16 Mart 2016 Çarşamba
14 Mart 2016 Pazartesi
11 Mart 2016 Cuma
Nadan
İstanbul üç gündür sis içindeydi. Topkapı Sarayı'nı, açık kül rengi kalın bir bulut sarmış, sanki bütün dünyadan ayırmıştı. İhtiyar padişah, artık mermer havuzlu küçük bahçenin lale tarhlarını bile göremiyor, gamsız zamanlarında yaptığı gibi murassâ çerçeveli camlara hohlayıp parmağı ile "Çifte vav" yazamıyordu. Yeniçeriler kazan devirmişler, sipâhî zorbaları zâbitlerini parçalamışlar, payitahtı yağmaya hazırlanmışlardı. Serhatteki ordunun hali de perişandı. Ecelin gadriyle tecrübeli vezirler kalmamış, fedakar beyler er meydanlarında can vermişlerdi. Bu korkunç buhranın önünü alacak bir adam yoktu. Son ümit "Köse Vezir" deydi. Vaziyetin fenalığını herkesten ziyâde kavrayan akıllı padişah, işte şimdi onu çağırtmıştı. Mühürünü ona verecekti.
Tahtın karşısındaki sırmalı, büyük perde kımıldadı. Kocaman kavuklu, mini mini, nahif bir ihtiyar, belirsiz, bir gölge gibi içeri girdi. Gözleri yerde, elpençe yürüdü. Tahtın basamağına diz çöktü. Takbîl resminden sonra, padişah, asabi eliyle soldaki erguvanî bir kumaştan yapılmış şilteyi gösterdi.
- — Otur.
Dedi. Sonra, tahtın, sağ kolunu dayadığı altın koltuğuna bakarak ahvalin fenalığını, devletin geçirdiği muhâtarayı, askerin fesadını, ordudaki perişanlığı anlattı. Yavaş yavaş söylüyor, her kelimede başını sallıyordu. Bu zamanı ıslah etmek için demir bir el lazımdı. Gayet doğru, irtikâp etmez, Allah'tan korkar, akıllı, dünyayı bilir, her şeyden ziyâde devletini sever bir adam işleri düzeltebilirdi. Padişah:
- — İşte bu adam sensin! Seni kendime vekil edeceğim.
Deyince, boynunu büküp efendisini dinleyen küçük ihtiyar doğruldu.
- — Beni affedin padişahım, dedi, ben artık devlet işine karışmamaya ahdettim. Sayenizde geri kalan birkaç günlük ömrümü ibadetle, duâ ile geçireceğim.
- — Fakat...
... Padişah, mesuliyetsiz rahatın hayvanlarla ölülere yakışacağını, kulların, padişah davetine icabet etmemelerinin bir küfür olduğunu, âyetlerden, hadislerden bürhanlar getirerek tekrarladı. Haklı bir gazabın mehâbetini duyuran sert bir bakışla, kırlaşmış uzun kirpikli, iri, şahane gözlerini, boynu bükük ihtiyara dikti. Bu bakışta sanki Azrail'in kanatlarından aksetmiş ölüm kıvılcımları tutuşuyordu. Köse Vezir, ateş içinde yanmayan bir semender gibi sakindi:
- — Boynum kıldan incedir! Padişahım, dedi, çoluk çocuğumla veda ettim. Hakkın huzuruna gitmek için iradenizi bekliyorum. Ben mihr-i şerifinizi almam!
- — . . . . . . . .
Padişahın soluk çehresi karardı. Elleri titredi. Tahtın gerisine çekildi. Yüzünü buruşturarak:
- — Kaldırın şunu!
Diye bağırdı.
Sırma perdenin arkasından birer hayal sessizliğiyle koşan hademeler, yere basmıyor sanılacak derecede hafif adımlarla çabucak vezirin başına üşüştüler. Göz açıp kapamadan dışarı çıkardılar.
Bu çıkış, mermer revâkında gece gündüz, keskin tığlı, karayağız cellatların bağdaş kurup bekledikleri balıkhâneye doğruydu.
Hiddeti geçer gibi olan padişah, devletinin, tahtının üstünde bocaladığı fesat tufanını tekrar hatırladı. Düşündü. Köse Vezir de ölürse, sözün, bir gün olup büsbütün ayağa düşmesi ihtimali vardı. Fakat işte, bu küçücük adam, ölümü gözüne almıştı. Kafası kesilince hakkın huzuruna gidecek, dünya gailesinden kurtulacaktı. Ne vakit olsa, yüzlerce yıl yaşasa, yine ölümden kurtuluş olmadığını bilen, bu hakikati unutmayan ariflerdendi. Bir gün sonranın, beş gün evvelin onca hiç ehemmiyeti yoktu. Padişah huzurunda dîvân duran ağasına:
- — Sarık odasına hapsetsinler. Yanına kitap, kalem, kağıt vermesinler.
Dedi. Ağa çıktı. Padişah mutlaka onu iş başına getirmeye azmetmişti. Bu cesareti, muhakkak ölüm karşısındaki bu pervasızlığı, şahsiyetini, ahdını muhafaza etmekteki bu inadı ne kıymetli bir hasletti!
Ancak böyle bir adam, müşkül zamanlarda büyük işler yapabilirdi. Padişah bunu biliyordu. Gözünün önüne zamanenin paşaları, çelebileri geldi. Hepsi iki kat bir rükû vaziyetinde,ölüm korkusuyla benizleri sararmış, yalnız hile, yalnız fesat, yalnız fitne düşünüyorlar; şeytanların bile aldanacağı yalanlar, iftiralar uydurarak birbirlerinin kanlarını içiyorlardı. Fakat Köse Vezir öyle değildi. Ârifti. Alimdi. "Dünya ve mâfihâ"nın ne olduğunu sezmişti. Daima "zeval" uçurumuna giden "ikbal" yolunda hakikati unutmaz, mağrurlanmaz, para, servet, ihtişam, saltanat gibi şeylere de tenezzül bile etmezdi. Orta halli bir molla gibi yaşar, sandık sandık filoriler toplayıp fani dünya evini baki sanan, haris gafillerin budalalıklarına şaşardı. Padişah, böyle haktan başka hiçbir kuvvete baş eğmeyen bir adama mühürünü nasıl kabul ettirecekti? İşte, ölümün onca hiç ehemmiyeti yoktu. Yine kalın kaşlarını çattı:
- — Ölümden daha beter bir ceza...
Diye söylendi. En korkunç işkenceler, dehşetleri nispetinde ölüme daha yakındı.
Padişah saatlerce tahtında düşündü, taşındı. Saatlerce yalnız kaldı. Kılıçla değil, asıl aklın kuvvetiyle galebe çalındığını bildirdi. Fakat aklına, ölümden korkmayan bir adama baş eğdirecek bir vasıta gelmiyordu. Düşünürken tahayyül etmeye başladı. Daldı gitti. Derin uykularda görülen rabıtasız rüyalar gibi şehzadeliği, lalası gözünün önüne geldi. Otuz yıl evvel ölen lalası, hatırında kalan o ak sakallı adama hiç benzemiyordu. Saray kendi sarayı değildi. Ders aldığı rahle, beyaz gül ağacından mıydı? Lalası olduğunu bildiği halde sesini, simasını tanıyamadığı bu müphem hayal, latifsiz bir lisanla: "Nâdanla sohbet etmek, âkile cehennem ateşinden beterdir!..." diyordu. Bu söz bir şiirdi!... Padişah veznini ararken, daldığı derin tahayyülünden uyandı. Başında bir ağırlık vardı. Hareme gidip yatmak için kalktı. Evet, mademki nâdanla sohbet etmek cehennem ateşinden beterdi. Bu ateşte Köse Vezir'i yakmalı, fakat öldürmemeliydi. Koltuğuna giren bendelerine:
Bostancılar, tebdilağaları, bir hafta kadar bütün şehri, civar köyleri, kasabaları, dağları, kırları dolaştılar. Nihayet Karamürsel meralarında, gayet cahil, gayet akılsız, gayet aksi, hâsılı gayet nâdan bir çoban buldular. Bu, otuz beş kırk yaşlarında, çok kuvvetli, hissiz, hayvan gibi bir adamdı. Köyünde kendisine "Eşek Hasan" diyorlardı. Nâdan olduğu kadar inatçıydı da... Terbiye, hürmet, namaz, niyaz, ne olduğunu bilmez; "Allah'ın kim?" dendiği zaman, "Ne bileyim ben ülen..." diye sırıtırdı.
Koyunlarının yanından ayrılmamak için hasekilere mukavemet etmiş; taşla, sopayla birkaçını yaralamıştı. Saraya elleri bağlı getirdiler. Siyaset gününü tesbih çekerek bekleyen Köse Vezir'in yanına koydular. Eşek Hasan, uğradığı haksızlığa karşı üç gün uludu. İşitilmedik küfürler etti. Sonra sustu. Pembe ipek divanların üstüne çarıklarıyla çıktı. Kuşağının arasından çıkardığı kavalı çalmaya başladı. Yalnız başına ölümü bekleyen Köse Vezir'in huzuru, tevekkülü bozuldu. Ama yanına konan bu garip mücrimle bir lakırdı olsun etmedi. Yüzünü pencereden tarafa çeviriyor, odaya yemek içmek getiren hademelere bile gözünü kaçırmıyordu. On gün, yirmi gün geçti. Kapının deliğinden içerisini gözetliyorlardı. Padişah, onun böyle nâdan bir herifle yaşamak azabına da katlandığını görünce ümitsizleniyor, hasekiler çıkararak daha nâdan mahluklar arattırıyor, fakat Eşek Hasan'dan beterini bulduramıyordu. Bir ay geçti. Nâdan çoban kavalı da bıraktı. Hiç ses çıkarmıyor, zindan arkadaşı gibi pinekliyor, susuyordu.
...Bir sabah, Köse Vezir, bu koca herifin hüngür hüngür ağladığını gördü. Çocuk gibi hıçkırması içine dokundu. Zavallı kimbilir karısını, evini, köyünü mü hatırlamıştı. Gayr-i ihtiyari sordu:
- — Ne ağlıyorsun oğlum?
Bu, vezirin hapsedildiğinden beri söylediği ilk sözdü. Çoban gözyaşlarından sırsıklam olan al yanaklarını kirli yenleriyle silerek ona baktı.
- — Söylemem darılırsın... dedi.
- — Söyle oğlum derdini bana, ne darılacağım?
- — Vallahi darılırsın.
- — Darılmam diyorum.
- — . . . . . .
Çoban derdini söylemiyor, daha ziyâde heyecana gelerek avazı çıktığı kadar ağlıyordu. Köse Vezir, biraz düşündü. Başkasını ağlatan bir sebebe kendisi nasıl darılabilirdi? Merak etti. Tekrar:
- — Söyle oğlum. Senin derdinden bana ne?
- — Darılırsın baba.
- — Darılmam, söyle...
- — Benim sürümde bir kösemenim vardı. Senin yüzüne baktıkça o hatırıma geliyor da... İşte onun için ağlıyorum.
- — . . . . . .
Derdini söyleyen Eşek Hasan, birdenbire ağlarken gülmeye, hıçkırıklara kahkaha karıştırmaya başladı. "Tıpkı sakalı seninkine benziyordu." diye tafsilata bile girişiyordu. Köse Vezir hiç cevap vermedi. Kalktı. Kapıyı vurdu. Başını içeri uzatan sivri kavuklu nöbetçiye:
- — Efendimize arzedin. Mühr-i hümâyunlarını kabul ettim... dedi.
Bir sene sonra harp bitmiş, yeniçeriler terbiye edilmiş, sipâhîler nizama konulmuş, hırsızlar, uğursuzlar temizlenmişti. Devlet yine, eski kuvvetini buldu. Padişahın gamlı yüzü güldü. Artık neşesi tamamıyle yerine gelmişti. Yalnız sadrazamına, o nâdan herifin yaptığı ölümden beter şeyin ne olduğunu bilmek istiyordu. Bir gün bunu sordu. Geçirdiği kırk günlük azabı birden hatırlayınca, yeni bir tokat yemiş gibi Köse Vezir'in yüzü kıpkırmızı oldu. Verecek bir cevap bulamadı. Kekeleyerek:
- — Hiç Padişahım! dedi. Bu suçsuz köylünün benim için hapsedilmesine vicdanım razı olmadı... Onu azaptan kurtarayım diye ahdimi bozdum.
. . . . . . . . .
nâdan ile sohbet etmek güçtür bilene; çünkü nâdân ne gelirse, söyler, diline.
Etiketler:
çoban,
Eşek Hasan,
nadan,
ömer seyfettin,
padişah,
vezir
8 Mart 2016 Salı
Mezarlık Papağanları
Sabah mezarlığın içinden geçerken, toprağın altında onca çürümüş cesedi yok sayacak kadar mezarlıklara alışmış kalbim bahar şarkıları söylerken "umut ya Rabbi umut" dedim başımı göğe kaldırıp.
Ceset kokusunu çektiği için mezarlıklara dikilen servi ağaçlarının tepesine yemyeşil tüyleri kırmızı gagaları ile neşe saçan papağanlar kondu. Tıpkı masallardaki gökten düşen hediyeler gibi 3 taneydiler.
İstanbul'un göbeğinde..mezarlıkta..papağan..lar??
İstanbul'un göbeğinde..mezarlıkta..papağan..lar??
8 Mart 'ı filan kutlamayacağım bugünkü yazımda: günlere sıkıştırılmış kutlamaları oldum bittim sevmiyorum. Anmalar ve vurgular ise desteklenesi .
Hayat bişi demek istedi bana bu sabah, ne dedi niye dedi onu anlamaya uğraşıyorum şimdi.
Sevgiyle kalın...
2 Mart 2016 Çarşamba
Yazık
Ne sözler vermiş masumiyet çağının henüz kirlenmemişliğinde .
Zeytin ekmek yeriz aşkımız bize yeter'leri bile var can-ı gönülden savrulan.
Şimdi karşımda oturuyor ne baharı kalmış ne de yazı. Elimden bir şey de gelmez ki geri getirsem gülüşlerini. Öyle suskun,sessiz kelimelerle konuşuyoruz. Ne içersinler, memleket meseleleri,hay Allah'lar filan. Ötesini konuşmaya ne onda hal var ne bende cesaret.
Mahçup kırılgan tebessümü hala dudacığının kenarında. ..ona bakıyorum, binlerce savaş izlemişim gibi huzursuz ve üzgün ona bakıyorum.
Hani diyeceğim o ki, üç günlük dünya..ne diye kırdılar ki bahar dalını buncağızın.Sadece "hayır" demeyi beceremediği için binlerce "evet" ile bencilce ezip horlamak bir insanı. Çarptığı ağaçtan bile özür diler hale gelmiş. Nazik, narin, uysal olana zayıf diyen çirkin insanlardan olmayı, çocuklarımı da öyle yetiştirmeyi nasip etme Allah'ım.
Ne zeytini olmuş ne ekmeği ne de aşkı.
Kahve söyledim...bir de fal bakarız birbirimize eski günlerdeki gibi.
Başka bir şey de kalmadı eski günlere ait
Yazık...
Etiketler:
evet,
hayır,
mahçup,
masum,
narin,
Neşet Ertaş,
yazık,
Zülüf Dökülür Yüze
1 Mart 2016 Salı
Kabul
Ay yok saklayamayacağım artık!
Bir dakika daha içimde tutamam..
Çok denedim, çok uğraştım, çok emek verdim ama olmadı.
Saklamanın da bir faydası yok görünen o ki...
Bahar geldi!
Allah'ım bahar geldi!!! Baharın hepsi içimde.Cemreler kafama düştü,çiçekler gönlümde açtı , rüzgarlar nefesimde ılıdı.
Baktım MAİ daha parlak, yeşilde hala bir mahçupluk var belli belirsiz,sarı deseniz keyfine diyecek yok, kırmızı harlamaya başlamış patladı patlayacak..bahar gelmiş hepsi içimde bahar gönlüme gelmiş dilime gelmiş elime gelmiş bahar gelmiş...

Bi sürü aksilik var hala biliyorum, dünya hala pek de iyi bir yer sayılmaz biliyorum ,ben kocaman bir kadınım yaş aldı başını gidiyor biliyorum,yarın yine her şey .oktan olacak belki bunu da biliyorum ama elimde değil bahar geldi çiçekler açtı kuşlar başka neşeli ötüyor gök daha parlak güneş daha erkenci havada bir koku var engel olamıyorum sırıta sırıta içime çekme isteğime...
Sakarlıkta son nokta;sandalyeye geçirdiğim o sağlam tekme nedeni ile topal ördek gibi geziyorum sokaklarda. Köşe başlarında kaçamak veya aleni öpüşen çiftler. Ah nasıl seviyorum sizi bir bilseniz.Unutuyorum ayağımın ağrısını,saklayamıyorum tebessümümü.Aşk...sen her şeye kadirsin.Gence de yaşlıya da köre de topala da akıllıya da deliye de yakıyorsun..
Bir duvarı ve parmaklıkları aşarak kendine yol çizmiş asi dal...hayranlığımı sunuyorum sana lütfen kabul et.
Mıy mıy müzikleri de almaz oldu bünye..Hopbidi hopbidi müzikler ile aşıyorum İstanbul'un caddelerini.Her bir hopbidi'yi ayrı tıklamanızı öneririm :-p
Utandım mutlu olmaya bunca acı-yokluk içinde.
Ama saklayamadım..engel olamadım.
Mutlu olmaya utanır günlerin aslında mazlum esirleriyiz...
Neyse..
Bahara engel olamadı işte yine kötüler...
Umut hep var, her zamankinden güçlü bu sefer
Mutsuz-umutsuz pineklemeyin iyiler
Hepinize sevgilerrrrrrrrrrrrr
Bir dakika daha içimde tutamam..
Çok denedim, çok uğraştım, çok emek verdim ama olmadı.
Saklamanın da bir faydası yok görünen o ki...
Bahar geldi!
Allah'ım bahar geldi!!! Baharın hepsi içimde.Cemreler kafama düştü,çiçekler gönlümde açtı , rüzgarlar nefesimde ılıdı.
Baktım MAİ daha parlak, yeşilde hala bir mahçupluk var belli belirsiz,sarı deseniz keyfine diyecek yok, kırmızı harlamaya başlamış patladı patlayacak..bahar gelmiş hepsi içimde bahar gönlüme gelmiş dilime gelmiş elime gelmiş bahar gelmiş...

Bi sürü aksilik var hala biliyorum, dünya hala pek de iyi bir yer sayılmaz biliyorum ,ben kocaman bir kadınım yaş aldı başını gidiyor biliyorum,yarın yine her şey .oktan olacak belki bunu da biliyorum ama elimde değil bahar geldi çiçekler açtı kuşlar başka neşeli ötüyor gök daha parlak güneş daha erkenci havada bir koku var engel olamıyorum sırıta sırıta içime çekme isteğime...Sakarlıkta son nokta;sandalyeye geçirdiğim o sağlam tekme nedeni ile topal ördek gibi geziyorum sokaklarda. Köşe başlarında kaçamak veya aleni öpüşen çiftler. Ah nasıl seviyorum sizi bir bilseniz.Unutuyorum ayağımın ağrısını,saklayamıyorum tebessümümü.Aşk...sen her şeye kadirsin.Gence de yaşlıya da köre de topala da akıllıya da deliye de yakıyorsun..
Bir duvarı ve parmaklıkları aşarak kendine yol çizmiş asi dal...hayranlığımı sunuyorum sana lütfen kabul et.
Mıy mıy müzikleri de almaz oldu bünye..Hopbidi hopbidi müzikler ile aşıyorum İstanbul'un caddelerini.Her bir hopbidi'yi ayrı tıklamanızı öneririm :-p
Utandım mutlu olmaya bunca acı-yokluk içinde.
Ama saklayamadım..engel olamadım.
Mutlu olmaya utanır günlerin aslında mazlum esirleriyiz...
Neyse..
Bahara engel olamadı işte yine kötüler...
Umut hep var, her zamankinden güçlü bu sefer
Mutsuz-umutsuz pineklemeyin iyiler
Hepinize sevgilerrrrrrrrrrrrr
16 Şubat 2016 Salı
Kelebekler Özgürdür¨
Ara dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür
İnsanlar değilse de, kelebekler özgürdür
8 Şubat 2016 Pazartesi
Hür
Ama düşündüm de çocukken sevdiğim şarkılardan kurduğum hayallere kadar her şey "karışamazsınız bana-giderim ben-gidiiim mi ben-ne minnet edecem beaa" modunda.
Özgür iradeli,hayal edebilen ve sorgulayan olarak yetiştirildik çünkü.
Sınırları olan,devinimi bitmeyen özgürlükler ülkesinin sağlam neferleri :-)
Aşkın,yiyeceklerin,dostlukların tadını eksilttiği zamanlardayız gibi hissediyorum.
Bir sürü yasak nedeniyle metroda iki pergel bacak adam arasında oturmuş kadın modeli yaşadığımız şu günlerde çocukluğuma ait şarkıyı o da yasaklanmadan sözlerini bangır bangır bağırıp söyleyerek Pazartesi'yi şenlendirmek ve yetmezmiş gibi bir de sizlerle paylaşmak istedim.
sanane sanane sanane sanane
hiç rahat yokmu bana şu yalancı dünyada
kimin ne hakkı varki karışır hayatıma
hesap soramaz bana kim çıkarsa karşıma
kimin ne hakkı var ki karışır hayatıma
sanane sanene sanane
hür doğdum hür yaşarım kime ne kime ne
kölemiyim sana ben sanane sanane
zararım kendime kime ne kime ne
sen bak kendi derdine sanane sanane
sanane sanane sanane
bu kalp benim değilmi severim severim
canım nasıl isterse gezer eğlenirim
her günüm mutlu benim kim ne derse desin
canım nasıl isterse gezer eğlenirim
sanane sanane sanane sanane sanane
hür doğdum hür yaşarım kime ne kime ne
kölemiyim sana ben sanane sanane
zararım kendime kime ne kime ne
sen bak kendi derdine sanane sanane
sanane sanane sanane sanane
Etiketler:
ajda pekkan,
aşk,
devinim,
dik başlı,
hür,
Hür Doğdum Hür Yaşarım,
irade,
özgür,
yiyecek,
zaman
7 Şubat 2016 Pazar
İlköğretmen
![]() |
| TRABZON CUMHURİYET İLKOKULU |
İlkokula başladığımda yaşım çok küçüktü.Trabzon şivesi kapmayalım,küfür öğrenmeyelim diye annemin bizi kavanozda büyüttüğü , fevkaladenin fevkinde iki kardeşe sahip olduğum için çılgın mutlu geçen günlerimde sokağı merak etmediğim yıllardı.
Ama artık sokaktaydım.
![]() |
| İLKOKUL YILLARIMDA OKULUN BAHÇESİNDE BİR BAŞKA SINIF |
Okulun ilk günlerinde,utangaç,içine kapalı,cılız bir kız geldi o sıralara oturdu.Amcamın oğlu (nur içinde yatsın) Oğuz ile aynı sınıftaydık. Cep mendili boyunda bişi olduğum için öğretmen beni en ön sıraya oturttu.Dersi dinlerken çok tuvaletim geldi. Öğretmen sınıfta konuşanlara kızdığı için zaten ondan tırsan benliğim sessizlik yemini etmişcesine suskun olan bendenizi iyice çıt çıkartmaz hele getirmişti.
Gittikçe daha çok kendini hissettiren tuvalete gitme isteğine elimden geldiğince direniyor ama dayanamayacağımı da iyi kötü kestiriyordum.
Olan oldu..en sonunda önce gözümden bir damla yaş aktı,sonra sıramın altından bir minik dere.
Rahatlamasına rahatlamıştım ama ne olacağını deli gibi merak ediyordum bir yandan. Defterimden kağıt yırttım,oturduğum yere koydum:sıcak ıslaklık rahatsızlık vericiydi.
Öğretmen ders anlatıyor, ben ise ilgiyle sıramın altından akan minik derenin süzülüşünü izliyordum.Önlerde oturan diğer çocuklar da birden peydahlanan bu sarı minik dereye şaşkınlıkla bakar olmuşlardı ki dere öğretmen masasının altına ulaştı.
![]() |
| SİYAH ÖNLÜKLÜ YILLARDA CUMHURİYET İLKOKULU ÖĞRENCİLERİ |
Susalım diye ayaklarını sık sık yere vuran öğretmen "tak tak tak" sesi yerine "şlap şlup şlap" sesini duyunca şaşkın donakaldı.Elinde cetveli, kalktı o şaşkınlıkla masanın altına baktı. Sonra faltaşı gibi açılan gözleri ile dereyi takip etti ve gözleri korkusunu bertaraf edecek kadar büyük bir merakla (öğretmen ne yapacak şimdi) ona bakan ufak tefek çocuğa dikildi.
Bütün sınıfın kahkahalar ve çığlıklar eşliğinde "işemiş ,işemiş" diye bağırması miniminnacık bir çocuk için yeterli utanç kaynağı. Şimdi gülümsüyor da olsam o zamanki ne yapacağını bilmez utancımın ağırlığını tazeymiş gibi hatırlayabiliyorum.
Öğretmen,şefkatle başımı okşadı ve Oğuz'u yanıma katarak beni eve yolladı.Kızmadı,aşağılamadı,gülmedi.Biz Oğuz ile çıkarken o sınıfa "her hatalarında kendilerine böyle gülünse aman ne hoş olurdu,ne var yani'li" uzun ve kızgın bir söylevin başındaydı.
Rahmetli Oğuz yol boyu bana o kadar güldü ki,gözünden şarıl şarıl akan yaşlara rağmen evi buluşuna hayret ettiğimi gayet net hatırlıyorum.
Annem, olanı öğrenince önce Oğuz'a onun her zaman çok sevdiği çikolatalı pudingden bir tane verdi (onu asla yedirmeden yollamazdı) ve hemen su ılıtıp beni yıkadı;saçlarımı özenle ve sevgiyle taradı,karnımı doyurup gündüz olmasına karşın beni yatırdı.
-"Kızdın mı" dedim
Güldü .Komik gelmişti tekne kazıntısının yaşadıkları .
-"Çok utandım" dedim
Utanılacak şeyin çalıp çırpmak,yalan dolan,tembellik olduğunu anlattı bana.
İyi bir öğretmen kızacağı yeri de öpeceği yeri de kestirendi sanırım
Ben, ömrümce hiç bir kabahatimi anneme anlatırken korkmadım.
Dış dünyada ne yaşamış olursam olayım ailem ve evimde sorgulanmadan kabul edileceğimi ve huzur - şefkat sarmalında her şeyi halledeceğimi bilirdim daima.
Oğuz,eğer erken yaşta rahmetli olmasaydı hep en iyi arkadaşım olacaktı biliyorum.
Annem gerçekten ama gerçekten eşsiz bir ilköğretmen oldu ...her zaman.
![]() |
| SELİN VE ANNEM KUAFÖRCÜLÜK OYNARKEN |
6 Şubat 2016 Cumartesi
Sabır
Şu bulutları sayarak geçirdiğim iki sene düşündüm durdum.Bana yapılan kötülükler ve yapanlar belliydi,hay Allah hepsini kahretsindi ama mutlaka benim de kusurum olmalıydı. Kendimi eleştirmek ve objektif bir inceleme yapmak için uzun,çok uzun günlere ve gecelere sahiptim. İşsizlik prangalı özgürlük.Aldığınız her nefes sonrakinin endişesini taşıyor ve zaman hiç olmadığı kadar uzun yani.
Hoşgörü ve sabrımın az olduğunu fark ettim.
İnsanlar ve hatalar konusunda suskun olduğum zamanlar çok olsa da bu suskunluk hoşgörüden çok iş hayatının getirdiği profesyonel yaklaşımdan kaynaklanıyordu.
Bir hata gördüğümde ,tamamen "doğru olanı yapmak ve adaletli olmak" odaklı olsa da mutlaka müdahale ediyordum.
Oysa adaletin olmadığı yerde adaletli olmak zayıfı ezmekten başka bir şey değil.
Bunu sonra öğrendim.
Pişmanım...
Yeni bir işe ve yeni bir hayata başladığım o günden beri , kendime verdiğim sözü tutuyorum ve başımı eğip susmayı,müdahil olmadan kabullenmeyi deniyorum.
Sabır..hoş geldin hayatıma
Lakin zorrr.
.
****
Dolmuş beklerken beni görmezden gelip önüme geçenin koluna yapışacaktım..tuttum kendimi.
Son bir kişilik yer vardı, bindi gitti
Çok takdir ettim kendimi çok.
Sabırlı olmak konusunda kocaman bir adım atmıştım
Hoşgörü henüz ziyaretime gelmiş sayılmazdı
Adama değil ama kendime geri zekalı dedim durdum akşam boyunca.
Dün akşam tiyatroda yanımdaki adam ancak bir su aygırının çıkartabileceği şapırtı ile sakız çiğnedi durdu.
Sesimi çıkartmadım."P" sırasında idim zaten,bazen sahneyi bile duymadım.
Mağazada soru sorduğum görevli beni öyle bir tersledi ki gel ebenin fotoğrafını gösterecem diye nara atmak üzereyken zor tuttum kendimi.
Ona baktım ve arkamı dönüp gittim.
İş yerimde olagelen hatalara da kızmıyorum o kadar artık . İnsan olmalarının sıcak tutuşunu seviyorum. Bu, geri kalan her şeyden baskın benim için.Hata dediğim daha dağ deviren göl kurutan olmadı.O kadarından da Allah sakınsın hepimizi.
Denemelerim sonucu anladım ki ben bir katır,yok içimde sabır mabır.
Yine de deniyorum...daha iyi
bir insan olmak için yol uzun,şimdilik insan olmayı becersem o yetecek bana.
5 Şubat 2016 Cuma
Çınar
Garip bir inanış-yönleniş de olsa içimde sızladı durdu sözleri. "Birini çok seversek onun ömrü uzar" demişti.
Bu sabah resimlerine baktım doya doya ama yine doyamadan.
Bir değil binlerce ömürlük sevdim onu bir kez daha resimlerine bakıp.
Yokluğu... ki değil bunu dile getirme, bir anlık düşünmeye dayanmıyor yüreğim ; yokluğunda yok olurum, hayatım cehennemin ve gayya kuyusunun ta kendisi olur.
"Çift sayılı seneleri sevmiyorum" demişti birini çok seversek ömrü uzar diye söyleyen.
2016 hastalıklarla geçiyor , yakınlarımdan uzaklarımdan hep hastalık haberi alıyorum ortalığı yangın yerine çevirmese de dumanı tüten.
O'nun hastalık haberleri ise yüreğime tarifsiz korkular salıyor. Sesinde benden gizlemeye çalıştığı endişe ve sıkkınlık ile her sabah sürdürüyoruz sohbetlerimizi.
-hava nasıl orada
-iyi baba...bahar gibi.Sen ne yapıyorsun?
-Balığa çıktım,az mezgit vuruyor
"Mavide ve güvende" diyorum kendime elimden geldiğince. İşe yetişme telaşıyla koştururken gözüme dolan yaşları savuşturmaya uğraşıyorum. Korkuya ve hüzne yenik düşmek yok. Olumlu düşünüp olumlu üreteceksin.
Sevgimiz onu korur.
Seneler evvel hasta olduğunu öğrendiğim zaman "beni bırakıp gitme sakın" demiştim ilk tepki olarak. Sarıldı, sert elleri ile yumuşacık okşadı saçlarımı.
Yalnız senin yanında bulduğum mutluluğu almasın Allah benden.
Bin kere dünyaya gelsem yine sen ol benim babam
4 Şubat 2016 Perşembe
Kırmızı,Cüce,Atmaca,Halı ve Ben
Dün evden çıktığımda ,Nehir'i okula yetiştirme telaşına paralel olarak işe yetişme telaşı olmaksızın keyifle zamanı ayarlamanın suyuna bana bana yola koyuldum.
Şubat di mi bu?
Bu nefis taze rüzgâr da nerden çıktı?
Hayat, tebessümünüze kahkahayla cevap veriyor bu kesin.
her gün yürüdüğüm yollar masal ülkesi gibi sürprizlerle bezeliydi.
Önce duraktaki o amcabey.
"Büyüyecem ama yaşlanmicam" demiş amca.
bayıldım bayıldım bayıldım kendisine. Çaktırmadan da resmini çekiverdim bastonunu sevdiğimin amcasının. Kenarında yürüyemem yolların,hayatın teeeeee içindeyim dedi bana, toplum güdümlemesinden uzak durmamı hatırlattı. Olmak istediğinin önündeki tek engel sen olabilirsin ancak dedi filan. Sonra ben çaktırmadan daha fazla resmini çekmekten vazgeçip otobüse bindim. O hala bu zamansız baharımsı sabahın tadını çıkartıyordu.
Otobüsten Kadıköy'de indim.Sonra yanımdan çarşaflı ve peçeli bir hanım geçti. Aklımı aldı. Görünüş-din-ırk takıntım yok benim ama insan hayatta her gün peçeli cüce görmüyor. Peşinden koştum ama incinir diye cesaret edip önden çekemedim resmini ardından çektim. Sonra ışıklardan karşıya geçmek için bekledik ve yeşil yandı. Yanımdaki genç kız,yanından hızla geçiveren çarşaflı minik kadını görünce cidden yerinden zıplayıp ufak bir çığlık koyverdi.Kolunu tuttum (çok korkmuştu) sonra kahkahayıbastım. O da bana baktı şaşkın, sonra ikimiz de güldük.Tek laf etmeden dostane el salladık ve birbirimizi bir daha hiç görmeyeceğimizi bilerek yollarımızı ayırdık.Bu kahkaha epey gitti benimle.
Kadıköy'ün,Bahariye'ye çıkan dik yollarından (hani daha evvel güzergahı anlatmıştım) yürürken tepemden bir şey geçti..kuş. garip bir durum sezgisi ile kuşa baktım, pençesinde bir başka kuş. Hala garip olan bir şey var dedim. Karga mı o? Aaaaa...bir de ne göreyim. Kadıköy'ün ortasında bildiğiniz atmaca. Peşinden koşturdum resmini çekeyim diye (modern dünyanın salak insan refleksi) O da pençesindeki kumru ile kaçarken bir kot pantolon mağazasına daldı. Atmaca içeri, içerdekiler dışarı,mağaza sahibi saplı süpürgeye :-) Atmaca en sonunda avını bırakıp kaçmak zorunda kaldı ama ben bu alışılageldiğin dışındaki anlar için kalbim şükran ve neşeyle dolu devam ettim yoluma. Kapkaççı filan görürsünüz de atmaca pek görülmez Kadıköy çarşıda :-)
Derken iş yerime çeyrek kala, "bu güzel havada işe mi gidilir beaa modundayken" baktım yollarıma halılar sermişler. Dedim yolun aydınlıklara çıksın Kadriye..bir günün sabahında bu kadar mı torpil geçer hayat insana?
Ey Yaşam..
Ben de seni seviyorum haberin ola :-)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)































