17 Ekim 2024 Perşembe

ANĞ



Dün , zaman zaman görüşebildiğimiz ama görüştüğümüzde mutlu olduğumuz ama ikimizin de birbirinden yoğun iş programı olduğu için plan yapamadan  anlık fırsatları değerlendirip farklı şehirlerde olmamıza rağmen bir araya gelebilmeyi muhteşem şekilde başardığımız eski bir dostum aradı.

Dost dediysem, elimde büyüdü 😋 Aynı yerde çalıştık, bekardı o zamanlar. Şimdi  iki çocuk babası.

Aradı "yerinizde misiniz" dedi

"Aha? İstanbul'da mısınız" dedim.

"Üsküdar'dayım" dedi . Sesinde gülümsediğini duyuyordum.

"Bugün Çiçekçi pazarı var oraya gidiyordum çıktım işten. Nevmekan Selimiye'de buluşalım" dedim.

Evde yemek pişirmenin manası yok. Modern kölelere dönüştük. Uyumaya geliyor, uyanınca kalkıp yine işe gidiyoruz. Hafta sonları da çalışınca... tadı  kaçtı bunun. 

Selin kalkıp işe gittiğinde müezzin Nasa'ya eşdeğer bütçeye sahip  diyanetin ısrarla tamir etmediği bozuk hoparlörden "Allahuekber" diye haykırmaya uğraşıyordu yoğun cızırtıların arasında kaybolmuş sesiyle. Çoğu zaman yıllardır beş kere duyduğunuz şeyin kulak alışkanlığı ile aradaki boşlukları  dolduruyorsunuz. Öyle berbat bir cazırtı. Neyse ki  etrafımızda 856 camii daha var da onların  her nedense avaz avaz bağırarak okudukları  ezanın  sesleri arasında bunun cazırtısı duyulmaz oluyor bir süre sonra.

Bir kaç kere yazdım diyanete. Etraf  Karacaahmet mezarlığı.  Önünüzde hoparlör var. Etrafta 7 camii var. Hepiniz birden sesi sonuna kadar açıp  mikrofona avaz avaz bağırarak ölüleri  mi kaldıracaksınız nedir bu? Camı kapıyı kapatıyorsun ...yok. Evin içinde kendi iç sesimizi bile duyamaz olduk.

Neeeyyysse!

Ben pazara gittim 3-5 bişi aldım. Ona da "kolot" alayım dedim. Bizim pazarda bir peynirci var.  İmansızı bulunmuyor ama kolotu gayet iyi. Bi kuymak yapıyosunuz arşa kadar uzuyor filan. Bu saatte kalmamış olabilir ama kaldıysa hem bana alayım hem ona,  o da çocuklarına yedirir, tarif ederim yapılışını diye kendi kendime yazıp kura kura geldim peynirci arabasının  önüne. "Kolot kaldı mı" dedim. Adam baktı "Yok" dedi.

Klasik usüldür ve beni  hep güldürür. Bilerek  "hiç mi yok" dedim😂 O da ciddi bir şekilde karşılık verdi. "Hiç yok."

Üzülerek baktım  tezgahına ve sevinçle arkada bir  çeyrek kalıp  kolot gördüm. "E şurda var ya azcık..onu verseniz ya bana?" dedim. Baktı. 

-"Abla"  dedi. "Bi ufacık kız var.  Annesiyle geliyor. Kuymak peyniri istiyor. Kalmadı diyince çok ağlıyor. Biz her hafta ona ayırıyoruz bunu. Gelip alırsa ne ala. Gelmezse de o güzel  canı  sağ olsun."

Gözlerim foşşş diye doluverdi.

-Ne tatlısınız. Allah razı olsun...dedim.

Gülümsedi. Samimiyetle gülümsedi.  "Hepimizden abla" dedi.

Nevmekan'a gittim, birazdan o da geldi. Birbirimizi gördük  , becerdik yine buluştuk  diye çocuklar kadar şendik açıkçası.  O "ben yemeyeceğim , bir şeyler içerim" diyince patates kızartmalarına kendimi boğma hayallerim suya düştü. Sanki haftalardır görüşmemiş olan biz değiliz de az evvel  yarım bıraktığımız lafı tamamlıyor gibi  hararetle başladık konuşmaya. Sonra saate baktım, Selin'i aradım " Gelsene Ö. Abi'nle oturuyoruz Nevmekanda" dedim. O da çok sever Ö. Bey'i. Muhabbetin dibine vurduk  akşamın 9'una kadar.

O esnada pazarda olanı anlattım. Selin "anne kocaman adama ne tatlısınız mı dedin sahiden" diyerek kahkahayı bastı. O , öyle söyleyince ben de fark ettim durumun tuhaflığını ama akışta öyle sıcak öyle dostane idi ki  sözler, tuhaf gelmemişti doğrusu.

Sonra,  normal şartlar altında insanlarımızın çoğunluğunun ne asil yüreğe sahip olduğunu ve bu berbat 25 yılın bile içimizdeki iyiliği öldürememesinin de bir zafer olduğunu konuştuk. Onlar sohbete devam ederken şöyle bir baktım da...ikisini de ben büyüttüm  resmen yahu.

Hüzün...

14 Ekim 2024 Pazartesi

Emaaaaannn....didim!



Sabah sabah, ömrü hayatımda kırdığım ne kadar pot varsa zihnime üşüştü.

Nasıl hastalıklı bir espri anlayışı var  beynimin bilmiyorum ki...

Taaa ilkokuldan başladı. (Devirdiğim çamlar amazon ormanı kadarmış meğer ) hepsi zihnimde canlandı.

Yahu normalde keyiflidir benim sabahlarım. 

Hani normalde keyifli ve sakin biriyim ben.

Günaydınlarım hayatı, kuşu-böceği-ağacı-yaprağı. Sevdiğim  müziklerle yürürüm bi saat filan. İş yerime gelirim "canım kendim ne istiyosun bu sabah" şeklinde şımartırım kendimi.


Hangi  efsunlu nefes üflendi  kulağımdan içeri de böyle başladım güne.

Yürüyüş yolunu yarıladığımda özgüven filan sizlere ömür ; "bildiğim geri zekalıyım ben ha" moduna girmiştim çoktan.

Sonra içimdeki muzur ikizler dürttü bi süre. O  çamları devirdiğimde karşımdakilerin yüzlerinin aldığı halleri hatırladım. Yüzüm kızardı kızarmasına ama kıkır kıkır da güldüm hem salaklıklarıma hem karşımdakilerin donup kalmalarına.

Sonra "makamsal boyutta" yediğim haltlar küle çevirdiğim çam ormanları akın akın gelmeye başladı.

Hem yürüyorum hem kendimi tutamayıp arada "hay ben senin" diye söyleniyorum sesli sesli.😂🤣

Kedili Evin Tarzı adlı bir blog vardı  , eskiden ne güzel yazardı Havva. Bir yazım üzerine "herkesi affediyorsun ama kendini hiç" demişti. Sonra bunu yapmam için ısrarlı telkinleri, sevecen ısrarları olmuştu. Kendi dağlarımı  yüzünü hiç görmediğim, artık nerede olduğunu da bilmediğim o güzel insanın nazik-samimi el verişi ile aştım. Affedemediğim neler varsa  ve kimler varsa koydum önüme. Hepsini tek tek tek tek affettim. Amaaaan...sırtımdaymış ya Ağrı dağı...dümdüz ettim.

Sabah  aklıma o  telkinler geldi en sonunda şükürler olsundu valla ,yol bitmiş ama ben de bitmiştim resmen.

Affediverdim kendimi tüm sarsukluklarım için.

İyice silinmiş ama harfleri  belli olan bir satır gibi oldu  rezil anılarım.

Sıradaki şarkı sırtında Ağrı Dağı taşıyanlara gelsin...değmiyor.


7 Ekim 2024 Pazartesi

Zübük ve Papağanlar




 İletişim mesleğim benim.

İletişim fakültesi mezunuyum ve tesadüfen de olsa doğru mesleği seçtiğimi  net görüyorum.

Kelimelere, iletişime ve suya atılan taş gibi  dalga dalga çoğalmasına bayılıyorum.

Twittera bayılırdım eskiden. Net-kısa ve doğru  algoritmalarla harika bir iletişim ağı idi benim için. 

Mavi kuşu ve taşıdıklarını severdim.

Sonra X oldu.Logosu gibi karanlık ve güvenilmez bir yer.


Aktroller b.ktroller derken su bulandı çirkinleşti güvenilirliği gitti.

Sonra yoruldum.

Öfkelerinden, çirkinliklerinden, aptallıklarından, boş konuşmalarından, kötülüklerinden, aynılıklarından...hepsinden ayrı yoruldum ve bıktım.

İçime karanlık bir gölge çöküyordu sanki. Aldığım nefeste bile metalik bir tat hisseder oldum. Öfke içimde kocaman bir  dağdı, nefese yer yoktu her yeri kaplıyordu.

Sonra şu muhteşem sabah yürüyüşlerimden birinde tepemde uçuşan papağanlara şaşkınlıkla baktım. Benden mutluluğumu,öz'ü, yaşam sevincimi de "çalmaya" uğraştıklarını ve han nerdeyse başarılı olmak üzere oldukları bir anda dank etti.

O gün sosyal medya ve haber izlemeyi bıraktım.

İnsanlarla iletişimi de en aza indirdim.

Kaçtım.

Kaçmak çözüm mü?

Bazen, kesinlikle.

Sikletin aynı değilse ringde durmayacaksın.

Haberdar olmuyorsun diyenler çok oldu..olsam neye çare? Ekmeğe zam gelecekse geliyor, kadınları  keseceklerse kesiyorlar, hırsızlığa devam eden ediyor.

Birileri Cumhuriyete sahip çıkmaya ve değerleri yaşatmaya devam ediyor. 6 Ekim  İETT ücretsizdi.  Aman ne var bunda demedim. Cumhuriyetti ve bayramdı. Evvelden yoktu şimdi vardı.

Vatan Yahut Silistre'yi düşündüm bu  sabah yürürken. Aşkın her çeşidini  nasıl yürek dili ile anlatmış yazar. Şimdi  çocuklar ne o kitabı ne aşkı ne vatanı bilmiyor.

Adile Naşit'li, Tarık Akan'lı sevecen Türk aile  yapısını besleyen, affetmeyi ve birbirimizi sevmeyi öğreten o güzel filmler yayınlanmıyor artık...bilerek. Zübük filmi yasak yahu memlekette...Kemal Sunal'ın Zübük gösteril(e)miyor.


Mafya dizileri, sakallı adamlar, ensest ilişkiler, ıslak dudaklı memmittolar fora genç kadınlar dolu ekran.

Gelmişimizi geçmişimizi...öptüler. En nazik deyimle! Zira gelecek   kirlendi, geçmiş  kirlendi. Bugün utanç verici.

Küçük kızım endişelerini dile getirdi. Sokağa çıkmaktan korkar olmuş. 

Ne oldu ki dedim.

Anlattı.

O korkunç görüntüleri yayınlayan medyaya da yazıklar olsun.

Korkma...dedim.Ama dikkatli ol, korku bizim gibilerin yaşadığı çevreye ait değil. Kampüstesin sen, güzel ve aydın çevredesin. Uçlardan kaçın, dikkatli ol ama korkma.

O anlatmasa bilmeyecektim.

Sonbahar güzellikleri ile bezenmiş yolda, çılgın şekillere bürünen bulutlara bakıp yağmur sonrası havayı içime çekip  papağanlara selam verecektim.

Keşke bilmeseydim!

Ayıp mı bu yaptığım?

Eğitimde öğretirler : sele kapılırsan mücadelen sadece başını  yukarda tutmak için olsun, gücünü kıyıya yaklaştığın zaman tırmanmaya sakla.

Velhasıl..kaçtım.

30 Eylül 2024 Pazartesi

Ahtapot Anne



Ahtapot anne..

Dişi Ahtapot çiftleşmeden sonra bir oyuk bularak oraya yerleşir.

Yumurtlamaya başlar ve yumurtlama işlemi bittikten sonra kuluçkaya yatar.

Yumurtalarını yuvanın tavanına çengelle asar gibi dizer.

Yumurtalara devamlı su pompalayarak onların temiz kalmalarını sağlar.

Her ne pahasına olursa olsun yuvasını terk etmez.

Yavrular yumurtadan çıkmadan açlığa dayanamazsa birkaç kolunu yer ve bu şekilde tüm yavrular yumurtadan çıkıncaya kadar hayatta kalır ve yumurtaları korur...

Ancak uzun süren kuluçka dönemi onu aç ve bitkin bırakır, tüm yavrular yumurtadan çıkınca o da yuvasında can verir.

Hayata yeni başlayan yavrular için anne ahtapotun cansız vücudu yaşama tutunmaları için iyi bir besin kaynağı olur.

Bu yüzdendir ki hiçbir dişi ahtapot yavrularının büyüdüğünü göremez...

Sonra ..


Ahtapot ancak taşa vura vura öldürüldükten sonra yenilebilir çünkü. Öldürüldükten sonra vurulduğunda kendisini salmaz çünkü. Daha canlıyken taşlara vurmak, köpük salgılamasını beklemek ve yumuşatmak gereklidir.




İnsndan daha vahşi yaratık yok  dünyada valla diyorum 🙄

25 Eylül 2024 Çarşamba

Tarihi Saray Lokantası




 Kadıköy sahil tarafında bir Tarihi Saray Lokantası var.

Burger King'in sağındaki sokaktan giriyorsunuz..hemen orada.

Neredeyse 20 yıldır önünden geçerim ,  geçen senelerde merak edip girdim.

Tavanı yüksek,  minik şirin avizeleri olan, temiz, masaları ahşap ve kocaman olan ve daha fazla müşteri alalım diye  tıklım tıklım oturtmayan ferah bir  lokanta.

Ev yemekleri yapıyor, pide -döner-lahmacun vb de var.

Karadenizliler.

Lezzetli yemekleri. Temiz de.

Sevdim  orayı :-)  Sıkça gider oldum.


Ablam İstanbul'a geldiğinde bir sabah , gece henüz güne ışımışken "abla gel çorba içelim" dedim. Sabahın köründe olur muydu olmaz mıydı..girdik çorba içtik ama nasıl hoşumuza gitti  var ya. İçimiz ısındı, keyfimiz yerine geldi, neşelendik. Sohbet ettik. Sabahın taze çayından içtik. İkimiz de o sabah çorbasını unutamadık.

Şimdi ne zaman oraya gitsem sabah çorbasına, karşımdaki boş sandalyeyi de alarak bir fotoğraf çeker ve özlemimi aktarırım  ablama.


Hani denize girersiniz, her taraf yosundur , elinizle itersiniz açık denizin durgun mavisine kavuşmak  ve kendinizi  suya bırakmak için ya.

Ablamla benim tüm güzel anılarımız öyle. Planlı  bir şey yok. Ola ki  bir şehre geldiğimizde, sorumlulukları  elimizle nazikçe öteleyip  kendimize azıcık zaman yaratıp  palas pandaras bir minik  gezinti yapıyoruz. Kâh  sabah çorbası, kâh Gümüşsuyu'ndan Beşiktaş'a inerken  o an keşfedilmiş taze kahve ve kruvasan,  kâh kısacık bir vapur yolculuğunda çay-tost eşliğinde kıkır kıkır sohbetler.

Ve sonra onların yarattığı güzel anıların yıllarca solmayan renklerinin  neşesi...

Ve sonra yine zilyon sorumluk 😏

Neyyyse, bu sabah yine gittim çorba içmeye. Sonra garson yanıma geldi. Garsonları da bin yıldır orda çalışan efendi-eski usül garsonlardan. "Abla sen her geldiğinde kulağında kulaklık ne diniyosun" dedi. Yaşlıca tatlı bi amcabey aslında ama herkes abla ya..ben de ablayım tabii.  Şaşırdım, indirdim kulaklığımı. 


-Ne??  dedim.

-Abla sen her geldiğinde ne diniyosun merak ediyoz biz ..dedi gülerek.

Kulaklığı çıkardım. Müziği hoparlöre verdim. (tıklayınız ve müziği dinleyiniz.)

Durdu dinlediler 10 saniye kadar.

-Haaa ondan..dediler.

Bu sefer ben de güldüm.

-Ne o ondan olan ..dedim.

- Sen her zaman gülümsüyon, sabahları da öyle öğlen de gelsen kulağında kulaklık yine öyle. Bu dinlendiriyo  demek...dedi.

-Öyle sanırım dedim bu sefer kıkırdamamı bastıramayarak. Çok komik geldi bana  merakları  ve içtenlikle sormaları.Sabahın o saatinde kimse de yoktu.  Cebimi masanın üstüne bıraktırdılar. Onlar klasik müzik eşliğinde masaları silip  azalan pul biberleri doldurdular ben de çorbamı içtim.

Şimdi iş yine siyasete dönecek ama toplumun içine öyle edildi ki insanlar yüzü gülen birini görünce  hasretle koşuyor yanına.

Mutlu günler, mutlu yarınlar diliyorum gönlü aydın Cumhuriyet insanlarına.

19 Eylül 2024 Perşembe

Hiç...

 
Toplantı sonralarında bir nefes alımlık da kaçmasak olur mu yahu?

Yine suyun akışı hızlandı. Nereye dönsem bir şey isteyen biri , telefon susmuyor ve ben bir an durursam -nefes alırsam ritm bozulacak , üstüne bir şey daha gelirse  altından kalkamayacağım diye habire nefes almadan çalışıyorum.

Çalışmayı, yoğunluğu benim kadar seven kişi azdır.

Ancak sanırım bu çalışmak değil. Akşama kadar düğüm çözmek. Aptal insanların, sistemsizliğin,  yok edilen liyakatin zaferi.

Aptalı hakaret etmek ya da aşağılamak için yazmadım. İnanın bana bu  gerçekten bir tanım...ne yazık ki.

Sonra diyorum ki sakiiiiiiin... bu da geçer, bu da geçer.

Neticede neyiz ki biz?

Hiç....


Nasreddin Hoca’ya sormuşlar: “Kimsin?”

“Hiç” demiş Hoca, “hiç kimseyim.”
Dudak bükülüp önemsenmediğini görünce,
sormuş Hoca: “Sen kimsin?”
“Mutasarrıf”ım demiş adam kabara kabara.
“Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasreddin Hoca.
“Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam…
“Daha sonra?..” diye üstelemiş Hoca.
“Vezir” demiş adam.
“Daha daha sonra ne olacaksın?”
“Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”
“Peki ondan sonra?”
Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp “Hiiiç.” Demiş
“Daha niye kabarıyorsun be adam, demiş Hoca..
ben şimdiden, senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım.

15 Eylül 2024 Pazar

Twilight Yeniden Sinemalarda

 



Twilight serisi yeniden sinemalarda.

Kıvırcıklarının her teline kurban olduğum kızım hemen ilk seansa bilet almış bana. Dünyanın tüm gereklerini ve tüm yorgunluklarımızı bi yana iteleyip gittik 13 Eylül'de.

Tüm gün çalıştık.
20'de Fringe festival açılışına gittik.
22'de patlamış mısır ve kola onda,  çubuk kraker ve su bende Edfıııırd naraları ile yerimize oturmuştuk.


Ben filmin son  bölümlerini sinemada izleyebilmiştim. Sonra yaklaşık 50 sefer filan bilgisayar ya da televizyonda izledim.

Sinema sihrin ta kendisi.

en sevdiğim müziklerinden biri bu sahnede..tıklayın ve dinleyin lütfen

Sesler ne kadar farklı. Ufak bir iç geçiriş sahnenin anlamını ne kadr değiştiriyor ve ben  tv ya da bilgisayarda bunu hiç  duymuyorum. Hele Forks'a ait o  manzaralar var ya.. bırakın  filmi durdurup o  inanılmaz derinliği  izlemeyi, zamanı  durdurup doyasıya bakmak bile istiyor insan. Oraya gidip direkt bakabilen şanslı insanlar da var tabii.

Marvel filmlerinde ve twilight türü filmlerde salonda 50 yaş üstü insan neredeyse hiç yok. Bu bazen utandırıyor beni hani salonda tek olmak. Ancak   film başlar başlamaz kalan her şeyi unuttuğum için çok sorun olmuyor. Yine de düşünüyorum acaba 50 yaş üstü neden gitmiyor bu tür filmlere, bende bir tuhaflık mı var acaba diye. Tuhaflıklarını seven bir insan olmak ne büyük şans😋

Selin ile gittiğimiz ilk bölümdü. Salonda filmle (haklı olarak) alay edip çok gülen bir kesim vardı, normalde kızarım bu tür şeylere ama elimde olmadan ben de güldüm bu sefer. Edward'ın korkutucu bakmaya uğraştığı bir sahne var , orada kahkahalar yükselince ben de kapıldım  çok güldüm.  Umduğumdan iyi geçti  Alacakaranlık kısmı. 

filmdeki bu  ev gerçekten de kullanılan bir evmiş ve kimin olduğunu hep merak ettim.

Film çekimlerinden sonraki hallerini merak edip bakıyorum bazen.  Bella başlıbaşına bir hayal kırıklığı...

Cumartesi temizlikçi gelecekti, o nedenle 11'e aldığım bileti 16:30 seansına erteledim. Ancak temizliğin üstüne koştur koştur sinemaya git bi de tuzlu tuzlu şeyler ye... Allah'ım sana geliyorum diyerek eve zor attım kendimi.

Pazar sabahı uyandım, duş aldım ve Tutulma'ya gittim. Sabahın ilk seansı olmasına karşın  salon yine de doluydu.

Şafak Vakti-1 ve Şafak Vakti-2 ön satışa çıkmış. Selin " anne ben alayım sana" dedi. Oysa ben çoktan aldım biletlerimi.

Sonra bu güzel Eylül gününde sinemadan çıkıp  , yağmurun altında romantik bir  yürüyüş yapıp işe geldim.

Bazen  yaşamak cidden hoş bişi 😍



12 Eylül 2024 Perşembe

Tablo



Bu tablo, bireyin toplumun çoğunun inandığı sürü kültüründen kopmaya çalışırken yaşadığı acı ve ızdırap miktarını gösteriyormuş.

Sanatçı: Thomasz Kopera.

Direkt  ve kuvvetle 14 yaşımı hatırlattı bana.

Anadoluda kız çocuğu olmak.
Aykırı fikirleri olan kız çocuğu olmak.
Mahallede tek sizin evinizde televizyon var, herkes akşamları size geliyor yıllarında...

Çocukluğuma dönsem diyenlere hep hayretle baktım ben.
Uyumaktan yemeye her şeye sizin adınıza başkasının karar verdiği o yıllara ne diye dönmek istersiniz..anlamam.

Canınız sıkılır ; sıkı can iyidir tez çıkmaz derler.
Bugünkü çocuklar ise terapi terapi gezdirilir. Şu resim... pek bir sustuklarımızı söyler gibi. 

11 Eylül 2024 Çarşamba

Mennan Usta

 


Gaziantep’e bir Fransız gelir.

Tekstilcilere akıl verir:
“Makineleriniz yetersiz… Yenileyin, dünya pazarı sizin olsun”
En iyi makinelerin Fransa’da olduğunu söyler…
Kendi mallarını pazarlar.
***
Dinleyenler arasında bir usta vardır.
Kendine özgü lehçesiyle…
“Bu adam ne diy?” der.
Kafaya takar, makinenin resmine bakar.
Demiri eritir, çeliği büker, vidasını, motorunu koyar.
Fransızların 3 milyon Euro’ya satacağı makineyi…
50 bin liraya üretir.
***
Yerli piyasaya sunduğu yetmez.
Brezilya’ya kadar çeşitli ülkelere yaptığı makineleri gönderir.
Bu usta, Mennan Aksoy’dur.
Diplomasız dahi!
***
Yoksulluktan okuyamamıştır.
İlkokulu 9 yılda bitirmiş, bir daha eğitim görmemiştir.
Allah vergisi öyle bir akıl ve beceriye sahiptir ki…
Makineyi bir görsün, ertesi gün atölyesinde yapımı başlanmıştır.
***
Bu nedenle…
Uluslararası makine, teçhizat fuarlarına girişi yasaklanmıştır.
Mühendislerin, aylarca çalışarak tasarladığı makineleri, tek başına yapmaktadır.
El emeği ve tümü yerli malzemeyle.
İster ki…
Yerli sermaye gelişsin.
Boşa döviz ödeyerek, kazıklanmayalım.
***
Mennan Usta, “ Çeliğe hükmetmeyen, hiçbir şeye sahip çıkamaz” derdi.
Öyle bir teknoloji üretti ki…
Yoğunluğu düşük triko üretti.
Yazın serin, kışın sıcak tutan bir ürün.
Dünya peşinde koştu. Kapıştı.
***
TÜBİTAK ödüller verdi.
ODTÜ, İTÜ gibi üniversitelerde hocalığı düşünüldü.
Diploması yoktu!
Tasarımını cebinde taşıdığı tebeşirle, yere çizerek anlatırdı.
Aklına yetişmek mümkün değildi.
***
Gaziantep’te kanalizasyon atıkları büyük dertti.
Çamuru, kokusu şehri bezdirmişti.
Belediye yönetimi, dünyayı dolaşır, çareler arar.
Mennan Usta, “ Memleketteki ustalar öldü mü?” diye çıkışır.
Okumuş gençleri de alır, yanına…
“ Şöyle yapın, bu parçayı, şuraya takın” talimatıyla, kafasına göre sistemi kurar.
Kanalizasyon çamuru alınır…
Kurutulurken, enerji üretilir.
Çıkan küller de asfalta, çimentoya katkı maddesi konulur.
Bugün…
Antep’te her gün çıkan 160 ton çamurun bertaraf edilmesi Mennan Usta’nın eseridir.
***
Mennan Usta, 2015'te toprağa verildi.
Vasiyeti;
Gençler bilim ışığında yetiştirilsin.
İmkânlar verilsin, önleri kesilmesin..

10 Eylül 2024 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ 264




"Halk kütüphanelerine yakında gerek kalmayacak. Bütün hizmetler, kitaplar, herkesin ulaşabileceği şekilde nette çevrimiçi olacak. Bu durum bizim için avantajlı mıdır?"

Bu haftaki Ağaçev sohbet konusu buymuş. Sevgili Deep'in sayfasına girince şaştım kaldım çünkü sabah uzun uzun bu konuda konuşmuştuk iş arkadaşımla . Benim mesleğim bu konularla ilgili, mevzuu oradan açıldı.


Aslında kütüphane sadece bilgiye ulaşılan yer değil bir kültür bana göre. Disipline edilen yer o  eşsiz kitap kokuları içinde. ancak dijital alem her şeyi yuttuğu gibi bunu da yuttu .  Eskisi gibi kütüphanelere gidilmiyor. Bilgiye erişimin kolay olması kazanç denetimsiz olması kayıp. Kayıp, kazançtan daha büyük.

Emek sarf edilmeden elde edilen her şey gibi bilgi de değersizleşti ya da kalıcılığını  yitirdi. Bırakın yüzyılların birikimlerine hak ettikleri değeri vermeyi,  ölene bile  24 saat sürmüyor insanların saygısı üzüntüleri.


Ben yapay zeka ya da dijital alemi sevmeyenlerdenim. Sonrasını da iyi görmeyenlerdenim. Çünkü "denetimsiz"

Kitap okurken sayfasını çevirmek, kokusunu duymak isterim. Aklımda tutmaya çalışırım kitap ayracı koymadan. Kapağını, resimlemelerini,emeği severim. Yıpranmış kitapları severim. Kütüphanelerin kendine has o kokusunu,  sessizliğinde büyüyen ortak paylaşımları nefesleri severim. İnsanların oraya gelişleri umut verir bana.

Şimdi ise anı kalsın bazıları ya da koleksiyon kitapları sergilensine gidiyor akış.


Bunu gerçekten sevmiyorum.


Ah işte ben de ağaç ev sohbeti yaptımmm  🥰🙄😏

9 Eylül 2024 Pazartesi

Vendim Viddim ama Vicemedim (Tatil Dönüşü Azap Yazısı)

 111










TRT'de staja gittiğimde Temmuz ayıydı.
Neden insanlar izne çıkmak için çırpınıyor diye hayretle bakmıştım prodüktörlere.

İş hayatı, çalışmak... o en baştan beri  sevdiğim bir şeydi.

Elebette iş hayatı güllük gülistanlık bir yer değil. 

Hatta tam da " Sana Gül Bahçesi Vaad Etmedim" kitabının anlattığı şey belki de ama ben işi, işimi, çalışmayı, çalışma arkadaşlarımı 3 ila 5 dakikalık sürede sever-benimser-içselleştirir ve işten dertlenerek çıkıp işe koşarak gelirdim.

Tatile filan da gitmezdim çocuklarımı olmadan evvel..


Taaa 1989'dan beri.


Şimdi ise ilk düğme yanlış  iliklendiği için sonrası hepten kayık olan sistemde çalışan bendeniz, ilk defa  olarak  tatil bitsin de işe döneyim istemedim. Devletin bir dili, işleyişi, disiplin ve düzeni vardı.Sizlere ömür...

İstanbul'u severim.

Eylül'ü çok severim.

Çalışmayı  severim.

Yeni başlayan sezonu da severim...merak içinde olurum.

Hepsini bitirdiler yahu.


Hah ..pesimistliğin dibinde kazan kaldırmış halde  o güzelim huzur dolu mavileri  bırak da  gel  burda debelen.

Ömrün anlamı  bu olmasa gerek  :-(