4 Eylül 2019 Çarşamba

48(Kırksekiz)








Ay ay ay...

Utanmayı bilene ayıp vallahi.

İnsan bloğundan , yani bizzati kendisine ait dünyadan koskoca bir ay ayrı kalır mı?

Koşuyordum, duramadım: affola.


Annem ve babam benimleydi. Küçük Kumla'da annem babam  çocuklarım ile 3 hafta tatil yaptım. Öyle sanıyorum ki ömrümün tamamında, tatile en yakın zaman dilimiydi bu. Her günün sakinliğinde yer mavi gök mavi dağ mavi olan sabaha baktım ve İstanbul'u ardımda bırakmak ne kolay ve ne güzel olurdu dedim kendime. 60 metrekare , kibrit kutusu kadar evimin mütevazılığında kibrimden, yorgunluklarımdan,soru ve sorunlarımdan tamamen arınmış;köy ekmeği-keçi peyniri ve taze demlenmiş  çay ile  mutluluğu yakalamış olurdum.


 Yanımda serisini tamamlamaya uğraştığım Hasan Ali Yücel serisi kitaplarım, artık kullandığımda beni mutlu eden yakın gözlüğüm  ve sonrasında bol köpüklü sade Türk kahvesi.


İki şort 3 bluz ile mutlu mesut ben. Zeytinyağlı yeşil sabun elimde, şampuanı  unutmuş ben. İstanbul'daki  bir gardırop  dolusu elbisenin sahibi yabancı geliyor bana Kumla'dayken.


40'ından sonra , imla işaretleri yoruyor insanı belki de. Ne soru işareti ne ünlem kaldırmaz oldu  bünye. Akışkan ve dinlendirici notalar (tık), uzun sessizlikler başımın tacı diyorsunuz. Renklerden en güzeli mavi, mevsimlerin her biri başka şiirsellikte başımın tacı diyorsunuz.


Günde en az 100 telefon görüşmesi yaptığım kanısındayım. Ve her gün en az 50 insanlar görüşüyorum birebir. Mesleki deformasyon sanırım, konuşmak ve konuşulmak zül gelir oldu.

Mutlu suskun maviliklerle açayım sezonu. 
Blog dünyası candır,  dönmüş olabileyim inşallah.

5 Ağustos 2019 Pazartesi

Şahsiyet-Agâh Makamı


 Hafta sonu Nehir bana  Haluk Bilginer'in (bayılırım kendilerine) baş rolünü üstlendiği "Şahsiyet" dizisini açtı izlemem için. Sonra ben minnetle kucağıma bir kocaman karpuz dilimi alıp, Ağustos sıcağını ve Türkiye'nin bitmek bilmez politik saçmalıklarını  dışarıda bırakıp klima -karpuz ikilisinin mutluluğunda dizinin keyifli seyrine daldım.


 Bir bütün gün hiç başka bir şey ile uğraşmadım. Bu da yeni moda dinlencelerden biri aslında ve tavsiye ederim .

 Şahsiyet sürükleyici , alt mesajları hayli yerinde ve kuvvetli, yarattığı karakterler de çabuk kabul edilecek tiplerle dolu bir Türk dizisi. Kemal Sunal filmleri gibi bize bizden bahsediyor aslında.  Profesyonel ama duygusallığı kararında, bilindik ama yeni. Mesajlar kimi zaman repliklerde , kimi zaman müziklerde saklı. Bir de sürükleyici ki sormayın gitsin.

 Yönetmen: Onur Saylak ..ki hayran olmamak elde değil,Senaryo: Hakan Günday .

 Oyuncular: Haluk Bilginer, Cansu Dere, Metin Akdülger, Şebnem Bozoklu, Hüseyin Avni Danyal, Necip Memilli, Ayhan Kavas, Önder Selen, İbrahim Selim, Fırat Topkorur, Recep Usta, Alptekin Ertürk, Rabia Soytürk ve Müjde Ar

 Gecenin bir yarısı  dizinin son bölümünü izledikten sonra düşüncelere dalarak uyudum. Kafamın nihayet iş yaşantımın ya da günlük akıştaki saçmalıkların dışında bir şeylerle meşgul olmasından son derece memnundum. Her gün aynı kişilerle yaşadığınız evin içerisine yabancı ama nitelikli misafirlerin gelmesi gibi bir haz. Gitseler de artık eskisi gibi olmayacak yaşam, sizden bir şey alıp götürürken size bir şey bırakmış olacaklar.

 Sabah kalktığımda yaşam her zamanki gibi akıp gidiyordu ama klasik olarak aklımın bir yeri hala dizide anlatılan ve olanlarla meşguldü. 3. sayfa haberleri i le uyutulan insanlar ve uyutan insanlar,  yavaşça ısınan suda ölümüne razı kurbağalar, evladım diye diye öldüren vicdan sahibi katiller, unutmak ve hatırlamak....

 Sonra televizyondaki filmlere  bir göz atayım dedim. Şaşırtıcı bir şey;tiksinerek kapattım. Ona da alışmış, kabullenmişim bir şekilde fark etmeden (Marvel'ı bunun dışında tutuyorum) Daşma bakımlı, daima aynı suratlı, daima aynı ifadeli, daima çok güzel bir yapaylıkla sunulan insanlar ve mekanlar. Saçının  teli ve gülüşü çalışılmış, bakışı ve kirpikleri belirlenmiş insanlar. Hep aynılar. Gerçekten  fena geldi bana bu. Haluk Bilgilener'in bir anda  öfkeli fırtınaya çevrilmiş bakışları yok hiç birinde. İbrahim Selim'in dağınık saçlarının altında sallanan sevecen tombul yanaklarına rağmen ana avrat sövdüğündeki gerçeklik de yok. Müjde Ar'ın tombul vücuduyla anne oluşu da yok . Kimi zaman yağlanmış sa saçları da yok. Derpem olsa sel götürse hep temiz ve dağılmamış saçları, rimelli kirpiklerinin altından bakan gözleri var.

 Türk insanının sıcak ve doğal , özgün ve güçlü çizgilerini özlemişim.

Şarkı ayrı muhteşem (tık)

 Şahsiyet..ve hatırla sözcükleri
 İkisi de bana iyi geldi bu hafta sonu

17 Temmuz 2019 Çarşamba

Yaşamak



Dönüp duran bir çark. 
Akıp giden bir zaman. 
Yine, yeniden bir sabah. 
Günaydın yaşamak. 

 Nazım Hikmet

16 Temmuz 2019 Salı

Susar Mısınız Yeterince


Ortaokul Türkçe öğretmenim bir harikaydı. Bildiğim ve olduğum her şeyin temelinde onun sesi vardır kanımca. Bir karış,zayıf ve dikkat çekecek kadar suskun ,hiç arkadaşı olmayan bir çocukken onun beni büyüleyen bilgisi suskun  dünyamda sabırsızlıkla beklediğim saatleri doğurdu.

Yüksel Hoca, iyi bir cümlede gereksiz kelime olmadığını söylemişti. "Ben kendim,  bugün biter bitmez yarın sabah koşar adım sizin eve gelirim" yerine "Yarın erkenden  sizin evde olurum" denilmesi gibi. "Sen biliyorsun" yerine "biliyorsun" gibi.

Daha sonra tahsilime devam ettiğim iletişim fakültesinde de iyi bir romanın-senaryonun bol replikle beslenmediği ve lüzumsuz kelimelerden arınmış olduğu bilgisi verilmişti.


Yaşlılığın ilk emaresi imiş sese tahammülsüzlük. Şimdi , sesle birlikte lüzumsuz konuşmalara ve kelimelere tahammülsüzlük aldı başını gidiyor benim cenahta. Söylenmese de olurdu diyeceğim yüzlerce cümlenin ve sesin ortasında yalnızlığa ve seçilmiş sessizliğe hasret bir yaşam sürdürür oldum. Bugün 1.5 saat kadar süren görüşmemizde sadece "çalışmalarımı devam ettirecek akşam saatlerinde kullanabileceğim bir alan arıyorum" cümlesi yeterliyken bir sürü  harf,ses,kelime,cümle,anlatım beynime nakşedildi. Hunharca katledilen benim  ömrümdü. 

Türk insanına mı mahsus bu özellik bilmiyorum. Çok fazla kişisel veri ile yapılıyor iş görüşmeleri. Çocukluklarını dinliyorum bir çocuğunun, ya da çocuklarını. Arabalarını,kahvaltı alışkanlıklarını,sosyal ve siyasi görüşlerini. Artık yerine oturmuş tonlamalarla "evet,hımm,hayır,hımmm,hadi ya,gerçekten mi,kesinlikle katılıyorum" lar akışta yer alıyor. Yorucu, sıkıcı ve gereksiz.

Bugün bir koro çalışması için görüşme yaparken hobilerin öneminden bahsedildi ve koroya davet edildim. Heyecan ve samimiyetle "hobi zamanlarımı sesten ve sözden arınmış zaman dilimleri yaratarak kullanıyorum ben" dedim. Klasik müzik dinliyorum (tık..bugünkü önerim) çünkü tını sözden anlamlı ve derin geliyor. Yürümek ve balık tutmak,fotoğraf çekmek ve kitap okumak en sevdiklerim..çünkü kimse ile konuşmam gerekmiyor.



Susabildiğim ve sessizliğin asil huzurunu besleyebilecek ses-sözlerle dolu günlerin özlemi beni yakıp kavuruyor.

9 Temmuz 2019 Salı

Ahmet Kaya - Doruklara Sevdalandım



Filiz filiz harelendim dağlara uymak için
Kan gölünde kurulandım hayatı duymak için
Kavgalara kuyulandım sabaha varmak için
Kavgalara kuyulandım sabaha varmak için.
"Kekik kokusu duydum
Kekik kokusu koynunda huysuz gecenin
Uyandım birdenbire
Haydi dedim yüreğim gidelim bu şehirden
Bu şehir koparmak istiyor beni özlemlerimden
Yorgunum
Çünkü yorgunluğumun yaşamak gibi bir anlamı var
Yine de yaşamaktan duyduğum mutluluğun tadına
Düşmanlarım ulaşamazlar…"
Katarlar gelir geçer bir geceden bir geceye
Yüreğim yare yare iz bırakır bin acıya
Gün olur şafaklanır karanlıklar bin parçaya
Gün olur şafaklanır karanlıklar bin parçaya.
Denizlerde dalgalandım taşları oymak için
Doruklara sevdalandım ışığa doymak için
Irmaklarda durulandım dağları duymak için
Irmaklarda

3 Temmuz 2019 Çarşamba

"Şimdilik"lik Özgürlük




“İnsanın özgürlüğü istediği her şeyi yapabilmesinde değil istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır . ” Jean-Jacques Rousseau .

Birden ağır çekime girdi hayat. Herkes ve her şey yavaşladı. Çocuklarım eşimle birlikte tatile gitti ve ben iş durumumdan dolayı onlara engel olmamış olmanın hazzı ile akşamları boş eve gider oldum.

Onların bir arada mutlu ve neşeli olduğunu bilerek...

Akşamları kapıyı anahtarla açmak garip geldi ilk gün. Yıllardır yapmadığım şey.O kadar uzun süre yalnız kalmamıştım ki, önce heyecanla neler yapacağımı planladım. 

Sonra çekirdek ve kola alıp eve gittim ve Harry Potter serisini izlemeye koyuldum.


Bu, bir çok insan için yavan bir seçenek olabilir. Benim için ise çabuk bitmemesini dilediğim eşsiz bir dinlence anısı.

Sonra , huzurun sebebinin yapmak istediklerimin bir kısmını gerçekleştiriyor olmasından daha çok yamak zorunda olmadıklarımdan kaynaklandığını fark ettim. Bir adım içerisinde ne çok işi işe bağladığımı, ne istediğimden çok ne yapmam gerektiği odaklı  yaşadığımı,  ne istediğime artık benim bile aldırmadığımı fark ettim.


Bu gerçekten korkunç bir şey.

Dünyanın her yerinde mi annelik böyle, kadın olmak bu kadar yorucu bilmiyorum. Sanırım objektif bir şekilde bunu  anlatabilecek  kimse de yok tanıdığım.

Ama  öğrendim ki, gerçekten istemediğini yapmamakmış özgürlük.

Güzel tadını  hiç  unutmamak ve   "Fi" yi kaybetmemek dileğiyle  bir kaç gün daha yaşayacağım özgürlüğümü.

Sonra bebeklerimin eşsiz kokusu, sesi ,varlıkları girecek kapıdan içeri tekrar ve ben  Wilhelm Reich 'in DİNLE KÜÇÜK ADAM kitabında dediği gibi "başka bir insanın kölesi olma özgürlüğü öyle kolay anlaşılır bir şey değildir" kısmına geri döneceğim.

Özgürlüğün tanımı tekse bile mutluluğun tanımı çok ama çok fazla ve çok ama çok karmaşık.




28 Haziran 2019 Cuma

Müjde'ye Mektup



Müjde(tık) nazik bir şekide beni dürtüp  "neredesin sennnn" demiş geçenlerde sevgi ile. Ne zamandır bloğumu ve blog dünyasını  özlüyor ama onca bilgi dolu tümceye rağmen bugüne ait saçma sapan  kıvrımlarda düzlüğün asaletini unutup kendimi yitiriyordum. Yani zaman bana hükmetmişti ama ben hükmü yitirmiştim.

Müjde (tık) muhteşem bir dürtüş ile  iki satır yazmazsam öleceğimi hatırlattı bana.

Minnettarım efenim.

Neredeydim ben?

İş hayatımın manasız çöllerinde vaha yaratma peşinde telef olmaktaydım. Konu üretmek olunca ve siz  devlet daairesinde çalışıyorsanız, okyanusu yüzerek geçmeye azmetmiş ama ayağına onlarca safra bağlanmış bir yüzücüsünüz demektir. Okyanusu yüzerek geçmeye çalışıyordum.


İnsan  ile uğraşıyordum. İnsan bahar insan kış. İnsan vefa insan cefa. Körolası nankörlük ve cehalet konusunda veremediğim sınavlarımı vermeye, evvel hatalarımdan muaf olup bir daha bu sorunlarla uğraşmamak için sorunlar içerisinde kendimi izlemeye dalmıştım.

Daha dündü test çubuğunda iki  çizgiye şaşkınlığım. Biri üniversite çağında biri lise ikiye geçmiş iki çocuk annesi olarak sabahın beşinde fasulye ayıklayıp  çamaşır asıyor, sonra kitap okumaktan kopmamak için çabalıyor , sonra ikisinin okulu-geleceği için koşturup duruyordum.

Müjde'cim Ekrem İmamoğlu ileydim. Onla yedim yemeklerimi, ona ettim dualarımı,onu izledim bulduğum her kanalda, ona dua ettim çocuklarıma eder gibi.

Kırılan kalbimin parçalarını yamrı yumru da olsa yapıştırma peşindeydim. Ardıma dönüp bakmamak adına bugün halledeyim dedim insanların bile bile yaptıkları kötülüklerin izlerini silme işini.

Yarınlarla ilgili hazırlıklar yaptım. Yordu ama değdi Müjde.

Yoktum yani ama var olmak içindi.

1 Nisan 2019 Pazartesi

HOŞGELDİN BAHAR...

#Martınsonubaharoldu

Biz hep inanmadık mı baharın geleceğine , kışın defolup gideceğine...

Şükür hem de çok şükür bugünlerimize...

Şarkımız HOŞGELDİN BAHAR...




Hoşgeldin bahar lala
Hoşgeldin dostum lala
Neşe getirdin lala
Dünyaya lalala lala
Hoşgeldin bahar lala
Hoşgeldin dostum lala
Yeniden doğmuş gibi şimdi bütün dünya
Birden zaman dursa hergün bahar olsa
Bugün açan güller hiçbir gün solmasa
Kırılan kalplerin yerini sevgi alsa.
Kimse gücenmese, kimse ağlamasa
Ümitsiz günlerin sonu gelmiş olsa
Yediden yetmişe herkes mutlu yaşasa
Dünyadaaaaaa
Hoşgeldin bahar lala
Hoşgeldin dostum lala
Neşe getirdin lala
Dünyaya lalala lala
Hoşgeldin bahar lala
Hoşgeldin dostum lala
Yeniden doğmuş

20 Ocak 2019 Pazar

Şarkı Sözleri Öyküleri -2 Teoman - 17




Merhabaaaaaaaaaa

Kafayı yemiş ,dibini de hayli sıyırmış haldeyim ve Teoman'ı var eden Allah'a milyarlarca şükür eden bir kişiyimmmmm... 

Kural kaide: bana sormadan ben yaşamadan benim adıma konmuş her ne varsa teeeeeeeeeeeeee ebesinden başlayarak hepsini reddetmek isttiyorummm.


Çok sıkıcı bir şey tekrar aynı hayatları yaşamak..size ait olmayan ne çok eşyanız ve size ait olmayan ne çok kuralını var var...deli etmiyor mu sizi?

Yaşasın Teoman ve asla bitmeyen işler asla asla asla...kaç hayatımız vardı bizim?


En sevilenleri için..kendinize bi gelmeniz için : tık

ve o şarkı...17

“El sallamıştı annesine” diye başlayan o hüzünlü ve sert şarkıya; Teoman’ın Erdal Eren için yaptığı şarkıya yani. Erdal Eren’e yazılan birçok şarkı gibi o da içinde bir çocuk masumiyeti taşıyor…
Teoman’ın aynı zamanda akrabasıydı Erdal Eren. 1980 yılında 17 yaşındaydı ve idam edilmişti. Suçu bir askeri inzibatı vurarak öldürmesi olarak gösteriliyordu. Yalnız bu inzibatın otopsisinde yakın ateş sonucu öldüğü, Erdal’ın ise oldukça uzakta olduğunu mahkeme görmezden geliyordu. Kağıtlara Erdal Eren’in adı yazılmıştı bir kere. Kelebek kadar ömrü olmuştu Eren’in, yazdığı mektup bir hiçliğe teslim edilmiş, ailesine ulaşıp ulaşmayacağına emin bile değildi. Eren’in söylediği şarkı belki de “Elveda Zalim Dünya”ydı.
Erdal asıldığında ‘Onyedi’ yaşındaydı!

Boşver beni
Mühim değilim
Bu O’nun hikayesi
Çok beyazdı, kir tutardı
Ömrü kelebek kadardı
Mektupları şişedeyken
Bir de bakmış deniz yokmuş
Tek başına dans ederken
Mutsuzluktan sarhoşmuş
Daha 17’ymiş.
Oyundan kalkmak isterken
Kağıtlar dağıtılmış
Bu hava boşluğunda
Artık her şey satılıkmış
Trafikte akmayan
Hep onun seridiyken
Söylediği son şarkı
Elveda Zalim Dünyaymış
Daha 17’miş

13 Ocak 2019 Pazar

Kol Düğmeleri-Şarkı Sözleri Öyklüsü-1


Özlemle ve saygıyla andığımız efsane isim Barış Manço, Kol Düğmeleri adlı şarkısını 1962’de nişanlandığı ve çok sevdiği, adının Semra olduğunu bildiğimiz, Kızıltopraklı bir genç kız için yazmış.. 1963 yazı sonunda Manço, okumak için Belçika’ya gidince ne yazık ki o nişan bozulmuş ve nişanlısıyla yolları mecburen ayrılmış.. Yaşadığı acıyı, notaları bile yağmurla buluşmuş toprağı anımsatan bu şarkıyla anlatmışÇünkü kol düğmeleri O’na, Semra’nın armağanıymış..

Hatırlarım bugün gibi sessiz geçen son geceyi 
Başın öne eğik bir suçlu gibi bana verdiğin hediyeyi 
İki küçük kol düğmesi bütün bir aşk hikayesi 
İki düğme iki ayrı kolda bizim gibi ayrı yolda 

Akşam olunca sustururum herkesi her her şeyi 
Gelir kol düğmelerimin birleşme saati 
Usul usul çıkarır koyarım kutuya yan yana 
Bitsin bu işkence kalsınlar bir arada 

Heyhat sabah gün ışıldar yalnız gece buluşanlar 
Yaşlı gözlerle ayrılırlar düğmeler gibi 
Bizim gibi bizim gibi ayrılırlar bizim gibi ayrılırlar

31 Aralık 2018 Pazartesi

Oh Şükürrrr Gitti 2018



Ne berbat seneydi aman Allah'ım ne berbat seneydi..Dedim herhalde bitmeyecek!

Ama o da bitti..ne sevinç,ne neşe.
Umuda aç bir kapı daha..2019 geldi işte!

2019'un bize neşe ,sevinç,mutluluk getirmesini diliyorum.
2019'a neşe,sevinç,mutluluk taşımayı diliyorum.

Gülelim,eğlenelim. Mutlu olalım, daha çok mutluluk dileyelim.

Sevgiler hepinize ...

5 Aralık 2018 Çarşamba

Örümcek Ağındaki Kız - Sinema



Bu Cumartesi büyük bir hevesle , topuklarım ardımı döve döve Natilus'a koştum. Sinema günlerimi o kadar özlemiştim ki, sinema alanına girdiğimde neşeyle şarkılar mırıldanmama engel olamadım. Zaten engel olmama da gerek yoktu : o saatler bana ait. 

Serinin ilk 3 kitabını ve filmini ayıla bayıla bitirdiğimden beklentim düşük değildi. Lİsbeth, diğer roman kahramanlarından çok farklı ve benim için (nedendir bilmem) ayrı bir yeri var. Tüm aykırılıkları ve kırılganlığı ile onu seviyorum.


Film , Lisbeth'in sapkın ailesinin akıl almaz detayları, küçük bir çocukken dahi karakter ve kararların yaşamı nasıl etkilediği ile başlıyor. Yazarın acımasız görünen ,sert sahnelerinde mizahi duygular sıkça yer alıyor aslında.Ritm asla düşmüyor, siz sonrasını asla tahmin etmiyorsunuz, koşa koşa nefes nefese aşk-seks-şefkat-şiddet-azim-şans -mücadele ve gariptir işin içinde bir de felsefi duruş ile geçiyor anlar...ama bunların hepsi dolu dolu bir hızlı akışta.


Finalde, bir küçük yanlış anlamanın bütün hayatı değiştirdiğine tanıklık edip,  hiç konuşmayı denemeden, sırf öyle anladığınız için kaybettiğiniz insanları ve mutlulukları düşünebiliyorsunuz.


Tabii ki bir daha gideceğim filme. İlkinde seyrettim, şimdi izleyeceğim. Ya da ilkinde baktım şimdi göreceğim.

İlk filmdeki Lisbeth ile gazeteci bence tiplemeye daha uygundu. Ancak bu filmde kabul etmeliyim ki Claire Foy iyi iş çıkartmış. August Balder'i  canlandıran çocuğun ise ne kadarı rol dedirten bir garip yüz ifadesi var. Gazeteci ise iyi ama sıradan bir tipleme olmuş bence.









 

30 Kasım 2018 Cuma

Aysel Hanım




Gerçek  hayat   öykülerini isim değiştirerek yazmak adetimdi...ama bu sefer gerçek ismi yazacağım.

Aysel Hanım ile iş yerinde tanıştık. Odamın bitişiğinde kendilerine verilmiş bir minik oda var,  filanca sendikaya ait. 

Bir ila bir buçuk karışlık bir kadındı. Arka cebinize koyun gezdirin yani öylesine minnoş öylesine zarif öylesine küçücük. Adeta bir serçe kuşu..biraz ürkek ama kararlı, çabuk üşüyen ve çok tatlı.


Her zaman kulak hizasından biraz aşağıda uzunluğu olan açık sarı dümdüz ve düz kesim  saçları vardı. Konuşurken iki eliyle saçlarını kibarca şöyle bir havalandırmak el alışkanlığı olmuştu.                                                                       
Kapımı  çalıp mesafeli ses tonu ile bir şeyler istediği gün başladı arkadaşlığımız. Öğretmenlikten emekli Aysel Hanım, filanca sendikanın 20 senelik gönüllü çalışanı. Kibar kibar giydirirdik işleyişe, olana bitene,  edebiyata ve sanata yapılan haksızlıklara. Kendini tutamaz gülerdi benim hoyrat söylenmelerime, teşbihlerime.  Odalarında ısıtma olmadığı için kış günleri çekinerek kapımı çalar ve sıcacık odamda kahveleri içerken iş yoğunluğundan çalıntı kendi hayatlarımıza eklenti  uzatılmış dakikaları paylaşırdık.

Geçen gün  şahane bir etkinlik vardı, keyifle koştururken filanca sendikanın başkanı  üzüntüyle bana seslendi.  O koşturmacada başkası olsa ertelerdim ama severim filanca sendikanın başkanı Bey'i.  3-5 acil detayı halledip yanına koşturdum gerisingeri. Yüzümde uzun zahmetli bir organizasyonun başarılı sonucunu yaşarkenki yorgun ama keyifli tebessüm.

Uzatamadı lafı. İçinde taşıyamamış 20 senelik çalışma arkadaşının , miniminnacık  Aysel Hanım'ı kaybetmenin üzüntüsünü. Kalp ameliyatına girdiğini, mikrop kapıp  öldüğünü anlatırken gözleri dolu doluydu.  Bir zaman sonra endişe ve şaşkınlıkla bana baktığında farkedebildim odaya girerkenki neşeli tebessümün halen yüzümde olduğunu...donakalmıştım. Tepki veremedim. Üzüldüm de diyemedim. Tebessüm, bir mendille silinip alınan kir gibi yok oldu yüzümden.   Bir şey demeden birbirimize baktık. İkimiz de  suskun bir yası paylaştık. Başımı eğdim ve odadan çıktım.

Yukarı etkinlik salonuna çıktığımda Türkiye'nin en tanınmış tarihçilerinden birinin coşkulu Atatürk anlatımını karanlık salonun  huzurunda  yok olarak  dinledim.Etkinlik bittiğinde filanca sendikanın  başkanına uğramadan, Türkiye'nin   en tanınmış tarihçilerinden birini alıp  cafe'ye indim ve onun coşkun-mütevazı neşesine gönülden  katıldım. Masamızın etrafındaki herkes o yüksek enerjiyi paylaşıp  düşmeyen bir tempo ile  Türkiye'nin en tanınmış tarihçilerinden biriyle dirsek temasında oturuyor olmanın keyfini sürerken ben  üzerime düşen şekilde ev sahipliği yapıyor ve sohbete kahkahalara katılıyordum. İnsanlar-gece-başarılı bir etkinlik-coşku, "artık vakti gelmişti" diyerek kucakladığımız kışa ait şiddetlenen yağmurlar  içiçe yaşanıp giderken o kalabalığın uğultusunda ben aslında yapayalnız bir şekilde Aysel Hanım ile  öğlenleri birbirimizi rahatsız etmemeyi umarak  birbirimizin masasına konuk olup çorba içtiğimiz köşeye bakıyordum.

Dışarıda yağmur yağıyor Kadıköy sokaklarını ıslatan. Kendime, kendimi duyacağım bir müzik hediye ettim (lütfen tık)

Sustum, yaşamı dinleyip ölümü düşünüyorum.

Cennettesiniz ve beni  duyuyorsunuz di mi Aysel Hanım ...