta ısrar etmiş. Sonradan öğrendim. Sonra da aile evine , yaşlı anne babasının yanına yerleştirmiş onu. Düşünceli abi.

Semra tertemiz kalbinin, merhametinin, vicdanının esiri...tüm imkanları mevcutken Ümit Yaşar'ın şiirindeki misal yalnızlığın taaa içine sürüklendi

Şimdi bütün gün üstüme yağmur yağıyor
Bütün gece kar
Yalnızlığın tam ortasındayım artık
Yalnızlık kadar

Geçenlerde aradım onu. Özledim gel dedim. Geldi, boğaz manzaralı bir yerlere gittik. Bitişiğe yakın kaşlarının  çatıklığı ve aksi bakışlarını  gören garson siparişi bana sordu  her zamanki gibi. Semra çantasından çıkardığı ıslak mendille ellerimizin değeceği yerleri sildi . Artık ona ne diyeceğimi bilmiyordum. 

Bir nebze olsun umudunu diriltmek, moral vermek için sordum neşeyle:

- Bak şimdi, şu hayatta en çok neyi seviyorsun.

Tamamen fiziki yapısından  kaynaklanan öfkeli  yüz ifadesine uyumsuz  bir dalgınlıkla baktı bana. Düşündü. Dramatize etmeksizin, samimiyete "hiç bir şeyi" dedi.

Çok uzun yıllar insana dair çözüm bulmaktı mesleğim. Çıkmaz sokakları hemen tanırım. 

Kaderini benimsemesi için , sustum.

Onun için bekleyeceğim..onu hiç bırakmadan.

Yaşanmamış gün için umut  yoktur demek, en fazla kendimize haksızlık olur.


Günün şarkısı Semra için..



13 Haziran 2022 Pazartesi

Hayat : Alkışı Duydum, İhaneti Gördüm

 



Bir çok iş yerinde, makamda,görevde bir çok değişik işte çalışmışım ; geriye baktığımda kendimi hayretle ama "onca şaşkın halime rağmen başarmışım aferin" lerle izliyorum kendimi.

Yaşama atılmak için kararları yeterli donanım ve tecrübe olmadan verdiğimiz lise son sınıfta seçtiğin mesleği al cebine..bir ömür onunla yürü. Ne saçma şey.


Ne yazık ki ülkemizde denemelere, vazgeçmelere çok yer yok.  Uğultulu bir koro var hiç susmayan. 

Uslu ol-okula git-ders çalış-okulu bitir-ders çalış-üniversiteyi kazan-ders çalış- üniversiteyi bitir- iş bak- askere git- evlen-çocuk yap- ev al-araba al-yazlık?-bi çocuk daha yap- Bir de kızın olsun/bir de oğlun olsun..ikinciyi yap-borçları öde- çocuk uslu olsun-çocuk okula gitsin-çocuk ders çalışsın... korkunç bir bitmeyen döngü!

Çocuklarıma bunu yapmadım.

Çocuklarıma bunu yapmayacağım.

Üniversiteyi kazanıp Trabzon'dan İstanbul'a geldiğimde 16 yaşındaydım. Hayatıma karar verdiğimde yani..müthiş değil mi? Entellektüel bakışı olan, iyi bir ailem ve cevval bir annem oluşu kurtarmış beni geriye baktığımda. "Yapabilir miyim" endişesini hiç taşımadım ama bu kendime güvenimden mi  sarsukluğumdan mı onu da bilmiyorum dürüst olmak gerekirse.

Tüm o  masalar içinde en çok öğretmenliğimi sevmişim geriye dönüp baktığımda. Artık var olmayan okulda, artık var olmayan güzelliklere özlemim biter mi bir gün ? İstanbul'un hemen hemen en güzel semtlerinden birinde çok sevdiğim güzel işimde çalışıp hayatın renkli akışı içinde  "bildik" sokaklarda  nefes alıp verirken, bir çok insanın " ne şanslısın" dediği bi kavşakta  sakin salınımlarımda yürürken öğretmenliğimi hatırlamak, kendime özlem gibi  derin bir sızı yaratıyor bende.

En lüks otellerde ofisim oldu, en yüksek makamlarla yemekler iş birlikleri..titrler titrler...ee ne olacak? Karacaahmet mezar taşında makamı yazanlarla dolu. Geriye ne kalıyor?  Alkışı da duyuyorsun, ihaneti de görüyorsun. İnsan kalıyor mu , dostluk kalıyor mı, kardeşim diyeceğin insanlar biriktirebildin mi  peki  dön bak geri ..

Yağmurlu Karadeniz günlerinde sınıfta yanan fındık sobasının  çıtırtısında ormanlarla kaplı dağları seyretmeyi , çocukların sıcacık gülüşlerinde ısınmayı ve alt  katta abimin olduğunu bilmeyi seviyordum.

Camii kaldı..şatafatlandırdılar
Kahve kaldı..orda yaşıyor erkekler

Okulu yıktılar

Ormanları yaktılar

Çocuklar büyüdü gitti

Abim...o hepsinden beter gitti.



Eskiden olsa  daha derin bir üzüntü daha koyu bir hüzün sarardı  içimi eminim. Oysa şimdi gülümseyerek bakıyorum ve "  iyi ki yaşadım o günleri " diyorum. 


Marka ayakkabılar giymek ve  serçe parmağım havada (!) yemekler yemek zorunda olduğum  bu yaşam kesitinde, öğle uzun teneffüsünde  toprak bahçesinde voleybol oynadığımız o günleri,  abimin ruhsuz bir kayaya dönüşmüş benliğinde artık var olmayan sıcacık gülüşünü, çocukların  ilkbahar çiçeklerini derleyip masama bıraktığı güzel ellerini hiç bilmeseydim ,hayat daha mı güzel olacaktı sanki?

* * * 

Bazen , iyi ki  unutmadıklarım var diyorum. Yitirilmiş gülüşler sahibinde değil bende saklı kalmış. Hayli zenginim diyebilirim...gönlü fakir kalana yazık.


Günün şarkısı Cem Karaca'dan...hayatımızda kalan tüm güzel insanlara gelsin.




11 Haziran 2022 Cumartesi

Bi Tuhaf Bi Yemek Tarifi : Kup Griye - BAYLAN

 


Baylan, İstanbul Kadıköy'de bir pastane..ya da bir mutluluk kaynağı..ya da mucize masalların hala gerçek olabileceğini  yetişkinlere hatırlatan bir yer.

Baylan iyi ve geleneksel bi yer :-)

Eski moda hatta köhne  iki vitrinin arasındaki eski  kapıdan girdiğinizde, Kadıköy'ün orta yerinde böyle tatlı bir arka bahçe,  eskilerden kalan ve iyi ki de öyle kalmış denilecek sunum ve tatları beklemiyorsunuz elbette.

Ama  tam da öyle bir yer Baylan.

Onca senedir bir kere hırt hışır diyebileceğim  tipte insanları görmedim orada müşteri olarak. Tek gidin, ailenizle gidin, alın çocuğunuzu gidin..hep nezih bir ortamda olacaksınız.

1919 yılında  Baylan'ın kurucusu Filip Lenas  Arnavutluk'tan İstanbul'a göç etmiş.1923 yılında Beyoğlu’nda Filip Lenas tarafından ‘Loryan’ ismiyle açılan pastane, 1934 yılında yabancı işyerlerinin adlarının değiştirilmesi gündeme geldikten sonra, ismini ‘Baylan’ olarak değiştirmiş.Beyoğlu ve Karaköy şubelerinin ardından 1961 yılında Kadıköy’de de bir şubesi açılan pastane, açıldığı günden itibaren restorasyona uğramamış. Bu tarihi mekân ziyaretçilerini hem eski İstanbul’a götürüyor hem de yıllardır değişmeyen tarifleriyle lezzetinden ödün vermiyor. 

Baylan Pastanesi’nin kurucusu Filip Lenas’ın büyük oğlu Harry Lenas Avrupa tarzı pastacılığı ve çikolatacılığı öğrenmek üzere babası tarafından Avusturya, İsviçre ve Almanya’ya gönderilmiş ve ardından Türkiye’nin ilk ‘‘Akademisyen Pastacısı’’ olarak Türkiye’ye döner ve beraberinde birçok yeniliği getirmiş.

Harry Lenas, 1954 yılında uluslararası tatlı literatürüne girmiş olan Kup Griye tatlısını icat etmiştir. O dönemlerde Baylan’ın Karaköy şubesine uğrayan tüm İstanbullular ortaya çıkan bu yeni lezzeti dönemin hızlanan hayat ritmine uygun olarak ayaküstü, bar sandalyelerinde veya bir bankoya yaslanarak denemişlerdir.

Lenas’ın icadı Kup Griye günümüzde bazı pastanelerde ‘‘Couple Baylan’’ olarak satılmaktadır.Vanilyalı ve karamelli dondurmanın krem şanti, balbadem ve karamel sosuyla karışımından oluşan tatlının tarifi, ilk servis edildiği günden beri hiç değiştirilmedi.

Yemek Tarifi :

Kup Griye servis edildiğinde önce iş stresi , dünya derdi gibi fani şeyleri zihninizden sileceksiniz. Sonra o,  fotoğrafta gördüğünüz elips kurabiyeyi elinize alıp krem şantiye  ve sosa batıracaksınız. Sonra minik ısırıklar alıp o lezzetin damağınızda dağılmasına ve beyninize unuttuğu çocuksu mutlulukları, keyfi, aldırmazlığı hatırlatmasına izin vereceksiniz. Sonra  başarılı bir madenci gibi  katmanları kaşığınızla açacak ve her seferinde farklı bir  tadın size ulaşmasına izin vereceksiniz. Kaşık, Griye'ye her ulaştığında size dönen bir öncekinden farklı ve bir öncekinden daha leziz bir tat olacak.


Baylan'ın diğer lezzetlerini de anlatmak isterdim..ama gidebilen gitsin ,gidemeyene de yazık olmasın diyerek bunu yapmayacağım.
:-) Hepinize mutlu günler dilerim.