2 Kasım 2016 Çarşamba

Küçüksu Kasrı - Sonbahar - Nehir

Bu Pazar da yine Nehir'in hocası MÜ Beykoz tesislerinden antrenman var dedi. Benim canıma minnet, orada yürümeyi çok seviyorum. Çıkışta , "annemin canı çıktı" düşüncesinden fersah fersah uzak bir "gezelim, kendimize zaman ayıralım isteği oldu Nehir'imin.

Sonbahara dokunmak, zamanı nitelikli kılmak isteğine nasıl hayır diyebilirdim ki?
 Önce yol üzerindeki bu park çekti dikkatimizi. İkimiz de kendimize ait bir köşe kestirdik gözümüze. İkimiz de sonbahar hüznünü gördük terkedilmişlikte. İkimiz de orayı uzaktan sevdik ama sevdik.

Sonra bir fidanlığa dalıverdik "bakalım burada ne var" keşfi heyecanı ile. Şu davetkar yola bakakaldık.

 Önce bir gidelim keşfedelim dedik, sonra bırakalım hayal ettiğimiz gibi kalsında karar kıldık gülüşünün aydınlığına köle olduğumla.


"Anne bak" dedi heyecanla. "Senin en sevdiğin doğa olayı."
Bunu  bir davet kabul ettik,  anayoldan denize dönen yola saptık.


Küçüksu Kasrı'nın yanındaki Kafe'de bulduk kendimizi. Oysa , yoldaki tabelalara bakarken öğretmenevi niyetindeydik.

Ama manzara, mai'nin hüzmeyle yıkanmış hali beni olduğu kadar Zuzu'mu da aldı kendinden sanırım.


Anne-kız birer çay söyledik kendimize. Sonra neşeyle her ayrıntının tadına vardık .



Dönüşte Küçüksu Kasrı'nı gezme kararı verdik. Çocuklarımla sarayları-kasırları-müzeleri gezmeyi sevmişimdir her zaman.Bu kasrın görüntüsü büyüleyici geldi bize.


Kasrın dışında da içinde de her ayrıntı  muhteşem. ..ama rehber beni deli etti.

Tavandaki süslemelerin bir kısmı kumaş. Bodrumu ile birlikte üç katlı olan yapının bodrum katı mutfak, kiler ve hizmetçi odalarına ayrılmış, öbür katlarsa bir orta mekâna açılan dört oda biçiminde düzenlenmiş. Her oda, hem hole, hem de arkasındaki diğer bir odaya açılyor çift kapısı var. Denize bakan odalarda iki, kara tarafındakilerde ise bir şömine bulunuyor.

Nehir resimde de görüldüğü üzere nereye bakacağını şaşırmış vaziyette. Halısından avizesine, koltuğundan camlarına her şey büyüleyici.


Odalar eşyaya boğulmamış. Her adımda zarafet ve sanat asaletle çevrenizi sarıyor.

Alçı kabartma ve kalemişi süslemeli tavanları, bir şömine müzesini andıran birbirinden farklı renk ve biçimde İtalyan mermerleriyle yapılmış şömineleri, her bir odada ayrı süslemeli ve ince işçilikli parkeleri, Avrupa üsluplarındaki mobilyaları, halı ve tablolarıyla zengin bir sanat müzesi niteliğindeki Küçüksu Kasrı, Cumhuriyet döneminde bir süre devlet konukevi olarak kullanılmış . Rehberimiz üstünkörü bu bilgileri verdikten sonra hararetle bu hükümet zamanında bakım yapıldığını, çalışanlara dolgun maaş verildiğini anlattı durdu. Eskiden kararan yaldız ile süslemeler düzeltilirken şimdi 24 ayar altın kullanılmışmışmış.


Ortadaki masa Abdülaziz tarafından yapılmış aklımda doğru kaldıysa. Muhteşem oymaları ile tek başına bir sanat eseri.O oval alanda tuğrası var.


Tavanlardan gözümüzü almak mümkün değil. Rehber bu arada Atatürk'ün yatağının buradan kaldırıldığını anlatıyor şevkle. Ondan kala kala aşağıda duvardaki resim kalmış.


Nereye gitti yatağı dediğimde şaşırdı. Dolmabahçe Sarayı'na götürüldüğünü söyledi. Bodrumda mı yani dedim. Yok dedi, evet dedi, hayır dedi. Harem'de sergileniyor aslına uygun şekilde dedi. Ata'ya saygısızlığı marifet edinmiş bunlar. Bir gün bir tanesi elimde kalacak ya dur bakalım..Maksat, mekanı tarihe uygun hale getirmekmiş. Nehir de telefon girişi gibi prizleri gösterdi ve elllerini havvaya  açtı "ne diyon seni abiiiii" modunda. Kızımla gurur duydum.

Konuk ağırlanan odaların bir kendi girişi var bir hizmetli girişi. Odaların her birinde İtalyan mermeri kullanılmış ve her odada ayrı renk konsepti uygulanmış. Hükümeti övmeyi iş edinen rehbere ben hatırlattım da diğer konuklara söyledi bunu. Rezalet!

Bahçesinde ilk kez nilüfer çiçeği gördü Nehir'im. Bahçesi de ayrı güzel.

Süslemeler batı tarzı imiş daha çok. Padişahlar av mevsiminde gelirlermiş ama kalan olmazmış. 

Diğer kasır ya da saraylara nazaran alçak  duvarları olduğu yazıyor vikipediada.


Bina tablo gibi. Gerçekten durup seyrettik duvarları


Orta bölümde bulunan kapıya, at nalı biçimli, iki kollu görkemli bir mermer merdivenle ulaşılıyor. Işık-renk-yapı hepsi birbirini tamamladığında gerçeküstü bir seyir sizi bekliyor.


Al bayrağım güzel bayrağım..rüzgar da itmiş olsa içim elvermiyor böyle görünmesine.


Zuzu'm kasrın girişinin o muhteşem harmonisinde 


At nalı şeklindeki girişin  iki kolu arasında fıskiyeli mermer bir havuz var. Gelin çeyizi gibi işlenir i  taş yahu?İşlemişler...


Bahçe ve henüz yapılaşmaya yenik düşmeyen bu şirin tepe eski zamanlara ait bir zaman diliminde hissettiriyor bir an için olsa da..

Uzun kenarı denize paralel, dikdörtgen yapı yerden 3m kadar yüksekteki bir alt bölüme oturan iki kattan oluşuyor. Deniz cephesi üç düşey parçaya ayrılmış; bunlardan ortadaki düz, yanlardaki dışbükey.


Bahçeyi çevreleyen parmaklıkların zarafetine bakar mısınız?

Kabartmalarla süslü ve hareketli deniz cephesinde, bu cepheye yaslanmış şadırvanlı küçük havuzunda, merdivenlerinde çeşitli batılı süsleme motifleri kullanılmış. Oda ve salonlar değerli sanat eserleriyle döşenmiş, bu iş için Viyana Operası dekoratörü Sechan görevlendirilmiş. tabii b bilgileri o sarsuk rehberden değil vikipediadan aldım. Nehir'ime de ben anlattım.


Bahçedeki turumuzu bitirmek üzereyiz.

Nehir ağaçların neleri hatırladığını merak ediyor.

Kapı..yanındaki iğrenç yeşil şeyi görmeyin canım. Kapı tek başına şiir. Uzun uzun seyrettim onu. Sonra rehberi gördük bahçede. Küçüksu plajının neden hala kapalı olduğuna dair ufak bir sohbet ettik. Sonra ben ona hikayesini kısa kesebileceğini çünkü  kapatıldığı dönem çalıştığım yer dolayısı ile asıl maksadı kestirebildiğimi, bu plajın asla açılmayacağından emin olduğumu söyledim. O da tebessümle onayladı.


Artık çıkış zamanı. Kapıdaki polis abi Nehir'in büyülenmişliğine gülerek çıkmamız gerektiğini, kapanış saatinin geçtiğini söyledi.


Hoşçakal muhteşem Küçüksu Kasrı. Kıvırcık'ımı da alıp yine geleceğiz Zuzu'mla.

1 Kasım 2016 Salı

Dur Deme Vakti


Bir Yıldır Hiçbir Şey Satın Almayan Selma Hekim’in Tüketim Konusunda Bizi Bilinçlendiren Hikayesi

Tüketim çılgınlığı modern dünyanın beraberinde getirdiği en problemli hastalık ve neredeyse tüm insanlığın noktası diyebiliriz. Artık bir bağımlılık noktasına da varan tüketim çılgınlığı vazgeçilmez bir gerçek hepimiz açısından. Birşeyler satın alıp bir şeylere sahip olarak geçici mutluluklar yaratıyoruz kendimize. Alışveriş merkezleri insanların buluşma noktasına dönüştü. Canı sıkılan soluğu alışveriş merkezinde alıyor ve bu kısa süreli de olsa insanlara iyi hissettiriyor, ancak bu mutluluk maalesef uzun sürmüyor. O zaman tüketerek mutlu olmanın kısa süreli mümkün olsa da uzun vadede hiçbir faydasının olmadığını anlıyoruz.
Hepimiz bunun farkındayız fakat kendimizi değiştirecek bir adım atmadığımızdan değişen hiçbir şey olmuyor. Bunun farkında olmak bile önemli diyebilirsiniz elbette, farkında olmakla birlikte bir de değişmek bu duruma dur demek için adım atabilmek çok daha önemli. İşte “Almadım” isimli bloguyla tüketim çılgınlığı konusunda farkındalık oluşturmaya çalışan Selma hanım çok önemli bir görev üstleniyor bize göre. İşte Selma Hekim’in hikayesi:

Selma Hekim 22 yıldır İstanbul’da yaşıyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde çalışıyor ve aynı zamanda bir sanatçı

Bir yıl önce “hiçbir şey satın almama” kararı almış ve bu bir yıl içinde, temel ihtiyaçları dışında aldığı pek az şey var

İşte onun bir yılda aldıkları: Cilt uzmanının aldırdığı bir cilt ürünü, İran gezisi sırasında sıcak havada başını örtmek zorunda olduğu için aldığı bir beyaz şal, bir kalıp sabun, telefon şarjı ve bir bileklik.

Almama kararının nedenini ise şu sözleriyle açıklıyor: “…Tüketerek bu dünyanın tuğlalarını bizim oluşturduğumuzun farkına varmam en önemli neden. Ben aldıkça HES ler, alışveriş merkezleri yapılıyordu. 

Selma Hekim, almama kararını bir sürecin sonucu olarak görüyor. Bir yandan reklamların ve eşyaların yarattığı fazlalıklar dünyasına karşı çıkarken bir yandan satın almaya devam etmenin bir samimiyetsizlik olduğunu düşünüyor ve ekliyor: “…Satın almak ihtiyaçtan çok bir tür kısa süreli psikolojik tatmin yaratıyordu ve sonrasında daha mutsuz hissediyordum.”

“Bir yıl bir şey almayarak çok önemli bir şey yaptığımı ya da dünyayı kurtaracağımı düşünmüyorum ama bu bakış açısını yaymak önemli.”

Selma Hekim, kararından dönmemek için hızlı bir şekilde bunu çevresine açıklamış ve bu deneyimi herkesle paylaşmak için bir Blog ile Facebook sayfası açmış. Tüketmemenin takdir gördüğü bir çevre oluşturmak adına, insanların bundan haberdar olmasının önemli olduğunu ve geçen bir yılda kendi çevresine bu anlayışın yerleştiğini söylüyor.

Selma Hekim; bir şeyi ihtiyaç gibi gösteren, onu alırsanız daha mutlu olacağınızı vaadeden yalanlarla dolu reklamların aslında ne kadar “yapay bir hayat”ın içinde olduğumuzu gösterdiğini söylüyor

Bu kararı almasında biraz da bu reklamlar etkili olmuş. Satın aldığımızda bir kaç saat mutlu olsak bile sonrasında içimizdeki boşlukla başbaşa kalıyoruz diyor ve şu çok önemli cümleyi ekliyor: “İnsanı mutlu eden şey mal değil, deneyim biriktirmek; iç huzuruyla yaşamın tadına vararak yaşamak. Ayrıca şunu da gözlerinden kaçırıyorlar, bu dünyanın kaynakları sonsuz değil ve bizim tüketimimizin bedelini gelecek nesiller ödeyecek.”

“Daha çok eşyaya sahip olmak, işlenmiş gıda tüketmek, hazır olanı, plastik olanı almak, hijyen manyağı olmak yeni neslin kendini daha üst sınıf görmesine neden oluyor.”

Paketli ürünler kullanmamak için pazarlardan, aktarlardan yararlanabileceğimizi ve bu konuda “paylaşma”nın ne kadar önemli olduğunu ifade ediyor sözleriyle. Ve paylaşım ekonomisini harekete geçirmek için bir araya gelip takaslar düzenlenebileceğini hatırlatıyor.

“Sadece alışveriş yapmamaya takılıp kalmamak lazım; doğayla, bütün türlerle ve diğer insanlarla ilişkilerde eşitliliğe dayanan daha bütünsel bir bakış açısı geliştirmeli.”

Bir yıl içerisinde neredeyse ihtiyaçlarını bile satın almayan Selma Hekim, artık eskisi gibi alışveriş yapmasının mümkün olmadığını; ancak bu farkındalığı korumanın da oldukça önemli olduğunu söylüyor. Meselenin yalnızca “alışveriş yapmamak” başlığı altında sınırlandırılmasının da asıl anlamı azalttığını anlıyoruz onun bu sözlerinden.

Ve hayalindeki ideal yaşamı şu sözleriyle açıklıyor: “Kendi küçük yaşamım için daha sade, doğal ve samimi bir yaşam.”

Aldığı kararı halen başarıyla uygulayan Selma Hekim, bir yıl içinde elbette ki yiyecek içecek ve hizmet satın almış. Ancak yine de yaşamını büyük ölçüde sadeleştirmiş. Zaten yaşamına dair en büyük hayali sorulduğunda da “Kapitalizmin hüküm sürdüğü bir dünyada iki cümleyle anlatılmayacak kadar karşı dinamikler var.” diyor ve hedefinin kendi yaşamının içinde sadeleşmek olduğunu söylüyor.
http://biliyomuydun.com/bir-yildir-h/

25 Ekim 2016 Salı

Kumarbaz- Dostyoveski


D&R'ın klasiklerde indirim zamanını kaçırmamaya çalışıyorum. Köy Enstitüleri ile ilgili bir etkinlik düzenleyip Hasan Ali Yücel hakkında derin bilgi edineli de adını her gördüğümde gözlerime dolan yaşları engelleyemiyorum. Dolayısı ile bir süredir kitap alacaksam Hasan Ali Yücel serisinden almaya çalışıyorum ve D&R indiriminden kitap aldığımda da en son  Dostyoveski'nin Kumarbaz'ını aldım.

Anna Dostyoveski


Kitap ile ilgili bir çok şeyi merak ettim ve (merak benim en iyi huyum sanırım)  kitabın sadece 25 günde yazıldığını  öğrenince de gözlerim yerinden fırladı. Suç ve Ceza'dan sonra yayınevi ile olan anlaşmasına sadık kalmak zorunda olan yazar stenograf Anna Grigoryevna'yı tutup 25 günde romanı teslim etmiş sonra da bu hanımla evlenmiş. Kumarbaz'ı yazan gerçek bir kumarbazmış diye düşündüm. Şaka bir yana  burada anlattığı ciddi ölçüde kendisinden esinlenmelermiş.

Kitap akıcı. İçinde yer alan bazı deyim ve atasözleri ("sofraya domuzu davet edersen toynaklarını masaya koymasına hazır olmalısın" vb) bizim kullandıklarımızla benzeşiyor. 

Hayatta şansın inanmakla ciddi ölçüde bağlantılı olduğu, insanın bile bile hatada ısrar edebilecek kadar zayıf iradeli bir canlı olduğu, dünyanın en tutkulu hislerinden olan aşkı bile yok sayacak kadar kumara tutulabilmenin kumarı gerçekten bir hastalık sınıfına sokmak konusunda ikna etmeye yeterliolduğunu düşündürdü bana.

  • Bir Fransız'ın nezaketi nadiren içten olur. Bu kibarlık halleri hep iğreti ve çıkar icabıdır. Birazcık harikulade, orijinal veya sıradışı olma gereği duysa, klasik, bayağı geleneklerine dayanan o en aptal ve yapmacık haline bürünür.

  • Gerçek bir centilmen bütün servetini kaybetse dahi bozuntuya vermemelidir. Asaletin yanında paranın lafı bile olmaz.

  • Bizim gibi basit ve ölümlü insanlar en nihayetinde kaybediyordu.

  • İki tür kumar vardır: Centilmen kumarıyla, ayaktakımının kaba, hırs dolu kumarı. Buradaki fark keskin bir çizgiyle belirlenir ve...aslında ne iğrençtir o fark!


23 Ekim 2016 Pazar

Jack Reacher: Never Go Back/Jack Reacher: Asla Geri Dönme


Cumartesi sabahı geldiğinde keyiften yürek pır pır oluyor artık.

Zuzu'mu hazırladım, haftasonu  etüdüne bıraktım ve bana ait-özgür 4-5 saatimin tadını çıkartmak üzere plansız programsız aklıma esen "hadi gel" diyen yollardan Üsküdar'a indim. Marmaray'ın direkt Natilus'a gitme kolaylığına bayılıyom valla. Uçtum Üsküdar'dan kondum Natilus'a. 

Yine "illa bunu seyredeyim" diye bir şey yoktu aklımda. Bakındım..pek öyle direkt "hah bu" diyeceğim film de yok. "N'apalım bari buna gidelim" diyerek Jack Reacher: Never Go Back filmine bilet aldım ama  bilet gişesi önünde , bileti aldıktansonra bile epey kararsız kaldım. 

Sebep: Tom Cruise çok sevdiğim bir oyuncu değildir. "Harika muhteşem herşeyi başaran ah Tanrım ne eşsiz " denilecek Amerikan ajan-subay vb filmlerinden de hem gına geldi hem de yaşadığımız günlerde feci küfredesim geliyor.

Ama olsundu. "Ön yargılarınla çok yaşa" dedim kendime, "belki eğlenirsin" de dedim ve koştur koştur çubuk krakerimle suyumu almak üzere carreforur katına indim. 

Şimdiii: ben oraya vardığımda saat 10'u geçiyordu. Filmin ilk seansı 11:45'ti ve telefonumun bataryası inadından çalışıyor başka sebep yok şeklinde mefta olduğundan aradaki zaman diliminde telefonumu  şarja takabilecğeim bir mekanda oturmaya karar verdim. 


Fiyatları can yakıcı olsa da ortamına bayıldığım Alaçatı'ya girdim ve yanında priz olduğunu bildiğim masaya yöneldim. Aman Allah'ımdı?Priz bantla kapatılmış? Peekiii öteki masaya gittim..aynı. Beni izleyen garsona döndüm ve "nedir problem" manasında bir işaret yaptım. Yanıma geldi , prizlerin arızalı olduğunu ama ücretsiz şarj ünitesinde telefonumu şarj edebileceğimi söyledi. Canım sıkıldı cevap vermeden başka masaya geçtim ve tam oturmuşken açıkta-bantsız bir priz gördüm. Başka garson çağırdım. 

-Nedir prizlerinizle yaşanan sorun
-Arızalı efendim
-Hepsi mi?
-Hepsi
-Tamir ettirmeyi düşünüyor musunuz?
-Ücretsiz şarj ünitemiz var. Voltaj ani inip çıktığında daha geçen bir müşterimizin telefonu patladı.Bu nedenle tamir ettirmeyi düşünmüyoruz efendim.

Baktım yüzüne.
-İnanmadım sana ..dedim
Tebessümü sabit kalsa da şaşkın baktı yüzüme.
-Bugünlerde hangi restauranta gitsem aynı masal. Ya hepiniziin prizlerine aynı virüs girdi olağandışı bişi var ya hepiniz anlamadığım bir sebepten aynı masalı uyduruyorsunuz. 
-Ne diyeyim bilmem ki.Ücretsiz şarj ünitemiz var, bu prizlere gerek var mı?
-"Ama" diye itiraz ettim hemen. "Onlarda iken telefon uzakta. Çocuklar mı aradı, işten mi arandım bilemiyorsun. Telefondan çalışan bir sürü insan var. Prize taktığında telefon hem doluyor hem kullanıyorsun. Yıl 2016..hatta o da bitmek üzere. Bu yaptığınız bana çok saçma geliyor kusura bakmayın.

Eğdi başını, bişi demedi. Ben de o 1.5 saatte sadece bir çay içtim ve bahşiş filan da bırakmadım.

Sonra filme çıktım ve koltuğuma kuruldum.
Kesinlikle ön yargıma yenilmediğim için memnunum.

Filmde alışılmadık, beklenmedik, ay bu ilk defa düşünülmüş dediğim hiç bir şey yoktu. Ama temposu hiç azalmadı, dozu kaçmadı,sıkmadı ve ilk anından son anına kesinlikle eğlenerek izledim.



Üstelik Tom Cruise hayatımda ilk defa tatlı geldi bana. Bir zamanlar genç kızların sevgilisi olan adamı "baba" rolünde görmek hoşuma gitti.

Kızı rolündeki genç hanımın yüz ifadesinden bir şey anlamadım  ve bu beni çok eğlendirdi.

Partneri olan subay hanım var ya..Allah'ım o kadınsa ben neyim dedirtti bana. Bizim ora deyimiyle hartama gibi. Bayıldım hatun kişiye.

Bol  aksiyon yer alan filmde Tomm Cruise de

Cobie Smulders de çok koştular.  Yani hem kondisyon hem 

ciddi  efor gerektiren sahnelerdi.




Tom Cruise'nin cool olduğu veya olması gereken her sahnede "sen bizim Ömer'in ( bknz Kiralık Aşk- Ömer İplikçi)pabucunu ye beaaa" diye haykırdım içimden. 

Ay sinemaya tek gitmek çok eğlenceli yaa.

Filmle ilgili yegane eleştirim müzik. Müzik ve anlattıkları ya da ritmi ya da seviyesi filmle örtüşmedi bir türlü. Zaman zaman anlatılana kapılmışken yükselen müzik gerilimi işaret ettiği için " neyi kaçırıyorum ben" diye  akıştan koptuğum oldu.


Giderseniz benim için de eğlenin.

Sevgiler

20 Ekim 2016 Perşembe

Cehennem'e Bir Bilet Lütfen


Daha evvel bahsetmişimdir belki. Maximum Kredi Kartı olana cinemaximum sinemalarda ilk seans 7 lira ve bu İstanbul için uğruna halay çekilebilecek güzel bir haber.

Gelenekselleştirme niyetinde olduğum üzre Nehir'i haftasonu kursuna bıraktıktan sonra dooğru Natilus'a girdim ve gişeye giderek keyifle mırıldandım : "Cehenneme bir bilet lütfen". Gişe görevlisi başını kaldırıp bana içtenlikle sırıttı ve "tercih ettiğiniz bir yer var mı" dedi. Tercih ettiğim yeri gösterdikten sonra carrefour'a gidip çubuk krakerimi ve suyumu aldım,fazla beklemeden filme girdim. 



İlk seans olmasına karşın hayli doluydu salon. Yanımda hasşır huşur seslerle birşeyler yiyen bir adam vardı ben ağzımı bile açmadım. Az sonra film başlayacaktı ve iyi bir filmse sesleri zaten duymazdım, canımı sıktığıma ve kalbini kırdığıma değmezdi kanımca.


Film kitap kadar şahane değildiyse de kesinlikle büyük bir keyifle izledim. Üstelik kitabı okuyalı çok zaman olduğu için unuttuğum şeylerin olması filmi benim açımdan daha keyifli kıldı. Başroldeki kadının gözlerinin ne kadar güzel olduğunu, Tom Hanks'in oyunculuğunun her "sonraki" filmde daha da pekiştiğini düşündüm. Temposu bir an yavaşlamayan,  konu ve olay geçişleri için yumuşak eslere zaman ayırmayan filmi İstanbul'a geldikleri yere kadar keyifle seyrettim. Sonra İstanbul'a gelindi. 



İstanbul Üniversitesi'nin her Küçük Emrah filminde içindeki ezikliği örtmek istercesine T cetveli ile girdiği o meşhuuuur kapısından girildi ve ben delirdim.



Öğretmen çember sakallının tekiydi. Sınıftan çıkışını seçebildiğim tek öğrenci türbanlıydı.  Yerebatan Sarayı'nın müdürünün adı  Tarkan-Orkun-Kemal filan değil şimdi hatırlayamadığım bir arap ismi idi.



Sinirden deli oldum. Perdeyi flu gördüm o kadar kızdım. 

Dolayısı ile film için iyi hiç bir şey demeyeceğim :-(((((((((

Tom Hanks'in filmin akışında eşikler ve gerekler ile ilgili söylediği şeyler bugün yaşadıklarımızı düşündürdü bana. Ve sinema filmlerinin insanları kitlesel olarak bir şeylere hazırladığına inancım iyice pekişti.

Cehennem filminde de düğüm İstanbul'da çözülüyor Yüzüklerin Efendisi'nde de.

Düşünmek lazım.

"Cehenneme bir bilet"  bizler için çoktan alınmış olabilir...

19 Ekim 2016 Çarşamba

Çiğ ve Yanık



Uzun uzun bakmış adamın gözüne. Bir sebep açıklamayı reddetmiş. Yıkıcı etkisini bilmesine rağmen olacakların, dönmüş sırtını gitmiş.

Çocukluğunda saygı gören tüm bireyler gibi kabul edemedi hakareti-ezilmeyi Nihan Abla. Eleştiriye açıktı, tahammülü yüksekti, değişimi severdi,naif-kırılgan yapısını ailede başlayıp eğitimi ile pekiştirilen "eleştiri daha iyiye ulaşmak için sana tutulan aynadır" bilinci ile destekler, algısını bu yönde çalıştırırdı. Bu sön dönemde liyakat-eğitim-kalite-adalet hepsi ayaklar altına alınıyor, okullardan çıkmış hatta bazen bu vasfa bile sahip olmayan çocuklar bırakın yöneticiliği öğrenmeyi işi bilmeden yönetici atanıyordu. Tüm bilmeyenler gibi saldırgan, tüm pişmemişler gibi suçlayıcı idiler. Nihan Abla kimi zaman kişisel, kimi zaman profesyonel, kimi zaman Allah hakkı için  sınırları zorlaya zorlaya yapardı her işi.İşine,kendine saygısını yitirmesi için zorlarken sistem ve insanlar o aldırmaz direnirdi doğrularına.


Birileri ile papaz olmaması biraz vukuatlı geçmişine, biraz o geçmişten ders alıp kötülükten bişi olmayacağını  anlamış olmasına bağlanabilirdi elbette. İnsan kıymetli gelirdi ona.Can,ruh,emekti insan. Kırmamaya çalışırdı. Bu berbat dönemde karşısına çıkan insan müsveddelerini de Don Kişot'un değirmenleri gibi görmek yerine kendisine yollanan imtihan olarak algılamayı seçti. Ne zaman böyle insanlar hayatına girse şükrederdi. Sevdiklerimin acısıyla değil bu odunlarla denedin ya beni..şükürler olsun Allah'ım derdi.

Ne zaman ki gardırobunu açtığında artık maviler yeşiller yerine hep gri hep siyah almaya başladığını fark etti, bir dur dedi kendine.

O zaman koşmayı bıraktı durdu ve kendini dinledi.
Yorgundu.
Farkında değildi
Seneler geçmişti
Farkında değildi
Mevsimler geçmiş , renkler solmuş,iyi adamlar atlarına binip gitmişti
Nefes aldı.
Yaşadıklarını, bedeller ve sonuçlar ile birlikte düşünmeye çalıştı.
Bünye reddetti. 
Bu ağır gelmişti.
Mavi çinko demliğine su koydu, kendisine çay yaptı.
Çay, cesareti çağırdı, cesaret esareti kovaladı.

Hoşgörüyü hak etmeyene vermekle ziyan ettiğini gördü. Yüreğini yokladı. Korku orada duruyordu.
"İyi" dedi. "Bu, ölmediğimin kanıtı. ya hepten aldırmaz olaydım"



Ertesi gün işe gitti. Anahtar adamla konuşması lazımdı. 
Maddiyatın ve zamanının yani geri kalan her şeyin anahtarıydı adam. Nihan Abla'nın çalışma saatlerinden arta kalan zaman ve o arta kalan zamandaki bedensel-fiziksel hali;bu hallerle yapabileceği şeylerin hangilerine parasını yeteceği bu adamın iki dudağının arasındaydı.

Nihan Abla adamın odasına girdiğinde pahalı takım elbisesi ve uygun kravatı ile tam bir iş adamı görüntüsüne sahip  yöneticinin kontrolsüz bir ateşle yanan gözlerine baktı. O gözlerde kendisini görmeye çalıştı. Adam telefonda konuşmayı, birilerine bir şeyler anlatmayı sürdürüyordu. Abant Gölü 'nün oralardaymış. Möbleli imiş. Nihan Abla vurgusu yüksek olsun diye marka etiketin dışarı dikildiği giysilere baktı. Hiç manası yokken, pirinç unu ile yapılan muhallebiden bir miktar ayırıp kakao ile karıştıran ve kaselere o kakaolu koyu renk muhallebi ile baş harflerini yazarak bu basit ayrıntıda bile koşulları kendisi için en özel yapan annesi  geldi. Anahtar adam onu yok sayarak ev hakkında anlatımı  sürdürüyor, bir tebessüm ya da özür mahiyetinde bir işarete dahi gerek görmüyordu.

Geliri azalırsa yapacağı şeyler o kadar azalacaktı ki...Düşündü durdu. Abant kenarında bir evi hiç olmayacaktı. Gülümsedi. Para kazanmak için bu kadar çabalamasa daha çok zamanı olacak. En azından deneyecek. Sabah kahvaltıda masada bir sürü şey var ama az ekmek peynirle de doyuyor. "Sisteme uydum" dedi kendine.

Vazgeçti.

Sohbette ve hiçe sayışta her şey yolundayken, Abant'taki evin pergolesine geçmişlerken...

Sekreter Hasan Bey anlatıyor. Kadın sekreter makbul değil artık malüm. Hasan Bey de  pek makbul bir adamcağız: İçerden çağrı zili gelmiş. Gitmiş bakmış ki  Nihan Abla ayakta, bir süredir kıpırdamadan Anahtar Adam'a bakıyor. Anahtar Adam ona ne bakıyorsun diye bağırınca da çocukken kendisine saygı duyularak yetiştirilmiş olan her birey gibi, hem öğrenmiş hem eğitilmişleri anlayamayacak olan sadece öğrenmişin yüzüne dimdik ve sakince bakıp susmuş. Karşısındaki sadece gözlerdeki anlayışlı bakışın kendisine yolladığı hiç oluş mesajını  alabilmiş. Öfkesi her eğitimsiz yetersiz gibi gürültülü bir saldırı ve suçlamaya dönüşmüş.Yine de  sesini sözünü artık lütfetmemiş Nihan Abla. İlginç bir canlıyı izlercesine ona bakmış, başı dik, yüzünde hep kendisine ait olan o sakin tebessüm..yürümüş gitmiş.


18 Ekim 2016 Salı

Sevval Sam & Kazim Koyuncu - Gelevera Deresi

özümdür...








Yangın Yerinde Orkideler - Tiyatro

Cuma akşamı "artık derslerim çok ağır ,zamanım yok" diyen sevgili kıvırcığımı  ve ona bağlı olarak anaokuldan beri birlikte tiyatro akşamları yaptığımız kızım gibi sevdiğim sevgili Su'yu kadro dışı bırakarak Nehir'imle tiyatro sezonumuzu açtık.

Tabii ki Musahipzade balkonundan yer alıp Yangın Yerinde Orkideler'e gittik.
Damağımda o  özlemişliğin  bildik tadı ama aynı zamanda  Şehir Tiyatrolarından atılan değerli sanatçılarımızdan dolayı duyduğum öfke, gittik Zuzu'm ile Musahipzade'ye.



Tiyatro seyircisi bana hep farklı gelmiştir. Kendimi hep,özel ve saygın bir topluluğa ait hissederim orada olduğumda. Hele de Nehir ile ilk başbaşa tiyatromuz olunca iyice bir hoş hissettim yalan yok.

Gittik koltuğumuza oturduk. Tiyatro da başladı. Seyrettik.


Yok..sevemedim.
Ne oyuncularda o eski şevk ve neşe var ne oyun akıcı bir oyun.
Sarhoşu oynayan oyuncu bir yerde sahnede kapak işareti yapıyor, Nehir bi orayı çok sevdi çünkü çok güldü.
Tiyatro bitince , Musahipzade'nin hemen yanındaki kokoreççiye gidelim mi diye sordum adet edindiğimiz üzere. Onu bile istemedi canımız.


Bir heves bin heyecan geldik.
Neyse tiyatro sezonunu açtık diye kendimizi teselli ede ede eve döndük.
Bu hafta da "Aldatmak" a gideceğiz..bakalım o  nasıl?

Yabancı oyunlar oynanmayacakmış artık.
.ok yemişsiniz siz.
Güzel olan ne varsa içine etmekte eşsizsiniz.

Bu da öyle bi tiyatro yorumu oldu :-) Hoşgörün

YANGIN YERİNDE ORKİDELER
Yazan: MEMET BAYDUR
Yöneten: HÜLYA KARAKAŞ
Dramaturgi: ERGÜN ÖZDEMİR
Sahne Tasarımı: ALMİLA ALTUNSOY - CİHAN AŞAR
Kostüm Tasarımı: ALMİLA ALTUNSOY
Işık Tasarımı: MAHMUT ÖZDEMİR
Müzik: CİHAN KURTARAN
Koreografi: ÖZGE MİDİLLİ
Efekt: NESİN COŞKUNER
Süre: 1 SAAT 30 DAKİKA / 2 PERDE
OYUNCULAR
CAN ERTUĞRULEMİN ANDERASLAN SAĞLAMGÖZDE İPEK KÖSEÖMER BARIŞ BAKOVAZÜMRÜT ERKİN

17 Ekim 2016 Pazartesi

Kitap Mim'i

Mimikli  Böcek ve Buzlu Kalem pek şekerler; hem Mim severim hem Mimikli Böcek ile Buzlu Kalem'i severim hem kitap severim: şahane bi üçü bir arada olmuş böylece.

En sevdiğim 15 kitabı sıralamam gerekiyor.
Memnuniyetle diyerek başlıyorum efendimmm. İlk sıra, daha evvel de bahsettiğim karşı konulmaz bir şekilde Aşk ve Gurur'a ait. Klasikleri mümkün olduğunca es geçtim, onları zaten hepimiz seviyoruz.

  1. Aşk ve Gurur................................Jane Austen 
  2. Bülbülü Öldürmek.......................Harper Lee
  3. Tespih Ağacının Gölgesinde........Harper Lee
  4. Yüzüklerin Efendisi....................JRR Tolkie
  5. Harry Potter.................................J.K  Rowling
  6. Demian.........................................Hermann Hesse
  7. Narsiz ve Goldmund....................Hermann Hesse
  8. Şibumi..........................................Trevenian
  9. Alamut Kalesi...............................Ernest W. Heine
  10. Sana Gül Bahçesi Vadetmedim....Joanne Greenberg   
  11. Cengiz Aytmatov..........................Toprak Ana
  12. Khalil Gibran................................Ermiş
  13. Tutunamayanlar............................Oğuz Atay
  14. Korkma İnsancık Korkma..............Turgut Özakman
  15. Küçük Prens.....................Antonie de Saint ve tabiiiiiiii
  16.  Nutuk...........MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
İsim isim mimlemeyeyim kimseleri;önceki posta yorum yazan herkesleri mimlenmiş sayalım yine e mi?