8 Kasım 2024 Cuma

2. Dünya Savaşı Kahramanı --Onbaşı Ayı Wojtek

*Alıntıdır

Gerçek bir hayat hikayesi bu okuyacağınız....

Polonyalı Irena Bokiewicz İle İlk Karşılaşma

1939 yılında Naziler’in emellerine ulaşabilmek için başlattığı saldırılar nedeniyle, Sovyet Rusya’nın esiri olan 300.000 Polonyalı asker serbest bırakılır ve İngilizlerin yönetiminde bulunan İran’a gönderilerek, Nazilerle savaşmak için görevlendirilir.

İşte Ayı Wojtek’in hikayesi de tam burada başlıyor. Sovyet Rusya’nın baskılı rejiminden kaçan Polonyalı Irena Bokiewicz, Hamadan yakınlarında küçük bir çocuğun yanında annesiz kalmış yavru ayıyı görür ve yiyecek karşılığında satın alır.

Git gide irileşen ayı’ya daha fazla bakamayacağını anlayan Irena, yavru ayıyı o dönemde İran’da görev yapan Polonya 22. topçu birliğine emanet eder.

Adı Wojtek Olsun

Polonyalı askerler, bu küçük ve sevimli ayıyı öyle severler ki adeta evlat edinirler. Adını da Slav kökenli bir isim olan ve gülümseyen savaşçı anlamına helen Wojtek koyarlar.

Askerler, yutma problemi olan Ayı Wojtek’i önce boş Votka şişelerine doldurdukları sütle beslerler. Zaman ilerledikçe de reçel, bal, meyve, şurup gibi besinler de eklenir ve Wojtek, 1 senenin ardından tam bir ayı olur 

Ayı Wojtek artık tam bir asker hayatı yaşamaya başlıyor ve bira içmeye, sigara çiğnemeye, diğer askerler gibi çadırda yatmaya ve hatta mıntıka temizliği bile yapmaya başlıyor…

2011 yılında The Bear that Went to War (Savaşa katılan Ayı – Wojtek) isimli BBC belgeseline konuşan 

Polonyabirliğinden Wojciech Narebski kendi ağzından şu sözleri söylüyor:

İşgale uğramış ülkelerinde esir düşmüş askerlerden bahsediyoruz. Ülkelerini kaybettikleri yetmemiş bir de Rusların ölümcül çalışma kamplarında tutulmuşlar. Sonra yine savaşa katılmak zorunda kalmışlar. Yıllardır ailelerini, çocuklarını görmemişler. Neredeler bilmiyorlar, savaş ne zaman bitecek belli değil. Voytek o dönemde bizim için yaşama sevinci demekti. Askerlerin moral ihtiyacını tüm şirinliğiyle o karşılıyordu.

Ayı Wojek Onbaşı Oluyor

Polonyalı 22. topçu birliği, 1944 yılında İngiliz kuvvetleriyle birleşerek İtalya’ya hareket etmek zorunda kalacaktı; ancak hiçbir asker, Ayı Wojtek’ten ayrılmak istemiyordu. İngiliz birliğinin de bir ayı’yı kabul etmeyeceklerini düşünerek, Ayı Wojtek’i resmi olarak Onbaşı yapmaya karar veriyorlar. Ve hatta Onbaşı maaş kağıdı bile var 

Polonya birliğini Napoli Limanı’nda karşılayan Mareşal Bernard Montgomery, kendi ağzından ilk karşılaşmayı şu şekilde anlatıyor:

1944 Şubat ortalarıydı. Alman ve İtalyanlara karşı Roma’da çarpışacak birlikleri topluyorduk. İskenderiye’den gelen askerler Napoli Limanı’na inerken elimdeki listeden yoklama yapıyordum. Elimdeki listeye göre sadece bir asker eksik gözüküyordu. Onbaşı Wojtek adında biri. Firar etti diye düşünerek adını bir iki sefer tekrarladım. Sonra Polonyalı askerlerden biri o İngilizce bilmez, sadece Lehçe ve Farsça anlar dedi… Ve gemiden dev bir ayı çıktı. Birliğin en popüler askeriymiş. Adı Onbaşı Wojtek!

Top Mermisi Taşıyan Kahraman Wojtek

2. Dünya savaşının en zorlu mücadelelerinden birisinin yaşandığı Roma yakınlarındaki Monte Cassino tepesi, Almanların savaş tarihine geçen güçlü savunması ile Polonyaaskerleri başta olmak üzere müttefiklerin çok ağır kayıplara neden olur.

Onbaşı Ayı Wojtek’in cephe gerisinde, bugün bile kullanımına devam edilen Howitzer mermisi taşıdığına yemin eden onlarca asker vardır. Wojtek’in yardımları nedeniyle Polonyalı 22. topçu birliğinin arması top mermisi taşıyan bir ayı figürü ile değiştirilir.

Savaş Sonrası İskoçya Günleri

2. Dünya savaşı biter ve birliklerin Polonya‘ya dönmesi gerekir. Ancak Sovyet Rusya kontrolünde olan Polonya‘da esir gibi yaşamayı reddeden 3000 kadar Polonyalı asker, Ayı Wojtek ile beraber İskoçya’ya yerleşir.

Ayı Wojtek, 1947 yılında İskoçya’nın Edinburg Hayvanat Bahçesi’ne konulur ve Polonya‘ya dönen askerlerin büyük bir kısmı Sovyetler tarafından hapishaneye atılır ya da zorunlu olarak çalıştırılır.

Onbaşı Ayı Wojtek, 1963 yılının aralık ayında 230 kg ve 1,80 boyunda hayata gözlerini yumar. Bugün Polonya‘da, Londra İmparatorluk Savaş Müzesi, Kanada Savaş Müzesi’nde, Krakow’da bulunan Jordana Parkında Ayı Wojtek’in heykelleri ve anma bölümleri bulunuyor.

İnsanlık tarihinin en kanlı savaşlarından birisidir 2. Dünya savaşı. Sanırım o vahşetten geriye kalan sadakat dolu sıcak hikayelerden birisi de Ayı Wojtek’in İran’dan İskoçya’ya uzanan hayatıdır… 

7 Kasım 2024 Perşembe

Basit Anlatım İle..

 


Ülkeyi 1950 ila 2024 arası dönemde

10 yıl Menderes
10 yıl Özal
15 yıl Demirel
10 yıl  Çiller,Mesut Yılmaz
22 yıl Tayyip Erdoğan yönetti

Ecevit iki kez 3'er yıl idareyi ele aldı.
İlkinde Kıbrıs ta devlet kurdu,
İkincide Apo yu esir aldı..

Hala "şükür" diyenler var ya... olmaz olsunlar!

Bir gram beyni varsa herkesin anlayacağı basit bir anlatım.

6 Kasım 2024 Çarşamba

AĞAÇ EV SOHBETLERİ 272

 Haftanın konusu: "Yoksul ailelerin çocukları, zengin ailelerin çocuklarına oranla büyüdüklerinde daha mı olgun olurlar?" ..dedi  Deep.

O kadar garip bir konu ki bu. Yoksulkim  zengin kim ....

Kendi deneyimimle anlatacağım fikrimi.


Biz yoksul değiliz. orta halli  cici bir ailemiz var.

Kızım küçükken bugünkü senelik ücreti 903.000 TL +KDV+ 29 bin küsur yemek parası olan bir okuldan %100 burs kazandı . Yol parası var, kıyafet var var oğlu var. Biz  var gücümüzle   sarıldık elbette elden ne gelirse yaptık. Çok şükür ki hallettik. 

Bu arada kızım şimdi üniversiteyi bitirdi ..evvel yıllardan  bahsediyorum.

Yaşam standartlarımız o  kadar farklıydı ki , oldukça kısa sürede diğer ailelerle ne sargın ne dargın olmayayım politikasını benimsedim. Evlerde(!) yapılan doğum günlerine gitmedim ama Selin'i bir başka veliden (çalışıyorum gelemeyeceğim gerekçesi ile) yardım alarak arkadaşının yanına katıp yolladım.

15 tatillerde biz Trabzon'a gidiyorduk, onlar Fransa'da Disneyland'a filan.

Sonra kızım sorguladı ; bizde hem sen  hem babam çalışıyor onlarda bi tek baba çoğunlukla. Neden onlar bizden  daha zengin?

Kardeşinin bakıcısı 5 kişilik aile hepsi çalışıyor ama ev kiralarını belediyeden yardım alarak  ödeyebiliyorlar.

Biz onlardan zenginiz.

Filanca ailenin ebeveyni  doktor.. o daha zengin. Ötekinin şirketi var, o doktordan zengin. Beriki CEO o daha zengin. Bir de milletvekilleri var... deli para kazanıyor, bakan  milletvekilinden çok, başbakan ( o mutlu yıllarda bir başbakanımız vardı parlementer sistemdeydik) bakandan çok.

Şaşkın baktı yüzüme... uzar gider bu liste dedim. O yüzden elindeki ile yetinebilen ve bir adım sonrayı  hedefleyebilen en zengin olan. Mutlu olamazsın öteki türlü. Onların hiç biri Trabzon'da dedenin kayığı ile balığa çıkmadı. Onların hiç biri  senin bildiğin mavi tonlarını bilmiyor.

Bir süre düşündü.

"Türkiye'de en çok maaşı kim alıyor peki" dedi.

"Fatih Terim" dedim.

Çocuk ondan sonra mantığı bi yana bıraktı 🤣🤣🤣🤣

Yani ezcümle ; yaşadıkları hayat koşulları  kadar ebeveynler ve anlatımlar  belirliyor "nasıl bir insan olduklarını"


Sevgiler

5 Kasım 2024 Salı

2064

 


Dün bir evrak yazarken yanlışlıkla 2024 yerine 2064 yazdım.

Sonra elimde olmadan sesli bir  şekilde "oha" dedim. Güldüm.

Sonra 2064'ü düşündüm.

Ben olacak mıyım o zamanda?

Yüksek ihtimal dahilinde.

Şöyle çırpı bacaklı neşeli bir ihtiyar olsam...Çocuklarım eşim ailem şen olsa...masal bu ya; kimse gitmemiş olsa.

Şu  tepemizdeki  3 harfli gitti  diye bi  keyif kahvesi daha içsem ( o zamana gider herhalde?)

Hala seviyor olabilsem ...

Gök hala mavi, deniz ondan da mavi olsa.

İsteyerek mi geldim bu dünyaya  bilmiyorum.

Ama istemeden gitmesem... ve hiç istemesem.





31 Ekim 2024 Perşembe

Devekuşu ve Mutlu

 


Tek bir sayfa haber okumuyorum.


Bana göre bulutları  şen, rüzgarı  duru, renkleri pastel  enfes bir Ekim günü.

Kasım'a da çok hazır değilim açıkçası ama elden ne gelir....


Bir koca kutu akide şekeri aldım. Şekerci Cafer Erol'dan. Daha da ne olsun.
Elimde kitabım.

Çalışıyorum da bir yandan.


                 

Şu , karşıdaki  ağaçta bir yaprak var. "Düşecemm ama bugün değil"  modunda.

 Arada başımı kaldırıp onu izliyorum

Gün yorgun, ben yorgun...ama yaşamak güzel.

Devam ediyoruz öyle işte...

26 Ekim 2024 Cumartesi

Derin Bir Ah Çekilerek Okunası Yazı

 


Elde makas, önde kurdele devrinden siber çağa, veri taşıyacak kabloların bağlandığı bir dünyaya hızla geçtik!


Fotoğrafta, NVIDIA'nın kurucusu ve CEO'su Jensen Huang ile Danimarka Kralı Frederik X (ismini Elon Musk kıskanıyor olabilir), kuantum hesaplama, temiz enerji, biyoteknoloji ve Danimarka toplumu ile dünya için önemli atılımlar yapmayı amaçlayan ülkenin en büyük bağımsız yapay zeka süper bilgisayarını, kim bilir kaç milyar datayı taşıyacak kablolarını bağlayarak devreye alıyorlar…

Yeni AI süper bilgisayarı, Kopenhag’da düzenlenen bir etkinlikte Danimarka Kralı, Huang ve DCAI CEO'su Nadia Carlsten tarafından sembolik olarak açıldı. Hayırlı olsun!

Danimarka mitolojisindeki bir tanrıçadan esinlenilerek ad verilen Gefion* yani Danimarka'nın ilk yapay zeka süper bilgisayarı,

- Dünyanın en zengin hayır kurumu olan Novo Nordisk Vakfı ve
- Danimarka İhracat ve Yatırım Fonu'nun finansmanıyla kurulan,
- Danimarka Yapay Zeka İnovasyon Merkezi (DCAI) tarafından işletiliyor.

*Gefion: Bereket, bolluk ve tarımla ilişkilendirilen güçlü bir tanrıça.

Gefion, bir anlamda ulusal bir istihbarat merkezi gibi çalışacak. Danimarka'nın egemen yapay zekasını geliştirmesine ve ülkenin kendi verileri, iş gücü, altyapısı ve iş ağlarıyla yapay zeka üretme kapasitesine sahip olmasını sağlayacak. Ayrıca, ülkenin kültürel ve dilsel yapısına özgü yapay zeka modelleri ve uygulamaları oluşturulacak. Bilhassa ilaç keşfi ve enerji verimliliği gibi kritik alanlarda ilerlemeyi hızlandıracak projelere katkıda bulunacak.

Törende konuşan Huang, "Hangi ülke bu altyapıya sahip olmamayı göze alabilir? Her ülkenin temel altyapısı, yapay zeka, süper ve kuantum bilgisayarlarla oluşturulmuş kendi istihbarat merkezine dayanmalıdır. Danimarka, bu vizyonu hayata geçiren dünyadaki birkaç ülkeden biri. Buna inanmak zor ama gerçek," dedi.

Siz de bu satırları derin bir iç çekerek okudunuz, değil mi?

Kaynak : Ufuk Tarhan-Linkedin

24 Ekim 2024 Perşembe

Gecenin Sonuna Yolculuk - Louis-Ferdinand Celine ve BAŞTAN ÇIKARICININ GÜNLÜĞÜ-Søren Kierkegaard


 BAŞTAN ÇIKARICININ GÜNLÜĞÜ-Søren Kierkegaard

İlginç olmayı seçen bir kız karşısındakinin hoşuna gitmeye muvaffak olabilir, fakat kendi kadınlığından böyle feragat ettiğinde ondan hoşlanan erkekler de kadınsı erkeklerdir çoğunlukla.


Bana hiç bir şey borçlu olmamalı, özgür olmalı; çünkü  aşk sadece özgürlükte var olabilir.


Oysa aşk tanrısı kör ve insan aklını kullanabilirse, onu pekala yanıltabilir.


Başkalarına yolunu şaşırtan eninde sonunda kendi yolunu da şaşırır.


Bu, Tanrı'nın Havva'yı yaratırken Adem'i neden derin bir uykuya soktuğunu da açıklar ; çünkü kadın erkeğin rüyasıdır.


** Sıkılmadan okuyup " hep  böyleymiş ya bu işler" diyeceğiniz ve  erkek düşünce tarzının oldukça net halini  göreceğiniz bir klasik eser. Doğrular,  doğrulandıkları için varlar ve anlamsız gelse de geleneksel bazı kuralların yerinden oynatılmaması tecrübesiz canlar için gerekli dedirtti bana. Kitaptan son bir alıntı ile kitabı  anlatmayı bitirmek istiyorum : Quod antea fuit impetus,nunc ratio est/ Eskiden güdüydü,şimdi am bir düşünce.




Gecenin Sonuna Yolculuk - Louis-Ferdinand Celine

İnsan şehvet bakiri olduğu gibi  dehşet bakiri de olabiliyor.

Hayatta esas olan hesaplaşabilmektir. Bunu tek başına yapmaktansa iki kişi olmak daha başarılı olur.

İşin özüne varmak kolay değildir, savaş söz konusu olduğunda bile fantezi uzun süre direnişini sürdürür.

Ateşin köşeye kıstırdığı  kediler eninde sonunda suya bile atlamaya razı olurlar.

Ben kaderime razı olmuyorum..Ben bu konuda sızlanıp durmuyorum..Onu olduğu gibi reddediyorum. İçindeki insanlarla birlikte,onlarla, onunla hiç bir alışverişim olsun istemiyorum. İsterlerse dokuzyüzdoksanbeş milyon kişi olsunlar ve ben tek kalayım yine de haksız olan onlar, Lola, haklı olan da benim çünkü ne istediğini bilen bir tek ben varım ben artık ölmek istemiyorum.

Asker dediğin öldürmediği sürece çocuktur. Onu kolayca neşelendirebilirsiniz.

Uyurken köpekler kurtlara benzerler.

Kumanda etmek için ayağına postal geçirmek yetmez, emir verecek birliklerinin de olması lazım.

Onlar sizi soymadan siz onları soymalısınız. Ticaret dediğiniz budur işte.

Aslında kabul etmek şudur ki insanın  gözle görünenden başka şeylerle ilgilenmesi ciddi bir deliliğe delalettir.

Yaşlandıkça insan kimi uyandıracağını  karıştırıyor; canlıları mı ölüleri mi?

Belki yaş da o hain de ekleniyordur bunlara ve bizi  beterin beteri ile tehdit ediyordur. Yaşamı dans ettirecek kadar müziğimiz kalmamıştır içimizde. Tüm  gençlik daha şimdiden dünyanın  öbür ucunda gerçeğin sessizliğinde ölüvermiştir. Peki dışarıda nereye gidilebilir ki soruyorum sizlere, içinizde yeterli miktarda çılgınlık kalmamışsa? Gerçek bitmek bilmeyen bir can çekişmedir. Bu dünyanın gerçeği ölümdür. Seçim yapmak gerek; ya ölmek ya yalan söylemek. Bense asla kendimi öldüremedim.

İnsanın  kendi sızlanmalarına kesin bir son verecek cesareti olmadığı sürece, kendini her gün biraz daha iyi  tanımaya katlanması gerek.

Belli imkanlardan yoksun insanların yaşamı, upuzun bir hezeyanın içindeki upuzun bir reddedilmeden ibarettir.

En uzağa giden kişi tek başına seyahat edendir.

İnsanlar sonradan onlara ettiğiniz iyiliğin intikamını alıyorlar daima.

İnsan gözden düşmek istediğinde halka iner.

Öyle bir noktaya, belki yaşa gelmiştim ki, insan artık her geçen saatin neler kaybettirdiğinin bilincinde oluyordu.Öte yandan zamanın yolunda zonk diye durabilmek için gerekli bilgelik gücüne henüz erişebilmiş değildik; kaldı ki, durmasını bilseydik dahi ta gençliğimizden beri bize hükmeden ve hayran olduğumuz o ilerleme çılgınlığı olmadan ne yapacağımızı da bilemezdik.

Sefalet, amansız, inatçı bir biçimde özverinin ensesindedir ve en iyi niyetli girişimler bile acımasızca cezalandırılmaktadır.

Başınıza gelebilecek  felaketlerin en sonuna vardığınızda artık yapayalnızsınızdır. Dünyanın  sonudur bu.


Anıların bile bir yaşı, gençliği var...Onları küflenmeye bırakır bırakmaz her tarafından bencillik, böbürlenme ve yalan sızan iğrenç hortlaklara dönüşüverirler.

İnsan gençken ve bilmezken  her şeyi gönül yarası sanıyor.

Mutsuz olduklarını  söyleyen insanlara öyle hemen inanmayın. Hele önce bir sorun bakalım hala uyuyabiliyorlar mı?..Yanıt evetse her şey yolunda demektir. Bu da yeterlidir.


Boş ite menzil olmaz.


22 Ekim 2024 Salı

Bir Nefes de Benim İçin Al



 Gözümü yumsam yetmiyor, kulağımı tıkasam ..olmuyor.

Akışa ve ülke gündemine, insanın ve insanlığın geldiği hale o kadar tepkiliyim ki uzak durmazsam kalıcı olarak  bir şeyleri yitireceğimi düşünüyorum.

Beri yandan Ekim tüm her şeyin ötesinde güzel. Hatta Ekim Eylül'den de güzel.  Thomas Hardy'nin "Herhangi Bir Jude" kitabını aldım ve iş yerinin dengesiz akışından da uzak kalıp kitabımı okumak, ağaçları -denizi-bulutları seyretmek istiyorum.

35 senedir çalışıyorum ve ilk defa  bir şeyler işten daha çekici geliyor bana.

Tabii bunun direkt ülke gündemi ve insanlarımızın saçmalığından öte yaşla da ilgisi var. Artık 53 yaşındayım. Muhtemelen bir 53 daha vardır da sonraki 53'ten şüpheliyim. Artık yaşamak, güzel yaşamak istiyorum. Ertelediklerimi yapmak istiyorum demeyeceğim ertelemek eşeklik gerçekten ;35 yaşında heves edip  sizi mutlu eden şey 53 yaşında  umurunuzda bile olmuyor. O yüzden  ertelediysem   bitmiş gitmiş ; yenilere bakmak lazım. 

Haydarpaşa köprüsünden Kadıköy'e inerken sağda bir ağaç kümesi var. Tanıdık geliyor bir yerlerden ama çıkaramıyorum. Eskişehir'de görmüştüm sanki aynısını . Eskişehir'e gidip bi bakmak istiyorum. Eskişehir'i özledim. (Eşim Eskişehirli)

Abalmmmmmmmmla Trabzon


Trabzon'a biraz daha kış bastırınca gitmek istiyorum. Annemin söylendiği benimse özleminden burnumun direği sızlayan yağmurlarında suskun, dinlemek istiyorum hayatı ve kendimi. Yeniden güzel anılar inşa etmek...

Yola çık yol sana görünür demiş ya Mevlana.

Yolunu bulmam lazım.

21 Ekim 2024 Pazartesi

Böylece "Ölüm"le Tanıştı; Oysa Bu Sefil Oyunda Asıl Keşfettiği Şey, "Yaşam"dı.


Dostoyevski'nin hayatını değiştiren olay neydi biliyor musunuz?
Kendi idam sahnesi…

Çar'ın baskı döneminde, arkadaşlarıyla bir sohbet grubu kurmuştu. Yakalandı. 28 yaşında idam isteğiyle yargılandı.

Mahkemenin sonucunu beklediği gece hücresinden alındı. Ölüm kararı yüzüne karşı okundu. Papaz günah çıkarttırdı. Gözleri kapalı olarak bir direğe bağlanıp, müfreze karşısına geçirildi.
"Ateş" emrini beklerken gerçek karar bildirildi kendisine…

Aslında mahkeme 8 yıl hapis vermiş, Çar bunu 4 yıla indirmişti; ama ona ders olsun diye böyle bir gösteri planlanmıştı.

Böylece "ölüm"le tanıştı; oysa bu sefil oyunda asıl keşfettiği şey, "yaşam"dı.

Stefan Zweig'a göre 4 yıl sonra yaralı parmaklarından zincirleri çıkardıkları zaman sağlığı bozulmuş, şöhreti uçup gitmişti, ama kırık dökük bedeninden her zamankinden daha parlak fışkıran tek bir şey vardı;
Yaşama sevinci…

Yüksek ve sarp bir kayalıkta, ancak iki ayağamın sığabileceği, dar bir çıkıntıda, dört yanım uçurumlar, okyanuslar, sonsuz bir gece, sonsuz bir yalnızlık ve hiç bitmeyecek fırtınayla sarılmış durumda yaşamak zorunda olsam ve bütün ömrümce, bin yıl boyunca, hatta sonsuza kadar o bir karış toprakta durmam da gerekse; o şekilde yaşamak, şu anda bir yarım saat içinde ölecek olmaktan çok daha iyidir.

Bu sözler Dostoyevski'nin Suç ve Ceza kitabında Raskolnikov karakterinin sarf etmiş olduğu sözlerdir.

Aslında Dostoyevski'nin idam anında yaşamış olduğu tecrübelerin aktarıldığı bir metindir.
Durumu en iyi anlatan cümle Nietzsche'nindir;

"Hayatı kaybetmenin kıyısına yaklaşanlar, onu daha iyi tanırlar."....

20 Ekim 2024 Pazar

Hipokrat-Yenidoğan Çetesi



Hikaye bu ya, M.Ö. 400 yılında, Halikarnas'ın karşı kıyısında, Kos Adası’nın tepesine kurulmuş bir köy vardı. Çevre adalarda “mutluluk ve bereket şehri” olarak bilinen bu yer, son yıllarda tüm neşesini kaybetmişti. Tarlalarındaki ekinler kuraklıktan kavrulmuştu. Kıyılarına balıklar uğramaz olmuştu. Halk, balıkçı kasabasından ve diğer adalardan gelen yiyeceklerle zar zor karnını doyuruyordu. Köyü sarsan asıl tehlike kuraklık ya da açlık değildi. Köyün içinde herkesin sessizce fısıldadığı, ancak kimsenin cesaret edip adını anmadığı bir sır vardı. Son zamanlarda doğan her bebek hastalıkla boğuşuyor ve bir süre sonra yaşamını yitiriyordu.


 Bu köyde yaşayan Hipokrat adında ünlü bir şifacı vardı. Onun ünü, sadece hastaları iyileştirmesiyle değil, aynı zamanda doğanın kanunlarını anlaması ve insanlara hayatın anlamını öğretmesiyle de yayılmıştı. Bir gün, yaşlı bir kadın, herkesin gözlerinden kaçırdığı torunuyla birlikte gizlice Hipokrat’ın yanına geldi. Kadın, kucağındaki bebeği gösterdiğinde, Hipokrat gözlerinde bir gölge hissetti. Bebek, hiç kıpırdamıyordu. Derisi bembeyazdı ve ince bir ip gibi damarlar alnında belirginleşmişti. Hipokrat, bu bebeğin ölümün kıyısında olduğunu hemen anlamıştı. Kadın, “Tanrıların laneti bu, hepimizin başına gelecek,” diye fısıldadı. “Köyde hiçbir bebek uzun yaşamıyor!” Hipokrat, kadını teselli etmeye çalıştı. Kadın olduğu yere çöküp, ağlayarak her şeyi anlattı: Doğumda ebe olarak gelen şifacı kadın Rhea’nın, bebeğin ağzına bir iksir damlattığından bahsetti. 

Hastalanan bebek, günlerdir şifacı kadının evinde, diğer hasta bebeklerle iyileşmeyi bekliyordu. Kadın, torununun haline artık dayanamamış ve onu gizlice kaçırıp Hipokrat’a getirmişti. Hipokrat, çocuğun neden ölmek üzere olduğunu anlamaya çalıştı. Ancak burada bir hastalık değil, daha karanlık bir şeyler vardı. Köyün ortasında, sessiz ve ürkütücü bir hasta evi, yaşlı bir şifacının kontrolünde yıllardır çevre adalardaki hastaları kendine çekiyordu. Hipokrat, bu gizemli hasta evinin köydeki bebek ölümleriyle bağlantılı olduğunu düşünüyordu. Ertesi gece, Hipokrat köydeki bu eve gizlice girdi. Loş odalarda, inleyerek uyuyan hastalar ve odalarda bir köşede bakımsız bırakılmış bebekler gördü. Bu insanları buradan kurtarmalıyım, diye düşündü. Duvarlarda kanla çizilmiş gizemli işaretler, çömlekler içinde hazırlanmış zehirli iksirler buldu. Hipokrat, olanları dehşet içinde izlerken, bu durumun tıp ve ahlak adına korkunç bir sapkınlık olduğunu anladı. O gece, o evde karşılaştığı bu çarpık ritüel, Hipokrat’ın hayal bile edemeyeceği bir zalimliğin yansımasıydı. Bebekler tanrılara adak olarak sunuluyor, köy halkı ise bu ritüelin farkında olmadan bir parçası oluyordu. 

Tırnağına zarar gelmesinden korktukları, gözlerinden sakındıkları bebekleri için şifacıya boyun eğip, ona gümüş para ödüyorlardı. Hipokrat, sabaha kadar bütün köyü dolaşarak, her kapıyı çalıp olayı bir bir anlattı. Sabah, öfkeli bir grupla şifacının evine gelip kapıyı çaldı. Kapı açıldı. Şifacı Rhea'ya yaklaştı ve ona dönerek, “Sen insan bedeninin kutsallığını çiğniyorsun,” dedi.“Bu bebekler tanrılar için değil, senin acımasızlığın ve açgözlülüğün için ölüyor.” Şifacı bir an için duraksadı, neye uğradığını şaşırmıştı.Ancak yüzünde hiçbir pişmanlık belirtisi yoktu.Hipokrat, bu zalimliğin sona ermesi gerektiğine inanıyordu, “anlat her şeyi!” diye haykırdı. Şifacı Rhea,bebeklere farklı ilaçlar veriyor, onların ölüme yaklaştıkça daha fazla acı çektiğini gözlemliyordu.İşte bu acı, tanrıları daha da memnun edecekti.Rhea’nın makamını yükselteceklerdi.Şifacı, tanrılardan işaretler aldığını ve bu bebeklerin kurban edilmesi gerektiğini söyledi.Ona göre, köyde refah ve bereketin devam etmesi için tanrılara sürekli yeni doğmuş bebekler sunulmalıydı. Gözü yaşlı babalar ve anneler Rhea’nın üzerine atılarak onu tekmelemeye başladı. Kadınlar çığlıklar atarak onun saçlarını yoldu. Yıllardır insanlara verdiği acının cezasının karşılığını aldı. Hipokrat evin içinde hasta bir bebeğin olduğunu gördü. Gidip onu kucağına aldı ve köy halkına dönerek, “Bu bebeği yaşatacağız.Onu tanrılar değil, bizler iyileştireceğiz. Sağlık ve bereketin ilk şartı, doğaya ve insan yaşamına duyulan saygı ve sevgidir!” dedi. 

 O an, köyde büyük bir değişimin başlangıcı oldu. Hipokrat, bebeklerin ve insanların yaşam hakkını savunarak ve bu alanda çalışmalarını ilerleterek modern tıbbın temellerini atmış oldu. Bu karanlık ritüeller ve batıl inançlar yavaş yavaş yok oldu. Hipokrat’ın yaşadığı antik Yunan döneminde tıp ve ahlak üzerine düşünceler henüz bugünkü kadar net ve kurallarla sınırlı değildi. Ancak Hipokrat, o dönemde insan yaşamına değer veren ve bu konuda daha etik bir yaklaşımı savunan bir figürdü. Antik dönemde bile, insan yaşamı her zaman büyük bir önem taşımıştı. 

Ve insanlık asla bu kadar alçalmamıştı!

18 Ekim 2024 Cuma

Duvara Astığım- Özdemir Asaf

 




Duvara Astığım



Ölünceye kadar seni bekleyecekmiş,
Sersem.
Ben seni beklerken ölmem ki...
Beklersem..

Özdemir Asaf